birgün

24° PARÇALI BULUTLU

ARŞİV 08.03.2011 14:21
author

Charlotte’un Kızkardeşleri

Ondokuzuncu yüzyılın ortaları. İngiltere’de Yorkshire yakınlarında Haworth adlı bir küçük kasaba.

Ondokuzuncu yüzyılın ortaları. İngiltere’de Yorkshire yakınlarında Haworth adlı bir küçük kasaba. Bu kasabada İrlandalı bir rahip olan babası ile yaşayan otuzlarında bir kadın. Soğuk ve nemli bir kış gecesi. Genç kadın, ocağın başında oturmuş ayaklarını ısıtmaya çalışan babasının eline bir kitap tutuşturuyor. Bir roman yazmış. Adam sanki hayatında ilk kez bir kitap görmüş gibi elinde evirip çeviriyor romanı. Ardından okumaya başlıyor. Bir zaman sonra oturma odasında içi içini yiyen kızının yanına gidiyor ve şöyle diyor: “Çok daha kötü olacağını düşünmüştüm.”

O kadın Charlotte Brontë’dir. Babasına verdiği roman ise ‘Jane Eyre’dir. Yani o  dönemde İngiltere’nin en çok satan kitabı.

Charlotte’un romanına dair babasından duyacağı tek yorum bu olacaktır. Mektuplarından anladığımız kadarıyla bu onu incitmiş olmalı. Halbuki, Brontë ailesinin altı çocuğundan üçüncüsü olan Charlotte Brontë tam bir çetin cevizdir. Bir şair olan Anne ve en az kızkardeşi kadar iyi bir romancı olan Emily gibi, Charlotte da hayatının neredeyse tümünü yazarak geçirir. Ailenin duygusal merkezini oluşturan  erkek kardeş Branwell de dahil olmak üzere, bütün kardeşlerini aynı sene içinde veremden kaybeder. 1849’a gelindiğinde aileden geriye sadece Charlotte ve babası kalmıştır.

Patrick Brontë, sinirlendiği zaman verandaya çıkıp karanlığa doğru bir iki el ateş eden ve kadınları terbiye etmek için arada bir şiddete başvurmanın kaçınılmaz olduğuna inanan bir adamdır. Charlotte, babasının bütün kaprislerini sabırla çeker. Hatta hayatının sonuna doğru evlenmeye karar verdiğinde, düğün günü kiliseye gelmek yerine kasabanın meyhanesinde arkadaşlarıyla içki içmeyi tercih ettiği için ona gönüllenmez bile.

‘Jane Eyre’ 1847’de basıldığında ülkenin en çok satan romanı haline gelir. Ama Charlotte da kızkardeşleri gibi, romanını bir mahlas kullanarak yayınlamıştır. Bir erkek ismi seçmiştir kendine: Currer Bell. Yani kimse yazarın aslında bir kadın olduğunun farkında değildir. Daha da fenası, kimse yazarın aslında o olduğunun farkında değildir. Sonunda belki de babasının da “cesaretlendirmesi” ile ortaya çıkmaya karar verir Charlotte. Bundan sonra da başına gelmedik kalmaz. O vakte kadar, eleştirmenlerin övgüsüne mazhar olan roman, bir kadının elinden çıktığı anlaşılınca yerden yere vurulur. Ne konunun kabalığı kalır, ne de karakterin basiretsizliği. Dönemin önemli edebiyat dergilerinden biri olan Rambler’da romanın “insanın aşağılık ve hayvani duyguları”na hitap ettiği ve düşük bir ahlâkın temsilcisi olduğu yazılır.

Charlotte Brontë 1855 senesinde 38 yaşındayken tifodan ve muhtemelen biraz da hayalkırıklığından ölür. Dokuz ay karnında taşıyıp doğuramadığı bebeğini ve yazamadığı kimbilir kaç romanı da yanında götürür.

Charlotte Brontë’nin yaşam öyküsü, bir kadının yazabilmek için kaç erkeğin iradesini hiçe sayması gerektiğinin hikayesi gibi gelir bana hep. Eğer bir kadınsanız ve yazmak istiyorsanız, babanızdan başlayarak hayatınıza giren erkeklerle birer birer hesaplaşmanız gerekecektir.

Kadından şair olmaz, diyeceklerdir size. Demeseler bile hissettireceklerdir. Felsefeciyseniz, kadın filozofların kıtlığından dem vuracaklardır. Mizah yapıyorsanız, en iyi ihtimalle gülümsetebilirsiniz insanları. Kahkahalarla güldürmek “uygunsuz” kaçacaktır. Roman yazıyorsanız, romandaki erkek karakterleri yeterince iyi temsil edip etmediğinize bakılacaktır hemen. Kadınların kendilerinden başka kimseyi anlatamadığı ve sadece kadın hikayeleri yazabildikleri düşünülür çünkü.

Kötüyseniz, hiç acımadan yerden yere vururlar. İyiyseniz, ağızlarının içinde yuvarlayarak “kadın romancı” derler. İyi romancı deseler yetecektir halbuki.

Erkeklerin hakim olduğu her yere desturla gireceksiniz, oranın esas sahibi olmadığınızı hiç bir zaman unutmayacaksınız, tartışmalarda mümkün olduğu kadar sessiz kalacaksınız ve asla büyük meselelere el atmayıp önünüze konan kırıntılarla oyalanmayı bileceksinizdir. Neyinize yetmez?

Ama bazı kadınlar yazmaya devam ederler. Bazen küçük ama unutulmaz bir öykü, bazen jilet keskinliğinde bir şiir, bazen de insanın yüreğine oturan bir roman. Bazen Füruzan, bazen Birhan Keskin, bazen de Tezer Özlü olurlar.

8 Mart Kadınlar Gününüz kutlu olsun!

Bir Çağrımız Var
Az önce okuduğunuz haber, bağımsız bir medya organı tarafından size sunuldu.
Bağımsız gazetecilik; sermayeye karşı halkı, sömürüye karşı emeği, eşitsizliğe karşı adaleti, savaşlara karşı barışı, piyasacılığa karşı temel hakları, talana karşı doğayı, erkek şiddetine karşı kadınları, istismara karşı çocukları savunmanın olmazsa olmaz koşuludur.
Siz de gerçeğin sesini yükseltmek adına sorumluluk almak istiyorsanız, sadece birkaç dakikanızı ayırarak BirGün’e abone olabilir ve ‘#BirGünBenim’ diyebilirsiniz.
Şimdiden sonsuz teşekkürler…
BirGün bizim; hepimizin.
Tıklayınız