Datça ve Betçe günleri
NAZIM ALPMAN NAZIM ALPMAN

Datça’da zamanı ikiye ayırmak gerekiyor. Can Yücel’den önce ve Can Yücel’den sonra. Ben ilk kez Can Yücel öncesi dönemde 1983 yılında gelmiştim Datça’ya… Marmaris’ten 70 kilometre uzaklıktaki bu özel beldeye ulaşmak başlı başına bir iş oluşturuyordu. Dar ve çok virajlı yolu dayanılmaz güzellikler ile sevenleri arasına çileli bir duvar oluşturuyordu.

O yıllarda biri çok pahalı tatil köyü, biri de son derece mütevazı bir pansiyondan ibaret deniz kenarında iki tesisi vardı. Tatil köyünü bilemiyorum ama pansiyonda yer bulabilmek kolay değildi.

O çileli yolu aşıp Datça’ya varanlar, bölgenin diğer güzelliklerine sırtını dönüp ilçeden pek çıkmazlardı. Oysa Datça’yı Datça yapan da yarımadanın burnundaki antik kent Knidos’a kadar uzanan yine zor ve zahmetli 35-40 kilometrelik yolu aşarak ulaşılacak koylar ve köylerdi.

Ama Can Yücel öncesi dönemde bu bakir koylar sınırlı sayıda insanın yazları sonra da kışları yaşam alanlarıydı. Köylüler doğuştan buralı oldukları için onlara hiçbir zorluk ‘ah’ dedirtmiyordu.

Can Yücel vasiyet niyetine ‘Beni Datça’ya gömün’ şiirini yazdığında burada kaç yıl yaşayacağını bilmiyordu. Onun Datça sevgisi dalga dalga yayıldı.

Artık Marmaris-Datça yolu da genişletilmişti. Yine de zorlu yol özelliğini koruyordu. Bu yüzden doğal bir eleme yapıyordu.

2007’de Nevzat Metin Datça’ya büyük bir zenginlik katacak olan Uluslararası Knidos Kültür Sanat Akademisi’nin (UKKSA) temellerin attı. İki yıllık çalışmayla Yaka Köydeki terk edilmiş ilkokul binasını ve geniş bahçesini dünyaca ünlü bir merkez haline getirecek UKKSA’yı açtı.

Nevzat Metin, Can Yücel’in mezarı başında her yıl sevenlerini toplayarak 12 Ağustos’ta büyük anma törenleri düzenledi.

UKKSA’yı da Türkiye’nin ve dünyanın değişik ülkelerinden davet ettiği ressamlar, heykeltıraşlar, seramik sanatçılarına açtı. Bir sanat vahası oluşturdu.

Her yıl ağustos ayının ilk haftasında burada üretilen sanat eserlerinden oluşan görkemli bir sergiyi sanatseverlerin ilgisine sundu. Aynı zamanda ‘Onur Ödülleri’ oluşturarak ülkenin aydınlarına hak teslimi yaptı.

Artık ağustos ayında Datça’nın Yaka Köydeki UKKSA kutsal bir ziyaret noktası oldu.

Bu yıl ziyaretçiler arasında bu ülkede yetişen en büyük şairlerden biri olan Nihat Behram ile İsviçreli eşi Beatrix de vardı. Onlar Ağustos’u Eylül’e bağlamış tatillerini Yaka Köye taşımışlardı. UKKSA’nın misafirhanesi böylesi sanatçılara kucak açıyordu. Sadece 4 kilometre mesafedeki, müdavimlerinin “Türkiye’nin en güzel denizi” olarak tanımladıkları Palamutbükü vardı. Sahil boyu uzanan; Mayıs ve Eylül’de çiçek açan Ilgın ağaçlarının serinletici gölgesine sadece dalga sesleri arasında kitap okuyarak denize girmek eşsiz bir armağan oluyordu. Tabii bunun için virajlı yoldan Datça’yı geride bırakıp 30 kilometre daha gitmek gerekiyordu.

Datça’nın ötesine ‘Betçe’ denildiğini ancak buraya gelenler öğrenebiliyor. Birkaç yıl önce Knidos Fenerine ulaşmak için yol sorduğum Bodrumlu bir kaptan “Böyle olmaz Nazım Bey” demişti:

-Buraları öğrenmek için oturup birer duble atmamız gerekiyor! Ayaküstü olmaz…

Şaşırmıştım. Oturup öğle birasıyla masadakilere eşlik ederken Bodrumlu kaptanını sıkı bir İZTV izleyicisi olduğunu da öğrenmiştim. Kaptan Fenerin yoluyla birlikte başka bilgiler de vermişti:

-Datça’nın ötesi Betçe’dir. Mesudiye, Sındı, Zeytinli, Yaka, Kumyer, Yazı, Çeşme ve Belen köyleri Betçe’ye dahildir. Buralarda oturanlar ‘Biz Betçeliyiz’ derler.

Kaptan Knidos Feneri’nin bekçiliğini de ta Osmanlıdan beri Yazı Köyündeki tek ailenin yaptığını da söyledi.

Sonuç olarak eylül ayında kısa bir tatil raporu vermem gerekirse şöyle demem gerekir:

-Datça’ya geldim Betçe’de kaldım.