birgün

24° AÇIK

Dayanışma ihtiyacı

Türkiye’de toplumsal hareketlerin en güçlü olduğu dönem şüphesiz 1970’li yıllardır. Bir yandan sendikalarda diğer yandan demokratik kooperatiflerde ve derneklerde örgütlenen geniş halk yığınları dayanışma temelinde emek sömürüsüne, kara borsaya, tefeciye, sermayeye karşı örgütleniyor, kırsal kesimden kentlere akan halk yığınları kentlerde ayakta kalmak için barınma hakkı başta olmak üzere kitle örgütleri ile yaşam mücadelesi veriyordu. Toplumsal […]

RÖPORTAJ 30.03.2019 07:47
Abone Ol google-news

Türkiye’de toplumsal hareketlerin en güçlü olduğu dönem şüphesiz 1970’li yıllardır. Bir yandan sendikalarda diğer yandan demokratik kooperatiflerde ve derneklerde örgütlenen geniş halk yığınları dayanışma temelinde emek sömürüsüne, kara borsaya, tefeciye, sermayeye karşı örgütleniyor, kırsal kesimden kentlere akan halk yığınları kentlerde ayakta kalmak için barınma hakkı başta olmak üzere kitle örgütleri ile yaşam mücadelesi veriyordu. Toplumsal bir uyanış söz konusuydu.

Kitleler umudu birbirinde arıyor, tabandan yükselen dayanışma, devrimcilerin öncülüğünde, siyasallaşıyordu. Hiçbir şeye benzemez bir halkın uyanışı. Mevcut düzenden nemalananlar bu uyanıştan büyük bir korkuya kapıldılar.

12 Eylül 1980 askeri darbesi işçilerin, emekçilerin, geniş halk kesimlerinin somut sorunları etrafında kurdukları dayanışma ağlarına vurulan bir darbeydi. Önce mahallenin devrimci abileri kayboldu sokaklardan, sonra cemaatler, hemşeri dernekleri türedi. İçine kapandı halk.

Dayanışma yerini rekabete bırakırken, kitlelere artık umudu birbirinde değil, bir önceki dönem karşısında mücadele verdikleri, parababalarında, tefecilerde, karaborsacılarda, kapkaççılarda, mafyalaşan abilerde ya da varlıklı hemşerisinde, cemaatin liderinde aramaya başladı. Bir önceki dönem fabrika önünde işverenin karşısında, arkadaşlarının gücünü arkasında hissedip, başı dik eğilip bükülmeden duran işçi, başını kaldıramaz oldu. Tefecinin, karaborsacının karşısında mahallenin devrimci abilerinin gücünü arkasında hisseden halk, tefeciye, karaborsacıya mahkûm oldu.

Giderek umudunu yitiren yoksul halk kitleleri 90’lara giderken, kendine yeni bir sığınak bulmuştu. Maneviyat temelinde yükselen siyasal İslam, toplumsal çürümenin karşısında bir alternatif gibi görünmeye başladı. İşyerinde sömürülen, sokakta yalnızlaşan, giderek artan lüksün şatafatın karşısında yoksulluğunu daha da ağır bir biçimde hissedenler, eşit olmanın yolunu ibadethanelerde bulmuştu. En azından sığınacak bir yerleri vardı. Önce yerelde sonra merkezde Siyasal İslam’ın etkinlik kazanması, kaynakların bu kesimlere, ama adil olmayan bir biçimde akmasına neden oldu. Bir cemaate, varlıklı bir hemşerisine, giderek iktidar partisine tutunarak, devletin talan edilen kaynaklarına erişmek, iş bulmak, yardım almak, aç kalmamak ya da ekonomik olarak üst basamaklara yükselmek mümkündü. Mesele avuç açmasını, eğilip bükülmeyi bilmedeydi. Maneviyat yerini menfaat ağlarına bırakırken, toplumdaki çürüme hızlandı.

Halk dayanışmayı unuttu, el açmayı öğrendi.
Halk dik durmayı, erdemi unuttu, boyun eğmeyi öğrendi.
Halk dayanışmayı unuttu, birbirinin üzerine basmasını öğrendi.
Halk mahalledeki devrimci abilerini, işyerindeki pos bıyıklı, eşitlikten, sosyalizmden bahseden ilerici işçi temsilcisini unuttu.

“Grev dinen caiz değildir” diyen, dinin değil siyasal iktidarın sözcüsü haline gelen din adamlarının, bir emri ile her şeyi yapmaya muktedir il ve ilçe başkanının yörüngesine girdi.

Türkiye bu hafta sonu önemli bir seçime gidecek. Bu seçimler tefecilerin, parababalarının, cemaat ağalarının, aşiret liderlerinin, devletin kaynaklarını elinin altında çevresindekilere paylaştıran parti reislerinin hegemonyasına, dur demek için bir fırsat.

Halk dayanışmaya hasret. Hayat pahalılığı çarşı pazarı yangın yerine çevirmiş durumda. Kuyruklar, yokluk, karaborsa sokakta.

Bu halk ortak mutfakların, demokratik kooperatiflerin, güçlü sendikaların güvencesi ile birbirine dokunmayı, acılarını sarmayı, yeniden onurluca ayağı kalkmayı bilir. Bu halk 15-16 Haziranlarda, Fatsa’da olduğu gibi sömürüye, karaborsaya dur demeyi bilir. Bu halk onuru, erdemi bilir.

Yeter ki kendini hatırlasın.

Beyoğlu Belediye Başkan Adayı Alper Taş, Halk Tv’de “biz bu halkı çıkarsız sevdik” diyor. Alper Abi’yi yakından tanırım.1990’ların sonunda 2000’lerin başında beraber mücadele ettik. Öyle zor zamanlar geldi ki, sırf onun samimi emeği boş gitmesin diye, umutsuzluğumu bir kenara bıraktığımı bilirim.

Bu seçimler samimiyetle, tehdit ve şantajın arasında geçiyor. Yeşerme ile çürümenin. Sonuç ne olur bilmek mümkün değil. Halkın kendini hatırlatması gerek. Yeter ki milliyetçisi, solcusu, muhafazakarı, dindarı, genci, yaşlısı, erkeği, kadını emeğine sahip çıksın. Yeter ki bu halk kendini hatırlatsın. Turgut Uyar en güzel der: “Durma kendini hatırlat/durma kendini hatırlat/durma göğe bakalım”.

Video haberler için YouTube kanalımıza abone olun

Birgün'e Abone ol