Çınlayanlar: Sesi İçine Kaçanlar… Ben olsaydım, nerede susardım?

Fatma BERBER
Bir distopya ne zaman gelecek zaman olmaktan çıkar? Çınlayanlar belki bu sorunun peşine düşmez ama tam da bu sorunun etrafında dolaşır. Uzak bir geleceğe kurulmuş korku parkurunda, canavarların istila ettiği başka bir gezegende ya da uzaylıların arasında değil; yavaş yavaş bizi içine çeken, bizi kuşatan, tanıdık ama bir o kadar da karanlık bir yerde yönümüzü bulmaya çalışırken rastlarız kendimize. Çınlayanlar’daki öykülerde felaket gökten düşmez, tek bir kötücül figürün elinden çıkmaz, büyük patlamalarla gelmez ya da uzaylılar dünyayı istila etmez. Distopya yönetmeliklerle, protokollerle, iyi niyetli görünen düzenlemelerle, “toplum sağlığı”, “huzur”, “güvenlik” gibi kelimelerle yavaş yavaş inşa edilir. Belki de Foucault’nun “hukuk şiddet üretir” tezini tam da buralarda aramak gerekir. Bu noktada insanın aklına ister istemez Bertolt Brecht’in o küçük ama zehirli sorusu sızar: “Bir banka soymak mı daha büyük suçtur, yoksa bir banka kurmak mı?” Çınlayanlar’ın asıl sarsıcı yanı budur: Her şey akla yatkındır ama dünya yaşanmaz haldedir.
Kaos, yıkımın eşanlamlısı değildir. Tam tersine, kaos yaratıcı bir alan, yeni ihtimallerin filizlendiği bir boşluk gibidir. Asıl tehlikeli olan, kusursuz işlediği iddia edilen düzendir. Çünkü düzen, kendi şiddetini görünmez kılma konusunda ustadır. Her şeyi yerli yerine koyar gibi yaparken hayatı nefessiz bırakır. Sarıyıldız’ın kurduğu evrende distopya, kaostan değil; fazla düzenlenmiş, fazla steril, fazla makul bir dünyadan doğar. Belki de bu yüzden kitap, okuru kaostan korkmaya değil, düzenden şüphe etmeye çağırır.
Bu kitap, distopyayı bir tür olarak değil, bir yöntem olarak kullanır. Büyük yıkım sahneleri yerine küçük kabullerin nasıl büyüdüğünü izleriz. Önce kelimeler törpülenir. Sonra sesler kısılır ve yok olur, yeni sesler üretilir. Ardından mimikler, jestler, bakışlar… Sonunda itirazın kendisi patolojik ilan edilir. Susturmak bağırarak değil, alıştırarak olur. Kitabın da dediği: Distopya bir gecede kurulmaz. Distopya, her gün daha “normal” hâle getirilir.
Yeşer Sarıyıldız’ın dili distopyayı büyük cümlelerle, dev yaratıklarla anlatmadığı gibi yalınlıkla kurar. Bu sadeliğin içinde keskin bir politik bilinç, ince ayarlı bir ironi ve kara mizah çalışır. Yazar okuru eğitmeye kalkmaz, ders vermez, slogan üretmez, parmak sallamaz; okur ile aynı tinsel ve vicdani eşitlikte hizalanır. Bunun yerine sahneler kurar. Gündelik olanı hafifçe çarpıtır. Tanıdık olanı yarım derece karartır. Ve okur, rahatsız edici bir soruyla baş başa kalır: Ben olsaydım, nerede susardım?
Kurtuluş ise bireysel değil, kolektiftir. Mekân anlayışı da bu kolektif bakışla kurulur. Hiçbir mekân yalnızca beton ve duvardan ibaret değildir. Mekân, ilişkilerden ve hatırlama biçimlerinden oluşur. Ev sabit bir yer değil, taşınan bir hâl gibidir.
Kitaba ismini veren “Çınlayanlar”da ses bir karakter gibi çalışır. Ses, yalnızca bir titreşim değil, dolaşan hafızadır. Bir ağızdan çıkıp başka bir kalpte çoğalan, duvara çarpıp geri dönen, yankılandıkça biçim değiştiren bir varlıktır. Çınlayan olmak, bağırmak değildir; başkasının içini titretebilmektir. Bu yüzden korkutucudur. Bu yüzden yasaklıdır. Sarıyıldız, distopyanın en sinsi hâlini burada kurar: İnsanların susturulması değil, seslerini içlerinde gömmeyi öğrenmeleri esas sorundur. “Çınlayanlar”, bu gömünün altından sızan ilk çatlak gibidir. Bir kez çınladı mı, dünya artık aynı sessizlikte kalmaz. “Çınlayanlar” odağını yalnızca bağıranlara değil, sesi içine kaçanlara da çevirir. Çünkü her çınlayanın karşısında bir de çınlamayı öğrenememiş olanlar vardır. Bir çocuk şarkısı söylemek mi daha tehlikelidir, yoksa insanları şarkı söyleyemeyecek hâle getiren düzeni kurmak mı? Kitap, suçun nerede başladığını öğretmez; suçlu aramasa da kimin suçlu ilan edildiğini gösterir. Ve asıl sarsıcı olan şudur: En büyük şiddet, çoğu zaman en sakin sesle konuşur.
“Halalar İsyanda” öyküsünde “Halam geldi” gibi küçültülmüş, üstü örtülmüş bir ifadenin küresel bir slogan hâline gelmesi, bastırılanın bağırarak değil, çoğalarak geri alınmasıdır. Burada direniş beden teşhir etmekten çok, beden hakkında konuşma hakkını geri almaktır. Kitapta kadın öfkesi romantize edilmez, içi boş sloganlarla sterilize edilmez. Mizahla keskinleşen, bulaşıcı ve örgütlü bir enerji olarak kurulur.
Kitabın en güçlü katmanlarından biri, yapay zekânın yalnızca bir tema olarak değil, anlatının iç sesi, bilinci gibi çalışmasıdır. Yapay zekâ burada ne mutlak kötüdür ne de kurtarıcı. Daha tehlikeli bir yerde mantıklı, düzenli, kibar ve ikna edici bir yerde durur. İnsanların kaçtığı sorumlulukları devralır, belirsizliği tolere etmez, kararsızlığı sistem hatası olarak görür. Böylece kitap şu soruyu ortaya bırakır: Asıl tehdit makine mi, yoksa karar vermekten vazgeçmiş insan mı?
QR kodla dinlenen şarkı gibi interaktif dokunuşlar, kitabı yalnızca okunan değil, deneyimlenen bir nesneye dönüştürür. Okur bir noktada sayfadan çıkar, sese geçer, sonra yeniden metne döner. Bu geçiş, kitabın ana fikriyle örtüşür: Sınırlar bulanıktır. Okur ile metin, kurmaca ile gerçek, insan ile makine arasındaki çizgiler kasıtlı olarak silikleştirilir. Distopya sayfada kalmaz; odaya, kulağa, bedene sızar.
Çınlayanlar karamsar bir kitap değildir. Ama rahatlatıcı da değildir. Umut dağıtmaz; farkındalık üretir. “Her şey düzelecek,” demez. “Her şey çoktan başlamış olabilir,” der. Bu da okuru edilgen bir umutsuzluğa değil, huzursuz bir uyanıklığa sürükler.


