Çıkmayacak mıyız bu yoldan?
UĞUR KUTAY UĞUR KUTAY

ABD’yi doğu-batı hattında ortadan ikiye bölen karayolunun Kansas eyalet sınırları içindeki kısmında bir bölge var. Haritalarda ülkenin tam orta noktası olduğu görülebilecek bu coğrafi noktada yolun bir tarafında eski ahşap bir kilise, diğer yanında ortalama insan boyundan çok daha uzun yeşil otların oluşturduğu, kilometreler boyunca uzanıyormuş gibi görünen yeşil bir alan hayal edin şimdi. Terk edilmiş gibi görünen kilisenin önünde park etmiş farklı marka ve modellerden 8-10 motorlu araç var. Ama araçlar toz ve pasla kaplı, ortada hiç kimse yok. Sıcak yaz gününün bunaltıcı etkisini azaltmak için camları açık bir arabayla batıya doğru ilerleyen Cal ve hamile kız kardeşi Becky, tam kilisenin önünden geçerken yeşillikten bir yardım çağrısı duyuyorlar. Arabayı kilisenin önündeki diğer araçların yanına park ettikten sonra yolun karşısına geçip, bir oğlan çocuğuyla annesi olduğunu tahmin ettikleri iki kişiyi yola çıkarmak için yeşilliğe dalıyorlar. Kısa süre sonra buranın esrarengiz bir kaya etrafında örgütlenmiş bir dinsel alan, bir daha çıkamayacakları ürkütücü bir varoluşsal dehşet labirenti olduğunu öğrenecekler.



Stephen King ve oğlu Joe Hill’in birlikte yazdığı 2012 tarihli In the Tall Grass (Uzun Otlar Arasında) adlı kısa romanda dinsel inançların Amerikan toplumu üzerindeki çürütücü etkisi böyle anlatılıyor. Bir kere içine girenlerin artık yolunu bulamayacağı devasa yeşilliğin bir yerinde, üzerinde mağara resimlerini andıran çizimlerin bulunduğu kocaman bir siyah kaya var. Yeşil alan kurbanlarının bu taşa tapmasını, çocuklarını ve kendilerini kurban etmesini istiyor. Aralarından geçen modern yola ve kaya kültünün pagan karakterine rağmen kiliseyle yeşil alanın aynı karanlık düzenin parçaları olduğu anlaşılabiliyor. Zaten kilisenin adı da “Kurtarıcı Siyah Kaya Kilisesi”...

Stephen King’in kilise kurumuyla kavgası tüm yapıtlarında kendini gösterir. Anlatılarının çoğu, yeterince eğitimli olmayan düşük gelirli taşralıların din ve sağcı politikalarla ilişkisinin yarattığı dehşet üzerine kuruludur. Örneğin Amerikan sağcılığının zirvesinde, 1977’de yazdığı Children of the Corn/Mısır Çocukları adlı öykü, 35 yıl sonra yayımlanacak In the Tall Grass’in öncülü gibidir. Mısır tarlalarından başka geçim kaynağı olmayan bir bölgede, tuhaf bir din yüzünden tüm yetişkinleri öldürüp toplumu bu dinsel kurallara göre yeniden biçimlendiren 18 yaşından küçük çocukların -yakın geleceğin- hikayesi aslında Vietnam’ın, Soğuk Savaş’ın, yaklaşan Reagan döneminin hikayesidir.

Obama’nın ikinci başkanlık döneminde yayımlanan In the Tall Grass, yaptığı bilim-kurgularla tanınan Vincenzo Natali tarafından Trump’ın ilk başkanlık döneminde filme aktarıldı. 4 Ekim’de Netflix’te yayına giren film, özellikle epey değiştirilen finaliyle -mistik dehşete karşı, zaman döngüleri üzerine oturan metafizik bir kurtuluş önerisi…- öykünün dine dair söylemini sanki biraz zayıflatıyor. Buna rağmen ana fikir olduğu gibi ortada: Texas Chainsaw Massacre gibi sağcı korku filmlerinde gençler geleneksel yolu takip etmek yerine yeni bir yol denemeye karar verdiklerinde -yoldan çıktıklarında- korkunç bir katliamın kurbanı olurdu. Burada ise asıl yoldan çıkarıcının din olduğu gerçekçi bir yaklaşım söz konusu: Yolsuzluk ve israf politikalarıyla ülkenin geleceğini harcarken halkı diyanetle, imam-hatiplerle, her konuda saçmalayabilen tele-imamlarla uyutan iktidarın, pek dindar olmasa da ‘tek adam’lığını sürekli kılmak için Ortodoks Kilisesi’nin etki alanını sürekli genişleten Putin’in, hiç dindar olmamasına rağmen neoliberal faşizmi güçlendirmek için ABD haritasının tamamını İncil Kuşağı (Bible Belt) yapmaya çalışan Trump’ın dünyasının gerçeği bu...