birgün

28° AÇIK

BİRGÜN PAZAR 03.05.2020 11:42

Delibo*

Delibo*

Murat Uyurkulak

Aynı sınıfa düştük Yasemin’le.

Hazırlık-B...

Bizim sefil ilkokuldan ikimiz dışında kazanan yoktu sınavı.

Birbirimizden başka kimseyi tanımıyorduk.

Aynı sıraya oturalım dedik.

Ben öğretmen masasının karşısındaki ön sıraya yöneldim, çalışkandım ya, iyi ders dinlerim diye hesaplıyordum.

“Boş ver orayı” deyip kolumdan tuttu, arka sıralardan birine sürükledi, oturttu, yanıma yerleşti, bacağını bacağıma vurup göz kırptı:

“Böyle daha iyi, hı?”

Yine başım dönmeye başlamıştı, karnıma o çok iyi tanıdığım sıcaklık yayılıyordu yavaştan, daha okulun ilk günü Yasemin’e dair unuttuğumu, bastırdığımı, sildiğimi sandığım ne varsa misliyle geri dönüyordu, velhasıl vaziyet hiç hayra alamet değildi.

Biz etrafa yabancı gözlerle bakaduralım, sınıfın yarısından fazlası çoktan tanışıyordu. İzmir’in hali vakti hayli yerinde ailelerinden, o ailelerin ikamet ettiği seçkin semtlerden, o semtlerin en güzide okullarından gelmişlerdi. Başka insanlardı bunlar, ayrı bir galakside, paralel bir kainatta doğmuş, terkibi farklı topraklarda boy atmış, uzak bir dünyanın terbiyesiyle büyümüşlerdi sanki.


Sakin, telaşsız ve rahattılar. Yürümeleri, oturmaları, kalkmaları cazip bir ahenk taşıyordu, keza konuşmaları, hatta susmaları bile... Hiç bilmediğim kadim bir dengeyi, her tür insani ilişkiyi medeni bir seviyede tutan doğru mesafeyi daha o yaşta bulmuş gibi bir halleri vardı. Ben elimi kolumu nereye koyacağımı kestiremezken, her an her şey olabileceği kaygısıyla sıramda dimdik, kazık gibi otururken, onların hareketleri yumuşak, geniş ve ağırdı. Bacak bacak üstüne atmayı, dirseklerini sıranın üzerine havalı bir edayla koymayı, avuçlarını çenelerinin altına artist fotoğrafları misali yerleştirmeyi her nasılsa biliyorlardı.
Öğretmenlerle, en huysuz ve sert olanlarıyla bile, hiç kızarmadan, terlemeden, korkmadan, saygılı ama eşit bir üslupla konuşuyorlardı. Bütün bunların toplamına “özgüven” dendiğini, o nanenin zenginliğin mütemmim cüzü olduğunu sonraları öğrenecektim. Ve zengin olmanın, benim gibi sefillerin aksine, hayatta her daim bir milat beklememek anlamına geldiğini... Onlar için yegâne miladın doğmak olduğunu...

Yahu ne de güzel kokuyorlardı üstelik. Saçları ne kadar parlak, tırnakları ve formaları nasıl temiz, gömlekleri o biçim beyaz ve jiletti. Ama sıkıcı değil, neşeli bir intizamdı bu, leke ve gam tutmayan... Kendini açıkça ilan etmeyen, ama bir bakışta görülüp tanınan, merak ettiren, hayranlık uyandıran... İnsanı asıl ezen de bu değil miydi zaten? Ne yaparsan yap vâkıf olamayacağın bir sırla karşı karşıya kaldığını, asla gideremeyeceğin bir eksikliğin adresi, bildiğini sandığın bir lisanın esasen yabancısı olduğunu hissetmek...

Ben bir saatlik öğle teneffüslerinde, evden getirdiğim, babamın her sabahın köründe üşenmeden hazırlayıp yanıma kattığı yarım ekmek arası kıymasız patates oturtmanın sulu salçasını namütenahi gömleğime damlatırken, onlar paralı okul lokantasında üç çeşit sulu yemeğin tadına bakıyorlardı, hem de hiç damlatmadan, zaten yarısını da masada bırakıyorlardı. Onlar mutluluğun adresini aramıyorlardı, adres bizzat kendileriydi.

Hatırladıkça gövdesini tepeden tırnağa utançla kavuran anlar oluyor insanın hayatında. Yüzün kızarıyor, diline pas oturuyor, kasıklarına doğru bir melanet yayılıyor, başın hafiften dönmeye, miden ufaktan bulanmaya başlarken o ânı kovmaya çalışıyorsun, ama yapışıyor ruhuna, sıyrılamıyorsun kolayca, yorganın altına girip derin uykulara dalmak, kendini zifiri bir odaya kilitleyip televizyon misali çıt diye kapanmak için çırpınıyorsun da, nafile. O meşum hatıra, borusunu inatla öttürüp bünyendeki ağrılı seyahatini tamama erdirmeden bırakmıyor seni. Nihayet sökülüp gittiğinde yorgun, hırpalanmış kalakalıyorsun, kabuğu kurumuş boş bir koza, çıkarılıp köşeye atılmış pırtık bir ceket, öylesine çiziktirilmiş bir kıran resmi misali...

Ve fani dünyada tek bir şey öğrendiysem, o da şu: Güçlüye, zengine, güzele küsmek zor, acize, yoksula, çirkine kolay. Zenginsen, boğazına kadar boka bulanmış da olsan, başın dimdik, üstelik zarif bir gülümseme eşliğinde geçebiliyorsun hayatın içinden, yoksulsan tek bir yellenme yetip artıyor ortak bir tiksintinin konusu olmana. Bir perişanlık silsilesi, yekpare bir utanç ânı gibi geçiriyorsun ömrünü. İflah olmaz bir deliye, merhamet tanımaz bir seri katile dönüşmen için her tür gerekçen var. Ama katilin bile zengini makbul. Seni ipe gönderen ne varsa, onlar için hafifletici sebep sayılıyor.

Hazırlık sınıfını yarılamıştık. Sömestr tatiline az kalmıştı. Ders öncesi son sigaraları damarlarına depoladığı için geciken İngilizce hocası Vahit’i bekliyorduk.

Yasemin startingaut ders kitabındaki sarışın İngilizlerin gürbüz suratlarına sakal bıyık gözlük çizmekle meşguldü. Ön sırada oturan Cem arkaya dönüp bana baktı.

Yüzünde aleni bir iğrenme ifadesi, zengin çocuklarının ekserisinde, standart donanım misali mevcut olan, genizden çıkma şurupsu sesiyle, “Yusuf artık bir deodorant alsan hiç fena olmayacak,” dedi.

Aslında ne var değil mi? Ne var bu cümlede?

“Ah, uyardığın için sağol, hemen alıcam,” falan diyebilir insan medeni tarafından.

Zekice geçiştirebilir, “Şofben bozuldu da önceki gün,” gibisinden bir yalanla.

Ama işte, “artık” diye bir kelime vardı o cümlede, “fena” sonra, alaycı tınlayan, Cem’in sıradaşı Can’ın başı vardı, aşağı yukarı sallanarak onaylayan, yoksulluğum vardı, sebep olduğu daimi suçluluk duygusuyla haysiyetimi paslı bir matkap gibi oyan, hepsinden önemlisi, Yasemin’in kulağı ve burnu vardı, iki karış ötesinde söyleneni ve onca gün, hafta, ay ter kokumu duymuş olan...

Dondum kaldım. Sanki gizlendiği yerden çıkmak için işaret edilip isimlendirilmeyi bekliyormuş gibi, olanca yoğunluğuyla vücudumdan yükselip burnuma vurdu ekşi kokum. Tıkandım, öksürmeye başladım.

“Dön lan önüne hışır!” dediğini duydum Yasemin’in Cem’e.

Hışır!

Nereden buluyordu bu acayip lafları?

Çantamı kaptığım gibi fırladım sıradan.

Kapıda Vahit’e tosluyordum az kalsın.

“Veraryugoing evladım?” diye sordu.

Bakmadım bile, koşarak aştım koridoru.

*Murat Uyurkulak’ın yakında çıkacak olan Delibo romanından BirGün Pazar okurları için tadımlık bir bölüm.

Not: Trendeki Yabancı uygulamasında Delibo'dan başka bir bölüm okuyabilirsiniz.

Neden BirGün?

Bağımsız bir gazete olarak amacımız, insanlara hakikati ulaştırarak ülkede gerçek bir demokrasi ve özgürlük ortamının yeşermesine katkı sunmak. Bu nedenle abonelikten elde ettiğimiz geliri, daha iyi bir gazeteciliği hayata geçirmek, okurlarımızın daha nitelikli ve güvenilir bir zemin üzerinden bilgiyle buluşmasını sağlamak için kullanıyoruz. Çünkü banka hesabını şişirmek zorunda olduğumuz bir patronumuz yok; iyi ki de yok.

Bundan sonra da yolumuza aynı sorumluluk bilinciyle devam edeceğiz.

Bu yolculukta bize katılmak ve bir gün habersiz kalmamak için
Bugün BirGün’e Abone Ol.

BirGün; seninle güçlü, seninle özgür!

BirGün’e Destek Ol