Da Vinci’nin ayak izinde

27.10.2019 09:36 BİRGÜN PAZAR
Yaşadığı toplum ve çağı için, sanat için, gelecek için hayal kuran aydınlar iyi ki var. ‘Da Vinci’nin Ayak İzinde’ projesinde yer alan tüm sanatçıların bir aradalığı, beraber üretme niyeti geleceğimiz için, evrensel değerlerimiz için çok önemli bir birikimi önümüze sunuyor.

Burak Abatay

Sanatın hayal gücüne inananlar olarak hep bir ağızdan Gonca Özmen’in son kitabı Bile İsteye’deki “Yaz henüz hızla geçerken şuracıktan/ Huzur bir kitabın sayfalarıyla söyleşirken” dizelerini söyleyebiliriz. Mevsimler geçer, duygular değişir, öfke de, sevgi de, dayanışma duygusu da birbiri ardına yer değiştirir ve biz yine yolumuza devam ederiz. Ama galiba huzur hep bir kitap sayfasında, hep bir notada, hep bir renkte kalır. Hele ki dostların sofrasında, hele ki sıcak bir sohbette. Bir cümle çalmak gerekirse kulaklara; Ezginin Günlüğü’nün Aşk Bitti şarkısına atfen, “Huzur hiç biter mi?” Elbette huzur, uzun bir yolculukta kalır, ay ışığının altında bir sohbette kalır. Öyle bir zaman dilimi düşünün ki içerisinde çokça güzel insanla bilinmez diyarlara yolculuklar olsun. Kısa bir süre önce böylesi bir yolculuğa çıktık. İçerisinde bulunmaktan mutluluk ve kıvanç duyduğum bu seyahatin sanatı odağına aldığı bir amacı da vardı üstelik.

Ressam Onay Akbaş ve küratör İbrahim Karaoğlu ile tanışıklığımız birkaç seneyi bulur. İkisinden de ayrı ayrı çok kıymetli hikâyeler dinledim. İçlerinde bir tanesi ise ortaktı. 2009 yılında gerçekleştirdikleri “Van Gogh’un İzinde” projesi birçok ressamla beraber yarattıkları bir iş. Türk ressamlar Van Gogh’un yaşadığı ve çalıştığı yerlerin izini sürerek orada anılar biriktirmiş. O anılar Türkiye’ye dönünce resimlere dönüşmüş. Hep beraber de sergilenmiş. Bu projeyi izleyememiş olsam da, Karaoğlu ve Akbaş’ın anlatıları ne kadar büyüleyici olduğunu hissettirmişti. Anlattıkları ortak bir şey daha vardı ki, o da bu projenin bir yenisini yapmak istiyorlardı. Konu ise yine bir ressamın ayak izleriydi. Bu ressam 500 yıl önce yaşamış, tüm zamanlar en büyük dâhilerinden birisi olarak gösterilen Rönesans’ı ve dolayısıyla da insanlık tarihinin yönünü değiştiren ressam, heykeltıraş, mühendis, mimar, mucit, müzisyen, anatomist, botanikçi Leonardo da Vinci idi.

Ve bu hayal 5-7 Ekim tarihlerinde gerçek oldu. Ben de bu hayalin, ölümünün 500. yılında Da Vinci’nin ayak izlerini takip eden sanatçıların yanında yerimi alarak bir parçası oldum. Sanatçıları bu ortaklaşa yolculukta anılarını evlerine, atölyelerine getirerek yeni bir üretim zinciri oluşturacaktı. Bu amaçla Da Vinci’nin son yıllarını geçirdiği Fransa’nın Amboise kentine yolculuk yaptık. Paris’te yaşayan ressam Onay Akbaş’ın ve küratör-yazar İbrahim Karaoğlu öncülüğünde, Emre Sefer’in koordinatörlüğündeki bu yolculukta ressamlar Devrim Erbil, Ergin İnan, Fevzi Karakoç, Yalçın Gökçebağ, Tülin Onat, heykeltıraş Cem Sağbil, müzisyen Mercan Dede, şair Ahmet Telli, yazar Nedim Gürsel, yazar Metin Celal, Yalın Alpay, sinemacı Durmuş Akbulut, gazeteciler Sercan Meriç, Engin Akgürbüz, Arzu Çakır Morin ve İbrahim Öğretmen vardı. Hep birlikte Amboise sokaklarında Da Vinci’nin izine düştük. İstanbul Havalimanı’nda bir araya gelen ekip, Paris’te Akbaş’ın da katılımıyla tam oldu ve Amboise’a doğru yola çıktı. 5 Ekim akşamı Candé-sur-Beuvron’da L’Auberge de la Caillère isimli otelde güzel bir akşam yemeği ile sohbet de koyulaşmış oldu.


Ertesi gün ise Da Vinci’nin son anlarını geçirip yaşamını yitirdiği Clos Lucé Şatosu'nu ve I. François’nın yaşadığı ve Fransız krallarına ev sahipliği yapan Kraliyet Sarayı gezildi. Clos Lucé Şatosu’nun heybetli görüntüsü avladı hepimizi. Tülin Onat’ın kapıdan avluya girişini, girerken yaşadığı mutluluğu unutmak güç. Bu hava nitekim tüm ekibe de sirayet etmişti. İçeride Da Vinci’nin yatak odası, çalışma odası, çizimlerinden birebir üretilmiş eserleri, icatları bizleri karşıladı. Öyle ki, Da Vinci’nin icat ettiği savaş makinaları bile vardı burada. Kral ile iyi bir ilişkisi olduğu için bu savaş makinalarını yaratan, onları kraliyete teslim eden Da Vinci’nin etik değerleri üzerine de sohbetlerimiz oldu. Evet, aydındı, dâhiydi ama savaş makinesi icat etmek ne kadar kabul edilebilirdi. Üzerine yazmak için başka bir konu bu. Söylemek gerekir ki, botanik bahçesiyle, resimleriyle, müzikleriyle, icatlarıyla kısacası çokdisiplinli bir üretimin içerisinde yer almış Da Vinci’nin evinde dolaşmak harikuladeydi.

Cloux Luce Şatosu’nun ardından Kraliyet Şatosu’na geçti ekip. Varmadan önce Akbaş yolda müjdeyi verdi. Türkiye’den bu ekibin geleceğini öğrenen şatonun Müze Direktör Yardımcısı Marc Metay bizi karşılamak ve şatoyu gezdirmek istediğini söylemiş. Nitekim de öyle oldu. 500. ölüm yıl dönümünde eşsiz bilgileri bize sundu. Hem şato hakkında hem de Da Vinci hakkında. Ama en güzeli de onun gözlerinde hepimizin okuyabileceğimiz dayanışma idi.

Normal şartlar altında birden fazla sanatçıyı yan yana getirdiğinizde ortaya çıkacağını düşündüğünüz şey ego patlaması olabilir. Ancak öyle bir şeydi ki bu seyahat, isimleri öncesinde birçok sıfata sahip çok sayıda sanatçı hiçbir problem olmaksızın, gerçek bir ahenkle seyahati sürdürebildi.

Derken derken Kraliyet Şatosu’nun büyüleyici gezisinin ardından gün boyu bizi rahat bırakmayan yağmur peşimizi bırakmış ve pürüzsüz bir gökyüzüyle bizi Da Vinci’nin kemiklerinin çıkarılıp gömüldüğü etkileyici şapele uğurlamıştı. Ne olduysa burada oldu ve Mercan Dede çantasından neyini çıkardı. Dizüstü çöktü ve enfes bir solo performans ortaya koydu. Büyük bir turist kafilesi sıradan sayılabilecek bir şapelde, yine sıradan sayılabilecek ‘turistik’ bir mezar ziyareti esnasında Mercan Dede’nin olağan üstü performansına denk geldi.

Seyahatin etkin son anları sayılabilecek bu performansı ardından yolu paylaştığımız yoldaşlarımızla seyahati konuşmaya başladım. Akbaş’a sordum “Nasıl oldu bu iş?” diye. Van Gogh projesine değinerek, “Türk sanatçıları olarak buraya bir duyumsama seyahati yaptık. Buradan ne çıkacak diye düşündük. Bu seyahatin ardından ne çıkacağını düşünerek bu seyahati gerçekleştirdik. Bu projenin Türk sanatına bırakacağı sanat eserlerinin merakı içerisindeyim” diye açıkladı. Akbaş ayrıca projenin Türkiye'deki gençler için bir örnek yaratabilmesini umut ettiğini dile getirdi ve ekledi: "Bireysel, varoluşsal bir duyuşun, fikrin, ihtiyacın dışavurum aracı olarak dile gelen sanatta bir tür iç beslenmeye parmak basan bunun gibi bireysel ve ortak sanatsal "hommage"lar sanatçılar tarafından sıkça yapılagelmiş ve sanat tarihi çokça örnekleriyle doludur."

Yaşadığı toplumu ve çağı için, sanat için, gelecek için hayal kuran aydınlar iyi ki var. ‘Da Vinci’nin Ayak İzinde’ projesinde yer alan tüm sanatçıların biraradalığı, beraber üretme niyeti geleceğimiz için, evrensel değerlerimiz için çok önemli bir birikimi önümüze sunuyor.

Bu projenin sonucunda sanatçıların ortak üretimleri bir sergi, bir belgesel ve bir kitap olacak. Seyahate katılamayan da bazı isimler oldu. Sunay Akın ve İlber Ortaylı da yazılarıyla kitaba katkı sunacaklar. Mehmet Erbil’in Hayalbaz Tiyatro’su çocuklar için yazılmış “Da Vinci” ile ilgili bir oyununu sergiler esnasında sahneleyecek. Sanatçılar çağları değiştirmiş Da Vinci’nin izinde kendi üretimlerini yapacak. Bu işin bir tanığı olarak sabırsızlıkla üretilecek işleri merak ediyorum. Çok yakında o işleri de göreceğiz.

Yazardan not:

"BirGün Pazar'ın 659. sayfasında yer alan "Da Vinci'nin ayak izinde" başlıklı yazımda ressam Onay Akbaş'ın ifadelerinde maddi bir hata yapılmıştır. Kendisine ait olmayan bazı ifadeler sehven onun gibi yazılmıştır. Bu sebeple yazıdaki bu ifadeler internet versiyonunda çıkarılmıştır. Sanatçıdan ve okurlarımızdan özür dilerim."