Cıvık Cafer
HAYDAR ERGÜLEN HAYDAR ERGÜLEN
O yüzden de “kol kırılır yen içinde kalır” özlü sözüyle de süslenen, pekiştirilen, gerekliliği ve doğruluğu savunulan bir durum, ne kadar saklansa da sonunda görünür olur, bir yerden sızar, patlak verir.

Gelmiş geçmiş tüm Cafer’leri dışında tutarak, elbette deyime konu olan, daha doğrusu böyle bir deyimin doğmasına yol açan kaleci Cafer’i de dışta tutarak böyle bir başlık attığımı belirtmek isterim. Öyle ya Fatmagül gibi Cafer’in de suçu ne? Hem adının da Cafer olması şart değil, hem de hiç şart değil! Ahmet, Mehmet, Ayşe, Fatma ve başka adlar, lakaplar, unvanlar, ‘nickname’ler, mahlaslar, vesaireler vesaireler…

‘Cafer’e bez getirin’ ardından da ‘tez getirin’ isteği, malum, tekerleme olarak ve artık deyim niteliği de kazanmış olduğu için, sanırım bir 7-8 kuşaktır söylenir, 1 kuşak 10 yılsa, kabaca, 70 yıl diyelim. Tabii insan sözcüklerin kökenini merak ettiği gibi, haliyle, ister deyim, ister atasözü, ister tekerleme olsun, böyle ‘hazine’lerin de evveliyatını bilmek istiyor. Kim istemez! Sen, önden 4. sıranın ortasında oturan kardeşimiz, sen istemiyor musun? N’apalım, çoğunluğun arzusuna uyalım ve araştıralım!

Nedense kişi adı itibariyle, yani başlıkta da okuduğunuz gibi, olay Cafer adlı kulunuzun başından geçmiş olduğu için, deyimin de olasılıkla Anadolu kaynaklı olduğunu düşünebilirsiniz. Ben de öyle düşünmüştüm. Lakin değilmiş! Üstelik rivayet de tek değilmiş!

Bir anlatıma göre 1920-30’lı yıllarda FB-GS maçında, Fenerli defans oyuncusu Cafer topu kalecisine vermek isterken kendi kalesine gol atar. Bunun üzerine de seyircilerden böyle bir kınama yükselir. Spor yazarları ve tarihçileri de tanık gösteriliyor bu anlatıda. İkincisi de aynı yıllarda, bu kez Atatürk’e dair bir söylence. Üstelik Neyzen Tevfik’in bir dörtlüğüyle de destekleniyor. Dil Kongresi’nde konuşan Profesör Cafer Kırımi, soyadından da anlaşılacağı gibi, Kırımlı’dır, sözü Ruslar’a getirip onları kötülemeye başlayınca Atatürk kızar ve “Burası siyaset yeri değil, indirin şunu aşağı!’ der. Aynı gün başbakan da aynı yere Sümerbank Bez Fabrikası’nı açmaya gelmiştir. Neyzen şiirinde iki olayı buluşturur: “Fabrika yaptı Sümerbank bez için/ çok muazzam bir eser bu laf değil/dil işinde ehli dil tezden dedi:/sıçtı cafer bez getirsin başvekil!” Doğru mu yanlış mı bilmiyorum ama güzel bir kurgu olduğunu söylemeliyim. Son rivayetin tarihiyse daha eski, İkinci Beyazıd döneminde ünlü bir şair, hattat ve yazar Tacizade Cafer Çelebi, yararlılıklarından ötürü evvelce el üstünde tutulurken, daha sonra orduda isyan çıkardığı gerekçesiyle gammazlanıp idam edilir. Kimin yazdığı bilinmeyen şu beyitteki sözler zamanla dilimize deyim olarak yerleşir: “bir acip kim, tacı zade tacına sen söz getir/necmi ikbal hake düşsün, sıçtı cafer bez getir.”

Bu internet çağında üstteki rivayetlerden hangisi doğru, ayırt etmek güç. Belki başka rivayetler de vardır, ama rivayet olmayan bir şey var ki, o da, adı Cafer olsun, Osman olsun, Ali olsun, bu vaziyetin sürekli olduğudur. Üstelik yalnızca halk katında, avam arasında değil, tepelerde de sık sık yaşanır olduğudur. Ve bunun da maalesef gayet ‘yerli ve milli’ bir hususiyetimiz olduğudur. Sosyolojinin öylesine okutulduğu, laik eğitimin köküne kibrit suyu döküldüğü, karma eğitimden yarı yarıya vazgeçildiği, İmam Hatiplerin başımızın tacı edildiği ve lise sınavına giren çocukların büyük çoğunluğu için adeta tek tercih, zorunlu tercih haline getirildiği, felsefenin olmadığı, yerine din dersleri ve dinsel ağırlıklı, kimi sözde seçmeli ama uygulamada zorunlu derslerin getirildiği, evrimin reddedildiği, bilimsel eğitimin terk edildiği bir sistemin sonucunda, doğal olarak herkesin adı Cafer olur, bu durumda da kimseye bez yetişmez olur! Zaten Sümerbank’ı da sattılar, bez fabrikalarını da kapattılar! Belki bir umut Çin’den ithal edebiliriz! Hatta neden olmasın Çinliler de bezleri Cafer marka yaparlar, böylece yapış yapış kapış kapış…

Ailede, okulda, sokakta, işte, devlette, velhasıl iktidar erkinin kurumsallaştığı her yerde tıpkı Bekçi Murtaza’lar gibi sistemin adamları, düzenin bekçileri olacak, bazılarının yaptığını bazıları temizlemek zorunda kalacak ki devran sürsün! İktidardan başka hemen hiçbir şeyin kurumsallaşmadığı ve İbni Haldun’un kavmiyetten kaynaklanan asabiyet kavramının egemen olduğu bir kültürden söz ediyoruz. Yani mülkü korumak için akrabalık ruhunu öne çıkaran ve haksız da olsa haklı gibi davranan kişilerin, toplulukların taşıdıkları bir duygudan. Şimdilerde ‘nepotizm’ kavramıyla ifade edilen akraba, adam kayırma durumu. Böyle bir hanedan yönetimi bir anlamda. O yüzden de “kol kırılır yen içinde kalır” özlü sözüyle de süslenen, pekiştirilen, gerekliliği ve doğruluğu savunulan bir durum, ne kadar saklansa da sonunda görünür olur, bir yerden sızar, patlak verir ve o zaman halk, millet, cumhur, vatandaş, yurttaş, orta direk, “Büyük insanlık”, adına ne diyorsak artık, kendisinden de bildiği bu halin gerçeğini özlü biçimde dile getirir: “Kaka yaptı Cafer, bez getir/cıvık yaptı, tez getir!” O kadar kakanın da bu kadar şakası olsun değil mi? Bunca şaka da olmazsa, ortalık daha fena kaka kokacak yoksa! Zaten her şeyi, şaka değil, kaka götürüyor!

Cıvık Cafer dediğime bakmayın, aslında Ciddi Cafer demem gerekir. Çünkü yaptığı şeyi ciddi ciddi yapıyor, yapıyor ama filin zücaciyeye girmesine benziyor her yaptığı şey. Kendini dev aynasında görürken herkesi kıs kıs güldürdüğünün farkına bile varmıyor. Yol yöntem usul adet bilmediği için de var olanı da darmadağın ediyor, kırıyor, bozuyor, yakıyor, yıkıyor… Bazen yaptıkları kendisine hatırlatıldığında ya da el vermesi, yol açmasıyla ne kötü işler yapıldığını gördüğünde ise iş işten çoktan geçmiş oluyor. Yani bazı Cıvık Caferler’in zararı ziyanı yalnızca kendilerineyken, bazı Cıvık Caferler’in yaptığını milyonlarca Cafer temizleyemiyor işte!



Bir Cıvık Cafer antolojisi yapılsa herhalde pek az kimse dışında kalır. Gününü gün etmek, devrini sürmek, davalarını gerçekleştirmek için ortaya çıkan Caferler’in geride bıraktıkları cıvıklar ve cıvıklıklar memleket sathına yayılıyor, her yanı o cıvık koku sarıyor. Üstelik yıllarca gitmeyip havaya yerleşerek, artık zamanın ruhu gibi o ülkenin kokusu oluyor. Ne acıdır ki içinde yaşayanlar zamanla bu cıvıklığa, kokuya alıştıkları için hiç yadırgamıyor, belki de biraz uzaklaştıklarında sıla kokusu gibi özlüyorlar bile olabilirler, Ancak dışardan gelen, bakan biri farkına varıyor, “Aa Cafer!” diyor. Zamanla o da alışıyor. Böylece cıvık mı cıvık Caferler olarak yaşayıp gidiyoruz hep birlikte.

Ara sıra, o da eğlence kabilinden daha çok, ‘kaka yaptı Cafer!’ desek de, nerdeyse hepimiz bir tür Cafer olduğumuzdan mı ne, ‘Cafer benden cıvık, ben Cafer’den…’ tesellisiyle, ‘gelen Cafer, giden Cafer’ diyerek ‘bez getir, tez getir!’ diye ünlüyoruz, gürlüyoruz, esip yağıyoruz,

Sonra da ‘Bir Cafer bir Cafer’e bre Cafer gel beraber…’ şakasıyla, ama aklımız sıra da şakayı kakaya çevirmeden, cı-vı-tı-yo-ruz, cı-vı-yo-ruz…

(Yazma önerileri: Ceyar Kafası, Canım Benim, Celladına Aşık, Canlı Cenaze, Ciğeri Bozuk, Cenaze Suratlı…)