Google Play Store
App Store

İktidarların yönetme kabiliyetlerinin sonuna geldiğinin en net göstergelerinden biri kendi mevcudiyetine zarar verebileceğini düşündüğü bilginin dolaşımına engel olmaktır

Darağacında özgürlük: Medya, yasak, sermaye

GÜVEN GÜRKAN ÖZTAN - @grkanoztan

İktidarların yönetme kabiliyetlerinin sonuna geldiğinin en net göstergelerinden biri kendi mevcudiyetine zarar verebileceğini düşündüğü bilginin dolaşımına engel olmaktır. Bilgi aktarım kanalları ve eleştirel yorum cendere altına alındığında siyasetin ikna olma ve ikna etme pratiği yerine duyulana inanma ya da inanmama tavrı yerleşir. Hangi tarafa ait olduğunuz hangi bilgiye itibar edeceğinizin de göstergesi oluverir. 17 ve 25 Aralık yolsuzluk soruşturmaları esnasında yaşananlar tam da budur. Yolsuzluklara değil de onların ifşa edilmesinden hareketle ‘darbe’ heyulasına inanmak, basit bir siyasi körlük değil aksine yandaşlık konformizmine adanmış politik bir tutsaklıktır.    

Kitle iletişim araçları bu denli hayatımızın içinde değilken bilgi ve söylem üzerinde denetim kurmak iktidarlar için çok daha kolaydı. Ancak bugün bilgi ve gerçekleri kamuoyundan tümüyle gizlemek mümkün değil. Büyük sermaye gruplarının eline geçmiş ana akım medya organlarının hegemonyasına rağmen gerçekleri duyurmaya çalışan alternatif mecralar ayakta durmaya çalışıyor. Son dönemde iyiden iyiye artan yayın yasaklarına direnen gazeteleri ve haber portallarını desteklemek bugünün konjonktüründe demokratik bir sorumluluk haline geldi. Bu destek hem okuyucu olarak iltifat göstermeyi hem de daha iyisini gerçekleştirmeleri için yapıcı önerilerde bulunmayı kapsıyor. Alternatif medya kanallarına kadro ve haber desteği vermek, bilgileri ve haberleri bu mecralardan paylaşmak yandaş hegemonyasında gedikler oluşturacak.  

Yolsuzluk soruşturmalarından Bingöl’deki karanlık cinayetlere uzanan olaylar demetini “kamu menfaati” adına gizli statüsüne sokan ve kamuoyundan kaçıran iktidar, kendi güdümündeki medyada da bir operasyon gerçekleştirdi ve bunun neticesinde Mustafa Karaalioğlu, Yusuf Ziya Cömert ve Mehmet Ocaktan koltuğundan oldu. Sırada yeni medya operasyonlarının olduğunu tahmin etmek güç değil. ‘Görevinden alma’ pratiğinin arkasında bizim ayrıntısına vakıf olamayacağımız ‘aile içi’ hesaplar var muhtemelen. Fakat bu medya operasyonları bir başka gerçeği daha gösteriyor o da iktidarın kendi çocuklarının bir kısmını ikincil pozisyonlara çekmeye başladığı. Nitekim tamamen tasfiye edilmeyen ancak idarecilikten uzaklaştırılan isimler yeni adreslerinde figüran olmayı sürdürecekler gibi; yerlerine yeni neferler gelecek. AKP’nin özellikle son dört yılındaki anti-demokratik uygulamaları kılıfına uydurmakta zorlanan kalem sahiplerinin yerine taze kan arandığı aşikâr. Sonsuz biatin süresiz mevki ve itibar getireceğini düşünen yandaş grubu için de bu bir uyarı olsa gerek: “Hepiniz harcanabilirsiniz, hepiniz feda edilebilirsiniz!” Aynı havuç sopa taktiği sermayedarlar için de geçerli. Bir yandan onlara yeni rant alanları açılırken diğer yandan ipleri sıkı sıkıya iktidarın elinde tutuluyor. Bu durum orta vadede ne kadar sürdürülebilir sorusu ise askıda kalmaya şimdilik mahkûm.

Medya ve yatırımlar
AKP iktidarında medya özgürlüğünün erozyona uğramasında mülkiyet transferi ve sermaye-siyaset ilişkilerinin yeni yapısı birinci dereceden etkili. İktidarın ihale dağıttığı büyük holdingler aynı zamanda medya oligarşisini oluşturan gruplara dönüştü. AKP’nin ‘çılgın’ projeleri ve altyapı yatırımları sermayeye yeni alanlar açarken, holdinglere bağlı medya kuruluşları sadece iktidarın izin verdiği konuların tartışıldığı piyonlar hale geldi. Örneğin zemin ve iklim koşulları etüdü elverişsiz çıkan, kuşların doğal göç yolları üzerinde olan 3. Havalimanı projesi Kalyon grubuna verildi; Turkuvaz Medya Grubunun gücü ve aradaki ilişki mercek altına alındığında Sabah’ın ve ATV’nin ‘haberciliğinin’ neden bu denli güdümlü olduğu daha rahat anlaşılabilir. Sembol İnşaata verilen İstanbul Haliç Yat Limanı Projesi’ne de dikkat; Sembol Grubu Star Gazetesi ve 24 TV’nin sahibi. Kartal – Kaynarca arasında yapılacak metro hattının yüklenici firmalarından olan Albayrak İnşaat ise Albayrak Medya Grubu ile hükümet sözcüsü gibi çalışıyor. Demokrat Parti döneminin Zafer’i neyse Albayraklar’ın Yeni Şafak’ı da bugün o. Doğuş Grubunu da es geçmemek gerek; NTV neden bu kadar hükümet yanlısı oldu sorusunun cevabını ararken Mavi Tünel Arıtma Tesisi, İzmir Olimpiyat Köyü, Otogar-Başakşehir Metro Hattı ya da Galataport’a bakmak yeterli. Milliyet ve Vatan’ın sahibi Demirören’in de muktedir karşısında ne hale geldiğini tapelerden hatırlıyoruz. Henüz medya grubu olmayan ama AKP döneminde büyüyen bazı şirketlerin medya sektörüne dahil olacağını tahmin etmek falcılık değil.

İktidar varlığını sürdürmek için çılgın proje üretmek ve altyapı yatırımlarına hız vermek zorunda aksi taktirde kendi kanatları altında gelişen burjuvazi başka siyasi seçenekler arayacak. Bu nedenle ekonomik durgunluk ve büyümenin daralması tehdidine karşı, kalan son yer altı ve yerüstü kaynakları da ranta açma projeleri devam edecek. Şehrin merkezindeki kamu arazilerini ve tesislerini dağıtma vaadini bir koz olarak kullanacak. Büyük sermaye ile yapılan anlaşmanın ötesinde, ekonomik dalgalanmalara kırılgan sermayedar güçlere yeni alanlar açarak muhtemel şikâyetleri önceden durdurulmaya çalışılacak. Bu maalesef Soma’da, Ermenek’te olan cinayetlerin devam etmesine yol açabileceği gibi telafisi olmayan yıkımları da hızlandıracak. O nedenle direnişin en canlı ve en yerelleşmiş örneği olan çevre mücadelesini derinleştirerek büyütmek ve kentlerdeki çevre ve emek mücadelesiyle birleştirmek gerekiyor.
       

“Güvenlik”te uzlaşanlar
Büyük sermaye ile muhafazakâr esnafı aynı kategoride birleştiren ise güvenlik ve istikrar söylemi. İttihatçılar bundan yüz yıl kadar önce esnafları para-militer güç olarak örgütleme stratejisini izlemişti; şimdi de AKP benzer hayaller peşinde. 2015 seçim hesapları yapılırken cumhurbaşkanı ‘denetimsiz gerginlik’ yaratmaya dönüşen siyasetini devletin zirvesine taşıdı. Haziran Direnişleri sırasında polise destan yazdıran, yüzde 50’yi evinde zor tuttuklarını söyleyen Erdoğan şimdilerde polislik vazifesini de taşeronlaştırma eğiliminde. Güvenlik paketinin valilere neredeyse OHAL yetkileri tanıdığı, polisin yetkilerinin demokratik hak ve özgürlükleri yok edecek kadar genişletildiği bir ortamda esnafa da kolluk ve yargıçlık vazifesi verdi. Eskişehir’de Ali İsmail’e polislerle saldıran fırıncıları düşününce kendilerine biçilen ‘görevi’ yapmaya hazır potansiyel saldırganların sinyali önceden aldığını söyleyebiliriz. Bu son yaşananlardan endişe duymak sadece AKP’ye muhalif olanların değil AKP’ye bir şekilde oy vermiş olanlara da düşüyor. Zira son iki yılı düşündüğümüzde bu toplumu bir arada tutan her ne varsa o çoktan iktidar marifetiyle yıkılıyor. Bunun neticesinde yıkıcı şiddetin tüm toplumu kuşatması ve mikro alanların kendi içlerindeki patlamalardan başlayıp genele yayılması ihtimali kuvvetleniyor. Tüm bu süreçte iktidar bloğunda yeni kırılmalar yaşanabilir.  

İzlediğimiz kadarıyla Erdoğan cumhurbaşkanı olunca kendi çekirdek kadrosunu da yeni makam ve mevkilerle ‘yukarıya’ taşıdı. Davutoğlu ise kendi kadrosunu kurma telaşında ancak bu konuda ne kadar ‘özgür’ olduğunu bilmiyoruz. Erdoğan’ın tek adamlık refleksleri düşünüldüğünde sadece Davutoğlu’na biat eden isimleri kolay kolay onaylamayacağı tahmin edilebilir. Erdoğan’ın miadını doldurduğunu ima ettiği bazı bürokratların görev değişimi bu durumun kanıtlarından yalnızca biridir. Gökhan Çetinsaya’nın YÖK başkanlığından ayrılması tek örnek olmasa gerek. Orta vadede cumhurbaşkanı ile başbakan arasında kadroların tayini konusunda dışarıdan da net bir biçimde gözlemlenebilecek bir sürtüşmenin yaşanması işten bile değil. Bürokrasinin ve sermayenin ilişkileri bir yanda, sokak gücü olarak seferber edilmek istenenler diğer yanda ufak bir kıvılcımı bekliyor. Bu kıvılcımın çıkaracağı yangına karşı demokrasi ve emek ekseninde safları sıkılaştırmanın zamanıdır.