birgün

23° AÇIK

KÜLTÜR SANAT 13.12.2019 01:52

Çocukların zekâsına güveniyorum

Feyza Hepçilingirler, yazıyla geçen yarım asırlık ömrüne onlarca kitap sığdırdı. İncelemeden öyküye birçok türde yazdı. Son altı yıldır çocukların dünyasına döndü. Bunda torunlarının payı büyük. Şimdi de yeni kitabı Bay Baykuş ile Bilge Kuş çocuklarla buluşuyor

Çocukların zekâsına güveniyorum

Esra Açıkgöz

Dile kolay, yazıyla geçmiş yarım asırlık bir ömür onunki. Bu sürede onlarca kuşağa değdi, hâlâ da değiyor. Feyza Hepçilingirler, öyküden incelemeye, şiirden denemeye birçok türde eser verdi. 20 yılını Türkçenin kötü kullanımını engellemek için mücadele ederek geçirdi. Son altı yıldır sadece çocukların dünyasını renklendirmek için çalışıyor. Aslında bu onun için biraz da büyükannelik görevi. Çünkü torunları onu unutmasın istiyor. Son kitabı “Bay Baykuş ile Bilge Kuş” İthaki Çocuk Yayınları’ndan çıktı. Biz de Feyza Hepçilingirler’le kitabını, Türkçeyi ve çocuk edebiyatının dünden bugüne geldiği yolu konuştuk.

► Bay Baykuş ile Bilge Kuş, önyargılar yüzünden sevilmediğini düşünüp başka biri olmaya çalışan baykuşla onun tek ve biricik olduğunu gösteren bilge kuşun hikâyesini anlatıyor. Onlarla nerede, nasıl karşılaştınız?

Aslında bay-bayan kavramı üzerinde durmayı düşünüyordum. Biraz kadın-erkek eşitliği vurgusu yapmayı planlıyordum ama başlayınca başka yöne gitti. Bazı batıl inançları çocuklardan uzak tutmak, yersiz düşüncelere kapılmalarını önlemek daha öncelikli hale geldi. Ancak okurlar, Bilge Kuş’un akıllı tavrı nedeniyle dişi olduğu izlenimine kapılmış. Kadınların daha akıllıca yorumlar yaptığını bir şekilde vurgulamış oldum anlaşılan (gülüyor).

► Kitap baykuşa uğursuz değil, aslında biricik, kendine özgü özellikleri olduğunu göstererek bitiyor.

Evet, bu mesaj çocuklar için: “Senin de benzerin yok. Adını taşıyan birçok kişi de olabilir ama sen biriciksin.” Çocukların her birinin farklı özellikleri var ve onun algılanmasını istiyorlar. Hepsine aynı işlemi yapmak, onları küçümsemek anlamına gelir.


► İnceleme, eleştiri, deneme, öykü… Çok farklı türlerde onlarca eser verdiniz. Peki, bunların arasında çocuk kitapları nerede duruyor?

Son zamanlarda ağırlığı çocuk kitaplarına verdim, hatta büyükleri iyice ihmal ettiğimi düşünmeye başladım. Son altı yıldır 20-25 çocuk kitabı yazdım. Yazarken insanın kendini çocuk yerine koyması, onun gözüyle bakmaya çalışması çok eğlenceli. Belki de çocuk kitabı yazmaktan bir türlü vazgeçemeyişimin nedeni bu. Ayrıca çocuklar, sanıldığının aksine çok dikkatli okuyor, büyüklerden iyi algılıyor. Öğrendikleri andan itibaren büyük bir hevesle okumaya saldırıyorlar. Okumaktan uzaklaşmalarının nedeni, onları başka alanlara, sınavlara yönlendirmemiz.

İLHAM KAYNAĞIM TORUNLARIM

►​ Torunlarınızın yazarlığınıza, çocuk kitaplarıyla mesainize ne gibi katkısı oldu?

Aslında Türkçeyle ilgili çalışmalarımdan sonra tekrar çocuk kitaplarına yönelmemi, çocuklarla iletişimimi sağlayan torunlarım oldu. Onlar, ilham kaynağım. Babaları Amerikalı. Orada yaşıyorlar. Geldiklerinde onlara bir şeyler anlatırdım, tekrar tekrar isterlerdi. Ben de bunları yazmam lazım dedim. Böylece “Kara Kuzu’nun Kulağı” çıktı. Sonra bütün hayvanların sevilmeye ihtiyacı olduğunu anlatırken, köpekbalığından korktuklarını gördüm. “Sevilmek İsteyen Köpekbalığı”nı yazdım. “Küçülme Oyunu”, “Anne Kimdir?”, “Üç Valiz İki Sandık”... Bir fikir aklıma gelince, çocuk kitabına dönüşmeye başladı. Çünkü bir büyükanne olarak anı bırakmak istiyorum, torunlarımın beni unutmamalarını sağlamayı arzuluyorum.

► Çocukluğunuzda sizde en çok iz bırakan kitap hangisiydi?

Çok fazla okuma olanağına sahip değildim, o yüzden kurnazlık yapıp kendimi kitaplık koluna seçtiriyordum. En çok iz bırakan “Küçük Kadınlar” oldu. Orada Jo, yazdığı öyküyü bir dergiye gönderiyor, heyecanla basılmasını bekliyordu. İlkokul öğretmenim de bana çok cesaret verdi. Ben de Jo gibi yazabilirim dedim. O yüzden yazarlığımı “Küçük Kadınlar”a borçluyum da diyebilirim.

ÇOCUKLARIN ZEKÂSINA GÜVENİYORUM

► İnsanlarda, kısa metin, bol resim olduğundan çocuk kitabı yazmak çok kolay gibi bir algı var. Oysa her kelimenin seçimi çok önemli. İçinde ensesti, şiddeti olumlayan birçok kötü örneği sık sık görüyoruz. Bu anlamda çocuklara bir şey anlatırken dikkat ettiğiniz ilkeler neler?

Öncelikle kendimi öğretmenlikten uzak tutmaya çalışıyorum. Çünkü 41 yıl öğretmenlik yaptım. Sonra onları, küçümsemiyorum. “Onu anlamaz, daha açıklayayım” gibi bir düşünceden uzak duruyorum. Çocuklar sandığımızdan çok daha zeki. Onların zekâsına güveniyorum. Zihinlerine bir soru ekmeye çabalıyorum. Biliyorum ki, o tohum büyüyecek. Belki benim bulduğumdan daha kapsamlı yanıtlar bulacak ya da daha iyi düşünceler üretecekler. Ayrıca dile çok önem veriyorum. Çok kısa, basit cümleler kullanmıyorum. Sözcüklerden vazgeçer hale geldik. Her şeyi aynı sözcüklerle ifade ediyoruz. Kitaplarımda çocuklara dilin olanaklarını fark ettirmeye çalışıyorum.

Sorgusuz, sualsiz ellerine verdiğimiz, çocuk klasikleri diye kabul ettiğimiz kitaplarda, masallarda kız çocuklarının hırpalandığını görüyorum. Son zamanlarda bir bilinç uyandı. Ben de yaygınlaşmasına yardımcı olmayı görev sayıyorum. “Masal Bozan Feride Teyze” diye bir tipim var mesela. Diğer adım da Feride zaten. Uyanmak, hayata atılmak için prens bekleyen kız çocuklarına, “Hadi kızım” diyor, “Sen kalk, ayakların üzerinde dur.” Günümüzde tırmanan bir kadın düşmanlığı var. Kız çocuklarının kendilerini ikinci cins gibi hissetmelerinin önüne geçmemiz gerekiyor.

► Son olarak, yeni projeleriniz neler?

Türkiye’nin yöreleri pek bilinmiyor. İstiyorum ki çocuklar hem mektup diye bir türle tanışsın, hem farklı kültürlerin nasıl bir araya gelebileceğini görsün. Mesela torunuma, Ardahan’dan bir mektup arkadaşı buluyormuş gibi bir kitap yazdım. Kolej çocukları da Ardahan’da nasıl yaşanıyor, anladı. “Ayvalık’tan Gelen Mektup” da çıktı. Bunu yedi bölgeye yaymak istiyorum. Folklorik değeri olan, az tanınan şehirler seçeceğim. Kendi kültürüyle büyüyen çocuk hayata daha güvenli bakacaktır.

Ayrıca tarihle bağlantılar kurmaya çalışıyorum. Bizden önce bu topraklarda yaşayanların bize kültürü de miras bıraktığını anlatmak için zaman makinesiyle günümüze bir Hititli prensesi getirdim. Yaptığımız pisliği gözümüze gözümüze soktu. Tarihin derinliklerinden başka çocukları da günümüze ışınlamayı planlıyorum. Ömrüm nereye kadar yeterse.

GEREKİRSE PEDAGOG DESTEĞİ ALIYORUM

► 40 yıldır çocuk kitapları yazıyorsunuz. Sektöre baktığınızda nasıl bir değişim görüyorsunuz?

Çeşit çok arttı. Yazmaya başladığım dönemde, hatta çocukluğuma dönersem, çocuk kitabı diye bir kavram yoktu. Biz çocuk kitabı diye Ömer Seyfettin’ler, acıklı öyküler okuduk. Ayrıca daha masum bir çağdan bugüne geldik. Şimdi çocuklar dümenin başında. Ancak onlara güç verirken bilinçlenmelerini sağlamıyoruz. İyi yetişmeleri için özen göstermiyoruz. Eğitim çok sancılı. Hep deneme yanılmayla gidiyor, sil baştan yapıyoruz. Cin gibi çocuklarımız var, ancak kalıba sokmak için buduyoruz. Farklı düşünmek istemeyen, düşününce de alıkonan çocuklar yetiştiriyoruz.

► Çocuk kitaplarıyla ilgili kötü örnekleri medyada sık görüyoruz. Önüne geçmek mümkün mü?

Büyüklere görev düşüyor. Öğretmen de, veli de okumadan çocuğun eline kitabı tutuşturuveriyor. Nasıl etkileneceğini asla bilemezsiniz. Önce büyükler bu yönde dikkat gözeterek okumalı. Çocuğu hayata hazırlıyoruz, tabii ki bütün konuları öğrenecek ancak yaşı geldiğinde.

Yayınevlerinde pedagog, psikolog çalıştırılabilir. Ben bile bazen ihtiyaç duyuyorum. Örneğin, “Beyaz Gülün Öyküsü” kitabımda yaşamın döngüsünü ölen bir gül üzerinden anlatıyorum. Yazarken ölüm sözcüğünü kullanmamaya özen gösterdim. Sonra pedagoga danıştım, “Kullanın, kaçınmayın, çünkü ölüm de hayatın içinde. Onu, ölüm kavramından uzak tutamazsınız,” dedi.

***


TÜRKÇE İÇİN KORKUYORUM

► Bunca yıl Türkçe için mücadele ettiniz, sizi bulmuşken şunu da sorayım: Şu anki durumu nasıl görüyorsunuz?


Çocuklarımıza, dilin sahip çıkılması gereken bir kültür hazinesi olduğu bilincini aşılamalıyız. Tümüne sahip çıkmalıyız. Bir dilin ortadan kalkması, onunla yaratılmış bütün kültürün yok olması demek. Türkçenin ortadan kalkacağına inanmıyorum. Osmanlıca gibi bir dönem yaşadığı halde hâlâ ayakta. Şimdi de konuşmasına İngilizce sözcükleri serpiştirenler ucuz yoldan daha kültürlü görünmeyi amaçlıyor. Bu kolaycılık Türkçeye pahalıya mal olacak diye korkuyorum.

cukurda-defineci-avi-540867-1.

Bir Çağrımız Var
Az önce okuduğunuz haber, bağımsız bir medya organı tarafından size sunuldu.
Bağımsız gazetecilik; sermayeye karşı halkı, sömürüye karşı emeği, eşitsizliğe karşı adaleti, savaşlara karşı barışı, piyasacılığa karşı temel hakları, talana karşı doğayı, erkek şiddetine karşı kadınları, istismara karşı çocukları savunmanın olmazsa olmaz koşuludur.
Siz de gerçeğin sesini yükseltmek adına sorumluluk almak istiyorsanız, sadece birkaç dakikanızı ayırarak BirGün’e abone olabilir ve ‘#BirGünBenim’ diyebilirsiniz.
Şimdiden sonsuz teşekkürler…
BirGün bizim; hepimizin.
Tıklayınız