Demokrasi ve diktatörlük
HÜSEYİN AYGÜN HÜSEYİN AYGÜN

Diktatörlük, otoriterlik, despotizm, otokrasi adlarıyla anılan rejimler bu çağın bir realitesi. Müslüman ülkelerden köklü Avrupa demokrasilerine, Rusya'dan Amerika'ya kadar tek adamlar rejimi, gözler önünde.



Bu rejimlerin ortak özellikleri, muhalif grupları yasaklamaları veya etki alanlarını sınırlandırmaları, medyayı tekeline alarak karşıt görüşlerinin yayılmasını engellemeleri, eğitimi denetime alarak bireyi doğumundan başlayarak milli ya da dini temelde şekillendirmeye çalışmaları, normal bir demokraside bağımsız kurullar olan yargı, silahlı kuvvetler ve bağımsız diğer devlet organlarını kendi kontrollerine almaları, seçimleri türlü yöntemlerle manipüle etmeleri, eğer muhalefet kazanırsa seçimleri iptal etmeleri veya muhalefetin kazandığı yerlerin yetkileri kaldırmaları, yer yer seçimleri tümden iptal etme ya da seçimlerle iktidara gelinemeyeceğine dair bir kabul yaratma olarak sıralanabilir.

İnsan binlerce yıldır vardır; devletsiz dönemler insanlığın tarihinde daha uzundur. Demokrasinin yaşı ise henüz iki yüzyıl dahi değildir. İnsanoğlu, soydan gelen yönetim idaresinden ancak 18. yüzyıl sonunda vazgeçmeye başlamıştır. Sayıca kalabalık olan alt sınıfların oy kullanması halinde elitlerin yerlerini sonsuza kadar yitireceği ve geniş çaplı mülkiyete el koymalar yaşanacağı korkusu da kısa sürede atlatıldı.

Tüm alçalış ve geri çekilişlerine rağmen demokrasi, devletin ve toplumun yönetiminde hâlâ sihirli bir sözcük olmayı sürdürmektedir. Geçen yüzyılda yönetim şekli olarak proletarya diktatörlüğü tezini işleyen marksistler dahi, bunun esasen bir diktatörlük değil, demokrasinin en gelişmiş biçimi olacağını söylemişlerdi.

Demokrasi denildiğinde -genel olarak-, devleti ele geçirmek için serbest ve özgür bir yarışma (seçimler), periyodik oylamalarla iktidardakilerin inmesi, yönetilenlerin iktidar olabilmesi (parlamentoyu ele geçirmek veya parlamentoda güçlenmek) ve örgütlü grupların kendini ifade edebilmesi anlaşılmaktadır.

Suudi Arabistan ve benzeri İslami monarşik krallıklar hariç, bugün en katı tek adam rejimlerinde bile, açık bir parlamento ve periyodik sürelerle yapılan genel ve bölgesel seçimler söz konusudur. Tek adamlar -sanılanın aksine- parlamentoya ve kendisine bağlı partilere çok ihtiyaç duyar; onları kendi meşruiyetinin de dayanağı olarak görür.

Kendini ömür boyu -ebedi ve değişmez- devlet başkanı olarak ilân eden tek adamlar, bundan yarım yüzyıl öncede kalmışlardır. Bu sebeplerle bir ülkede salt parlamentonun varlığı ve düzenli gerçekleşen seçimler, o ülkenin bir demokrasi olduğunu göstermez. Her diktatörlük ya da tek adam rejimi, biçimsel olarak demokrasidir de. Thomas Mann buna, demokrasinin karanlık yüzü, demişti.

Eskiden demokrasiye olan inanç çok zayıftı. Yönetim işlerine çoğunluk olan halkın karar vermesi, bu kesimin eğitimsizliği ve deneyimsizliği nedeniyle demagog bir liderin büyüsüne çabuk kapılacağına ve ülkenin hızla despotluğa sürükleneceğine inanılırdı. Bir demokrasinin kolaylıkla tiranlığa dönüşmesi mümkündü. Eskilerin bu basit tespitleri, 21. yüzyılda da galiba aynen geçerli.

Tayyip Erdoğan ve daha sonra birer birer tasfiye ettiği arkadaşları, sınırlı olsa da demokratik geleneklere sahip bir ülkenin yavaş yavaş diktatörlüğe nasıl götürüldüğünü, tüm kurumların nasıl tasfiye edildiğini, tek adam rejiminin kurulmasını ve en sonunda demokrasinin ve diktatörlüğün varlığına çok şey borçlu olduğu seçimlerin bile tasfiyesini -3 yılda seçilmiş 216 temsilcinin yerlerine kayyımlar atayarak- hepimize gösterdi. On sekiz yılın sonunda, demokrasi de, diktatörlük de büyük bir deneyim kazandı.