‘Çocuklar dünyanın en güzel şairleri’
Şair ve yazar Şükrü Erbaş ile yeni kitabı ‘Ben Annemin Hecesiyim’i konuştuk. Erbaş, “Çocuğun kurduğu dünya ile şairlerin sözcüklerle kurdukları dünya aynı duygusal ve zihinsel kökenden geçerek var oluyor” diyor.

Kadir İNCESU
Şükrü Erbaş’ı 25 yıla yakındır tanırım. Arada laflarız. Şiirlerini, denemelerini okurum. Kendi sesinden şiirlerini de dinlerim. Sevgisine de tanığım, hüznüne de, öfkesine de…
Dizeleriyle, tümceleriyle de anlamaya çalışırım. Şükrü Erbaş’ın dediği gibi önce sözcükleri bilmek gerekir. Şükrü Erbaş denilince aklıma ilk önce nedense hüznünün gülüşünün önüne geçtiği binlerce sözcükten oluşan bir derya gelir. Yarım kalmış gibidir gülüşü… Okuduğum her şiirde/metinde bendeki karşılığını ararım, yazarın/şairin de vermek istediği özü göz ardı etmeden. Kırmızıkedi Çocuk tarafından yayımlanan 44 sayfalık “Ben Annemin Hecesiyim”i de aynı şekilde okudum. Ara ara yeniden okudum. Her okuyuşumda farklı duygularla… Şimdi o hecenin peşine düşme zamanı…
Anlam aramaya, düşünmeye gerek yok şiir okurken; “Şimdi avuçlarımda annem kadar güzel sözcüklerden yapılmış şiirler…”
Bir şairi/yazarı yalnızca yeni kitabıyla değerlendirmek doğru olmaz. “Ben Annemin Hecesiyim”in yeri onca kitabınızın arasında nerededir?
Çok geç yazılmış bir ilk kitap belki de “Ben Annemin Hecesiyim.” Kültürel ana rahmime yeniden bir bakış. Şiirimin kaynaklarını, buna çocukluğumun kaynakları da demek doğru olur, görme, gösterme arzusu. Hayal hanemin nasıl oluştuğunu anımsama, gösterme ve sevme güdüsü belki de. Bir dünya söz söylemek mümkün. Hayal ile şiir arasındaki ilişkiyi anımsamak, anlamakla sevmek arasındaki bağı bir daha yaşamak ve çocuklara, büyüklere bunu işaret etmek isteği. Kim bilir, belki de yazdıklarımı tamamlama dürtüsü var en derinlerde.
“Ben Annemin Hecesiyim” önceki kitaplarınızla nasıl bir bütünlük oluşturuyor?
“Çocuk kitabı” kılığında yeni bir yetişkin kitabı yazdım sanırım! Edip Cansever “neden kimse kendini açıklamadı” der bir şiirinde, belki de elli yıldır yazdıklarımın içtenlikle bir “açıklaması” bu kitap. Öğretmenler ve anne-babalar başta olmak üzere, herkese kendi hayatlarının kaynaklarını, şiirin gizli-açık kaynaklarını, anlamın büyülü kaynaklarını, çocuğun sonsuz hayal gücünü, alçakgönüllülükle işaret etme çabası. Bir çeşit tamamlanma duygusu var belki de en derinlerde. Dille anlam, sayılarla anlam arasındaki yaşama bağını dönüp tekrar anlama çabası. Dünyanın en temel sorularını bir de çocuğa sordurma inceliği ve saygısı… dilerim bütün büyükler çocuklarla birlikte okurlar bu kitabı.

Şükrü Erbaş
Kırmızıkedi Çocuk, 2025
Kitabın üzerinde ne şiir ne, öykü, ne masal, ne de anlatı şeklinde bir ibare var. Nedense kitabın kapağını gördüğümde de, ilk sayfayı okuduğumda da şiir olarak adlandırdım. Öyle de devam edeceğim.
Sevgili Kadir, ben ilk günden bu yana yazdığım yazılarda da, denemelerde de dilimi şiirin dilinden uzak kuramadım. Sıradan bir şeyden söz ederken de dilim dolayımı, çağrışımı geniş bir imgesel anlatıma dayandı, oradan konuşmaya dönüştü. Bundan vazgeçmek de istemedim sanırım. Bu kitapta da kaçınılmaz olarak böyle oldu. Hatta bunda daha fazla böyle oldu. Çocukta hayal hanesinin nasıl oluştuğunu anlatmaya çalışırken kaçınılmaz olarak böyle olması gerekiyordu. Çocuk eğer geceleri yıldızlarla konuşmazsa, kuşlarla uçmazsa, çiçeklerle açmazsa, elmalarla kızarmazsa, buğday başaklarıyla ırgalanmazsa nasıl büyüyecek ki… doğayı nasıl sevecek, masalları nasıl anlayacak… keşke bütün büyükler, büyüdükleri büyülü beşikten hiç çıkmasalardı. Dünya nasıl böyle bir cehenneme dönüştü, düşünsene bir.
“Ben Annemim Hecesiyim” Kırmızıkedi Çocuk tarafından yayınlanmış. Kitabı bitirdiğimde yanlış mı yazıldı diye düşündüm doğrusu… Resimli olmasa, ‘çocuk’ vurgusu da olmasa kimse inandıramaz bu şiirlerin çocuklar için yazıldığına…
Sana bir şey söyleyeyim, kitap çıktıktan sonra Çameli ve Acıpayam’da ilkokul ve ortaokul çocuklarıyla buluştum. Çoğu kitabı okumuştu. Gelen soruları görseydin bu soruyu hiç sormazdın. Ya da iyi ki sen şiir yazmışsın, derdin. Ben çocuklardan korkmuyorum anlaşılma konusunda, büyüklerden korkuyorum! En dipte yatan düşüncem de, bu kitabı, anne-babaların ve öğretmenlerin çocuklarla birlikte okumasıdır. Acıpayam’da ilkokul 3. sınıf öğrencisi bir çocuğun sorduğu soru şuydu: “Kitabınızı okudum. Sevdim. Ama kitabınızda hep çocuk öğretmene bir şey söylüyor. Neden öğretmen çocuğa bir şey söylemiyor?” Ağzım açık kaldı. Kitabın bitişini değiştireceğim yeni baskıda. Çocuklar şiiri bizden çok daha iyi anlarlar. Onlar dünyanın en güzel şairleri.
Kendi adıma söyleyeyim… Yıllarca ve sessizce bizi kendimize döndürecek, baktıracak şiirler, yazılar yazdı Şükrü Erbaş. Cesaret edemediğimiz kendimizle yüzleşmeyi yapmaya çalıştık. Bu şiirler gerçek anlamıyla bir çocukla yetişkin bir şairin hesaplaşması mıdır?
Yetişkin bir şairin çocuğa, çocukluğuna, dünyanın bütün çocuklarına, yüreğinin en derinlerinden gelen küçücük bir teşekkürüdür. Hepimizin hayatında bir iyilik, incelik, güzellik kaldıysa, bunun için o çocuklara ağız dolusu teşekkürüdür. Eğer çocukların o büyülü hayal güçleri olmasaydı, hiçbir yetişkinde gelecek umudu kalmazdı. Bizler yarattığımız cehennemde birer zebani olarak, kötülüğün bütün kibriyle otururduk. Büyükler ne zaman ki çocukları anlarlar, o zaman birbirlerini de severler. Belki biraz ağır bulunabilir ama ne yazık ki böyle düşünüyorum.
Bu şiirler aynı zamanda çocukluğunuza yaptığınız bir veda mı?
Veda olur mu… belki de çocukluğuma yeniden başlama çırpınışı. Bütün bir hayatını sevme dürtüsü belki de. Boşuna yazmadım, avazı, kim bilir? Hayal değişmedi, rüya değişmedi, tutku değişmedi… ben bu geçmişten doğdum, sevgisi, gururu. Belki de kimse büyümüyor ya da büyümemeli, demeye çalıştım.
Bir yalnızlık manifestosu mudur aynı zamanda bu şiirler?
Buna hayır demem. Hatta şöyle derim, çocukların yalnızlığını sevme manifestosu. Bir güzellik manifestosu. Suların, ağaçların, kuşların, yıldızların, börtü-böceğin, buğday tarlalarının, elma bahçelerinin, annelerin emeklerinin, gecenin kalbinin manifestosu belki de… içinde şarkılarla büyüdüğümüz bir beşiğin dünya olma manifestosu.
“Ben Annemin Hecesiyim” yazma sürecinde, kendinizi çok daha cesur ve kuvvetli hissettiniz mi?
Kendimi yeniden doğuyor gibi hissettim daha çok. Kendi varlığımın mucizesine tanık oluyor gibi daha doğrusu. Herkesin kaybettiği hazine önümde duruyordu. Bir iyilik duygusu hayatımı bir daha sevdirdi sanıyorum. Dünyanın bütün varlıkları ben yazdıkça yeniden var oluyordu. Yetmiş iki yaşında bir çocuk, düşünsene, ne büyülü bir şey! Hiçbir zaman kendimde bir ayrıcalık görmedim ama bu kitap bittiğinde kendi çocukluğunu yeniden doğurmuş bir yetişkin olmanın ayrıcalığını hissettim.
Kitabın girişinde “Sitem Taşları”ndan adlı metindeki “Çocuk insanın lekesiz belleğidir” sözünüz kitabınızın gücünü göstermesi açısından önemli bir belirleyici… Sanki “içinizdeki o çocuğa odaklanın” der gibisiniz…
Bunu yıllardır “büyük” şiirlerinde de söyleyip duruyorum. Oraya dönmeyen herkes yaşayan bir ölüdür. Mucizesini kaybetmiş bir heyuladır. Çocuktan değil ceberut bir büyükten korksun insan. İnsan neden saflıktan korkar ki… kötülükle başa çıkamayacağını sandığı için büyükler elbirliği ile çocuğa kötü olmayı öğretiyorlar! Sana bir “çocuk” sözü; hangi büyük böyle bir yücelikle inanır sevgiye, sevdiğine böyle yüce bir saygı duyar: “Anne, sevdiğim kız var ya, şimdi arkadaşımı seviyor ama ben ikisiyle de gülümseyerek konuşuyorum!”
Sözcük ‘gerçek’ anlamını söyleyenden mi alır?
Elbette söyleyenden alır ya da biz öyle sanırız ama asıl dinleyenden alır. Sana Mevlâna’dan bir söz: “Senin kabın küçükse deryanın günahı ne?” Basit bir doğrudur, iletişim, karşı tarafın alımlamasıyla tamamlanır. Ne anladığıyla yara alabilir bu iletişim ama önce karşımızdakine sözümüzün ulaşması gerekir. Asıl ulaşmaysa yüklediğimiz anlamın da ötesinin anlaşılmasıdır.
“Ben neleri yazdıysam onları yeniden var ettim. Yazdığım her şey benim oldu. Yazdığım her şeyi bir daha sevdim. Yazdığım hiçbir çiçek kokusunu yitirmedi.”
İşte şairin bir ömre imza atmasıdır, bütün bunlar ve yazdığı ne varsa…
Çünkü yazdığım her şeyi ruhumun, acımın ve umudumun imbiğinden geçirerek yaşama gücüne dönüştürdüm, dünya mucizesine dönüştürdüm! Bütün sanatsal yaratıcılığın geldiği ve vardığı yer budur kanımca. Benim bu dünyaya ait olmamın biricik anlamı bu ilişkiden gelmektedir. Ben, dalından kopmuş bir yaprak değilim, ben “turnaları kalkmış bir göl” değilim (Okan Murat Öztürk’ten ödünç alarak), ben varlığını dünyanın bütün varlıklarıyla taçlandırmış bir mucizeyim!
Babalar bilmez mi sevgiyi? İyi şiir yazarlar ama…
Bilmezler mi, elbette bilirler… ancak ne yazık ki yanlış büyütülmüş birer insan babalar. Çocuklarıyla iyileşme şansları var ama ağır bir geçmiş ne yazık ki çok ağır basıyor. Ve bir kısırdöngü olarak, kötülük -korku, şiddet, öfke- iyilikten daha kolay teslim alıyor babaları. Doğa, erkeklere de kadınların şefkatinden birazcık bağışlasaydı dünyanın kaderi değişirdi sanıyorum.
Pakize Abla’nın radyosunun bile annenin şarkı söylerken sustuğu günlerden… “Bir oğlum olsa da gitse hocaya / Okuya okuya gelse heceye” Yetişebilir mi her heceye şair olsa da o oğul?
Yazmaya başlayan herkes önce her şeyi bilir, yıllar boyu yazdıktan sonra hiçbir şeyi bilemediği enginliğine gelir. İnsanın sonsuzluğuna gelir, hayatın sonsuzluğuna gelir, bilginin sonsuzluğuna gelir, acının sonsuzluğuna gelir, umudun sonsuzluğuna gelir… asıl büyüklük ondan sonra başlar sanıyorum. Okuya okuya heceye gelmenin anlamı başka ne olabilir ki?
Başarının oldukça az olduğu matematik ile edebiyat ilişkisine vurgu dikkat çekiyor. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bu iki disiplin de çocuktan -ve büyükten tabii- analitik düşünmeyi ister. Bütün bir bilginin temelinde okuduğunu çözümleyerek anlamak aslolandır ama bu iki disiplinde öğrenme ve bilme buna dayanmıyorsa geriye ezberleme kalıyor. Çoğunluk ne yazık ki özellikle matematikten korkuyor, anlayamadığı için sevmiyor. Edebiyatı birazcık ezberle götürüyor ama o da sorunlu. Kitabın temelinde, sözcükleri bilmeden, konuşup yazdığımız dili bilmeden neredeyse hiçbir şeyi bilemeyeceğimiz savı yatmaktadır. Çocuğa öğretilecek en temel bilgi bu olmalıdır. Bu da bana göre gider hayal kurmaya dayanır. Hayal, göklerden gelmez kalbimize, içinde yaşadığımız hayatın varlıkları öğretir bize hayal kurmayı. Bu varlıkların aralarındaki ilişkiler öğretir. Çocuğa, saygıyla bunu işaret etmek gerekir.
Şair ve çocuğun aynı gerçeklikte, doğruda buluşması mıdır bu şiirler?
Azıcık üzerinde düşünecek olursak, çocuğun oyuncaklarıyla kurduğu dünya ile, şairlerin sözcüklerle kurdukları dünya aynı duygusal ve zihinsel kökenden ve süreçlerden geçerek var oluyor. İkisi de yeni bir şey yaratıyorlar. İkisi de var olanla yetinmiyorlar. İkisi de hayal kuruyorlar. İkisi de rüyalarını gerçeğe dönüştürüyorlar. Daha ne olsun değil mi?


