birgün

9° AÇIK

DÜNYA 12.04.2021 10:30

Çin mi düşman, neoliberalizm mi?

ABD’de kim olduğu fark etmeksizin ortaya atılan “Çin’in ekonomik ve askeri tehdit unsuru olduğu” iddiaları, küreselleşme nedeniyle artık geçerliliğini yitiriyor. Başkanların ekonomik gerekçelerle açtıkları savaşları ‘ulusal çıkarlar’ kisvesi altında pazarlamaları ise oldukça manidar.

Çin mi düşman, neoliberalizm mi?

Rob Urie

ABD’de Wall Street’in, dünyada ise ‘yönetim bürokrasisinin’ yükselişi, 1970’lerden bu yana tanıklık ettiğimiz bazı siyasi gelişmeleri açıklamamıza yardımcı olabilir. Siyasilerin, özel şirketlerin çıkarlarını koruyacak kararlarını ya da ABD ekonomik yapısının sermaye lehine dönüştürülmesi süreçlerini daha iyi anlayabiliriz. Finans yılar boyu ‘gücün el değiştirmesine’ araç olmuştur. Fakat kapitalizm miadını doldurdu. Mantığını yitirdi. Neoliberal düzenin varlığını tehdit eden, düzenin ta kendisi.

Demokrat ya da Cumhuriyetçi fark etmeksizin ortaya atılan “Çin’in ekonomik ve askeri bir tehdit unsuru olduğu” iddiaları, bilhassa küreselleşme nedeniyle artık geçerliliğini yitiriyor. Kendi içinde tutarlı görünen ‘ulusal çıkarlar’ duruşu son elli yıldır önce sanayici, sonra finansçı olarak refahı ve gücü kendi elinde toplayan kesimin eseri. Şimdi yine aynı ‘ulus’ kavramına bel bağlanıyor ve ‘yabancı’ rekabetin, ulusal çıkarları tehdit ettiği öne sürülüyor. Halbuki Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşmasını imzalayan da Çin değildi, Wall Street’i kurtarma paketleri ile ayakta tutan da.

ABD ekonomisine baktığımızda milli gelirde en büyük paya sahip şirketlerin finans, uzmanlaşmış hizmetler ve yönetim sektörü olduğunu görüyoruz. İmalat sektörünün payı, neoliberal programın öngördüğü şekilde yıllar içinde azaldı. Sendikalaşmış sanayi meslek kollarının yerini, sendikalaşmamış hizmet sektörü aldı. İmalat diğer ülkelere göç ederken, ‘yönetim danışmanları’ da sermayenin başlıca temsilcileri olarak ‘emek düşmanı sol’ kesimin temsilcileri haline geldiler.

Tanımsal seviyede incelediğimizde liberalizmin amacının, ‘kapitalizmi adil kılmak’ olduğunu görüyoruz. Fakat kapitalizmin anladığıyla şekliyle adalet, ulusal refahın tam tamına yarısının nüfusun yüzde 0.0000000000001’inin elinde toplanması anlamına geliyor. Kapitalizmin adil paylaşımdan anladığı bu… Böyle bir sistemde adaletin ölçütü, ‘eşit rekabet’ şeklinde tarif ediliyor. Emeğin desteklenmesi, emeğin gücü gibi kavramlar ise bu düşünüşü tehdit ediyor. Emeğin savunulması, işverenlerin gücünün dizginlenmesi anlamına gelse de neoliberal yaklaşım ile derinden çelişiyor.

FİNANS SEKTÖRÜ ALDATMACASI

Finans sektörünün gerçek üretim süreçleri içindeki payı tam bir aldatmaca. Teoride, finans sektörünün üretken bir ekonominin ‘kolaylaştırıcısı’ pozisyonunda olması gerek. Finansa düşen ‘pay,’ üretilen katma değerin küçük bir kısmı olmalı. Üretim ve hizmet süreçlerinin devamlılığını sağlama görevi üstlenen yönetim bürokrasisi için de aynı şey geçerli. ABD’de gördüğümüz tabloyu ise, kolaylaştırıcıların tüm dünyada gerçekleşen üretimden aslan payını aldıkları ‘neo-feodal bürokrasi’ şeklinde tarif edebiliriz. Bu durumda Çin, bu düzeni tehdit eden bir oyuncu olarak algılanıyor. ‘Yönetimcilik’ yaklaşımının emperyalist-kolonyal çerçevesi, kendi ekonomik faaliyetlerini düzenlemekten aciz bırakılmış kitleleri düzene sokan ‘elitler’ etrafında şekilleniyor. Yönetimciliğin çağdaş uygulamalarında gördüğümüz birçok pratik, esasen Amerikan plantasyonlarında köleler ‘yönetilirken’ tasarlanmıştır. 1990’larda şekillenen neoliberal vizyonda, Amerikalı yöneticilerin küresel üretimi yönetmeleri öngörülen yaklaşımlar görürüz. Bu da ABD siyasetinin ‘liderlerinin’ o dönem üretim süreçlerini yabancı ülkelere ihraç etmekteki heveslerini açıklayabilir. Sonuç şudur: Ülke içindeki işçi sınıfı perişan edilir ve tepelerine son derece dolgun maaşlı, kendi kendini denetleyen bürokratlar dikilir.

Diğer yandan, yaşadığımız salgın neticesinde yaşanan sıkıntılarla küresel tedarik zincirinin kırılganlığını hepimiz tecrübe ettik. Gıda, enerji, tıbbi malzeme ve benzeri kritik öneme sahip kaynaklar için uluslararası ticarete bel bağlayan insanlar uluslararası sistemin öngörülen ve öngörülmeyen kaprislerine karşı savunmasız hale geliyorlar. Sistem işlerken, ekonomik bağımlılık neticesinde yaratılan ‘güç dinamiği’ ticaret şartlarını belirlemek için araçsallaştırılıyor. Kötü zamanlarda ise aynı dinamiğin neticesi açlık ve savaş oluyor.

Batılı ekonomistler küreselleşmeyi yeniden düşünmekle meşguller. Özel sektörün çıkarları ve devletler, jeopolitik kavramlar üzerinden yeniden tanımlanıyor. 1990’lı yıllarda ABD’de yeşeren ‘tek dünya’ yaklaşımına dayalı küresel kapitalizm tezleri, şimdilerde hedefe konuyor.

Çizilen yeni küresel çerçeveye göre özel sektörün, devletin çıkarlarını temsil etmesi bekleniyor. Tabii bu yaklaşım da yine kapitalizmin erken dönemini teorize edenlerin tezlerine bel bağlıyor. Devletin çıkarları sabit değil, değişkenlik eğilimleri ise öngörülebilir değil. Amerikan devletini son elli yıldır şekillendiren çıkarlar, oligarşinin tepesindekilerin çıkarlarını korumak ile eşdeğer. Buna karşın, Çin devletinin siyasi istikrar elde etmek için benimsediği yaklaşım, halkın yaşam standartlarını yükseltmek olmuştu.

Başa dönecek olursak, Wall Street 2009 yılında yeniden inşa edildi ve ‘fiilen’ kontrolü altında bulundurduğu devlet çıkarlarına hizmet edecek şekilde tasarlandı. Dolayısıyla kapitalizmin devlet gücünü yansıtacak şekilde şekillendiği doğru, fakat devlet gücünü şekillendiren süreçler hesaba katılmıyor. ABD’nin Irak’a karşı açtığı savaş, Batılı şirketlerin petrol ihtiyacını gidermek için devlet gücüne başvurulmasının çağdaş bir örneği. ABD’nin jeopolitik devinimlerine sahne olan tüm ülkeler (Irak, Suriye, Yemen, Venezuela, Ukrayna, Rusya, vb.), bir şekilde kapitalistlerin ihtiyaç duydukları kaynakların kazanılmasıyla ilintili. Irak’ın 11 Eylül saldırılarında bir rolünün olmadığı bizzat Bush yönetimi tarafından telaffuz edildi. Halbuki aynı yönetim, Irak’a saldırmak için 11 Eylül’ü bahane etmişti.

DEVLET VE SERMAYE KAVRAMLARI

ABD vatandaşlarının sorması gereken soru şu: Zengin bankacıların ekonomik çıkarlarını, diğer yurttaşların çıkarlarının önüne koymamızın meşru gerekçesi nedir? Oligarşinin ileri gelenleri, şirket yöneticileri ve hükümet tarafından sevilen, kurtarma paketleri bahşedilen sektörlerin çalışanları açısından bakıldığında neoliberalizm istenen sonuçları vermekte başarılı oluyor.

Gitgide dikkat çekici hale gelen, sınıfsal ayrıcalıkların devlet gücü ile ilişkilenme biçimi. Petrol endüstrisinin ABD dış politikasında söz sahibi olmasını mantıklı gerekçeler ile açıklayamayız. Benzer şekilde tarım holdinglerinin tarım politikalarında, sağlık endüstrisinin sağlık politikalarında belirleyici olmaları da mantıklı değil. ‘Politik çerçevede’ ifade etmek gerekirse, bu süreçlerin tamamı şirketler değil, halk tarafından ve halk için düzenlenmeli. Fakat uygulamada belirleyici olanın şirketler olduğunu görüyoruz. Belirleyici olmakla kalmıyorlar, çoğu zaman yasaları bizzat kendileri yazıyorlar.

Kapitalizmin sözde kolaylaştırıcılarını ‘sulandırılmış-şişirilmiş sosyalist’ yaklaşımları siyasi ve ekonomik düzeni doğrudan etkiliyor. Sanayi işçilerini ‘uluslararası ölçekte rekabet etme ‘özgürlüğüne’ kavuşturma iddiaları, esasen haklarından mahrum bir şekilde, yaşamlarını idame ettiremeyecek maaşlar ile çalışan kitleler üretiyor. Yönetimcilik yaklaşımlarının emperyalist-kolonyal geçmişi, tartışmalı ayrımlar üzerinden tanımlanan emek hiyerarşisinin sınıfsal boyutunu deşifre ediyor.

Sözünü ettiklerimizin tümü küreselleşme ile ilgili çünkü hem ‘devlet,’ hem ‘sermaye’ kavramlarına yönelik liberal anlayışı sorgulamamıza sebep oluyor. ABD başkanlarının ekonomik gerekçelerle acıktıkları savaşları ‘ulusal çıkarlar’ kisvesi altında pazarlamaya çalışmaları oldukça manidar. Howard Zinn’in ABD Halkının Tarihi isimli eserinin önemli katkılarından biri, ekonomik çıkarları Amerikan ‘siyasi’ tarihi ile bütünleştirmek olmuştur. Adam Tooze ise Yıkım Maaşları adlı eserinde Nazilerin ekonomik çıkarlarından söz eder. Günümüzün yönetim bürokrasisinin konumlandığı yer, Gramsci’nin tarifine göre küçük burjuvazinin 1920’li yıllarda oynadığı gerici role benziyor. O dönemin iyi sonuçlanmadığını hepimiz biliyoruz.

Çeviren: Fatih Kıyman
Kaynak: Counter Punch

Neden BirGün?

Bağımsız bir gazete olarak amacımız, insanlara hakikati ulaştırarak ülkede gerçek bir demokrasi ve özgürlük ortamının yeşermesine katkı sunmak. Bu nedenle abonelikten elde ettiğimiz geliri, daha iyi bir gazeteciliği hayata geçirmek, okurlarımızın daha nitelikli ve güvenilir bir zemin üzerinden bilgiyle buluşmasını sağlamak için kullanıyoruz. Çünkü banka hesabını şişirmek zorunda olduğumuz bir patronumuz yok; iyi ki de yok.

Bundan sonra da yolumuza aynı sorumluluk bilinciyle devam edeceğiz.

Bu yolculukta bize katılmak ve bir gün habersiz kalmamak için
Bugün BirGün’e Abone Ol.

BirGün; seninle güçlü, seninle özgür!

BirGün’e Destek Ol