Dengeler & denklemler

ALİ HAYDAR HAKVERDİ
Sosyalist blokun dağılması ile birlikte Kuzey Atlantik ittifakını bir arada tutan temel motivasyon ortadan kalkmış artık dünya kapitalizm lehine tek kutuplu bir hal almış durumdaydı. Ancak Çin ve SSCB’de başlayan kapitalist restorasyon sonrası gelişen politik ve askeri reaksiyonlar eski alışkanlıkların adeta bir kas refleksi gibi devam ettiğini gösteriyordu. Öyle ki Çin ve Rusya’nın küresel pazara entegrasyonu ve NATO karşıtlığı at başı gitmeye devam etti. ABD karşısında Çin’in önlenemez ekonomik yükselişini takip eden Rusya kanadındaki askeri yükseliş Avrasya ittifakının küresel Pazar ve enerji kaynakları üzerine koyduğu iki pergel ucu aralığını büyütmüştür.
Son dönem Ortadoğu’nun enerji kaynaklarına hakim olmak için karşı karşıya gelen Atlantikçiler ve Avrasyacılar soğuk savaş dönemini aratmayacak politik ve askeri hamlelerle bölgeyi kan gölüne çevirmiş durumdalar. Ancak ortaya çıkan tablo ABD askeri ve politik etkinliğinin Suriye’de son sözü söylemeye yetmeyeceğini gösterdi. Suriye’de tek kaybeden ABD’nin geleneksel askeri politik yöntemleri değil aynı zamanda seçim yarışına giren Hillary oldu. Küresel pazarda ortaya çıkan yeni tablo doğrudan ABD seçim sonuçlarını belirlemiş Donald Trump gibi bir adayın kazanmasına vesile olmuştur.
Kimi çevreler bu seçim sonucunu Amerika halkının içerisinde bulunduğu psikolojik atmosferle açıklamaya kalktı. Ancak bu yorumların aksine bir gerçek var ki ABD seçimleri tarihi Amerikan sermayesinin tercihleri tarihidir. Amerikan sermayesinin küresel pazar içerisindeki yönelimlerine en uygun politik karşılığı sunan aday hep kazanan taraf olmuştur. Küresel pazarda oluşan yeni tablo Amerikan sermayesini de radikal çözümler ve gelenekçi yöntemler arasında tercih yapmaya itmiştir. Yerel direnişler ve Rusya’nın askeri hamleleri ile iflas eden ABD’nin Ortadoğu politikası, Hillary’i yenilgiye, “Çin’in ABD’ye tecavüz etmesine izin vermeyeceğim” diyen Trump’ı da başkanlığa taşımıştır. Başkanlık seçimlerini bu alt metinler üzerinde okumalıyız.
Geçen yüzyıl küresel etkinliği anlamında Amerikan yüzyılı olarak atfedilmişti. Şimdi ise Çin yüzyılı mı geliyor tartışmaları ateşlenmiş durumda. Küresel pazarda Çin sermayesinin süratle yükselişine rağmen çok yakın bir tarihte bu söylev birçokları için fazlaca hayalciydi. Ancak artık Çin ileri teknoloji ürünleri ile de pazarda öne çıkıyor. Çin’in en etkin olduğu pazarlardan biri de Amerika coğrafyası. Bu nedenle Trump'ın Çin’e yönelik gümrük tarifelerinde değişikliğe gidebileceği öngörülüyor. Ancak bu fiili kısıtlamanın Çin’in yükselişini ne kadar etkileyeceği henüz meçhul. İki ülke arasındaki güç devir teslimini olası görsek bile bu sürecin ekonomik krizler ve askeri operasyonlarla örülü uzun yılları bulacağı kesin. ABD, küresel etkinliğini askeri kabiliyetleri üzerine kuran Rusya ile sıcak ya da dolaylı temastan kaçınarak trilyon dolarları bulmasına rağmen başarısızlıkla sonuçlanan askeri harcamalardan kurtulmak istiyor. Bu hamlenin Çin ile gireceği ekonomik rekabette elini güçlendireceğini düşünüyor.
Değişen ekonomik dengeler ve yeni denklemler AB ülkelerinin ekonomik anlamda yaptığı kader ortaklığını da tehdit ediyor. İngiltere'nin Avrupa Birliği'nden çıkma kararı, bozulan işbirliğinin ilk ve en belirleyici adımlarından biri. Artık uluslararası sermaye yatırımları için AB üyelik süreci eskisi kadar değerli bir parametre değil. Erdoğan’ın Türkiye’nin AB’ye üyelik müzakereleri ile ilgili bol keseden atması da bu durumun ne kadar farkında olduğunu gösteriyor.
Öte yandan Erdoğan’ın Türkiye’nin “Şangay Beşlisi içinde olma hevesini” artık açık açık dillendiriyor olması özellikle bazı yazarçizer tayfasında Türkiye’nin yörüngesinin değişeceği algısını hemencecik oluşturuverdi. Açıkçası Şangay Beşlisi fikrine imkânsız demek dengelerin bu kadar hızlı değiştiği bir dünyada fazlaca statükocu bir yaklaşım olur. Ancak Türkiye’nin onlarca yıldır rezerv ettiği tüm silahların NATO menşeili olduğunu ve ulusal sermayenin küresel pazara eklektize oluş kanallarını düşünürsek başarısız olmuş bir darbe girişimiyle Şangay Beşlisini olası görmek de bir o kadar hayalci olur. Bu süreç çok daha uzun ve çetrefilli bir yolun sonunda karara bağlanacaktır. Bu nedenle bu süreçten de yine en az zararla bekle görcüler yani her devrin adamları çıkacaktır. Bir yanda hapishanedeki darbeci askerler bir yanda ülkenin yüzünün Avrasya ittifakına doğru dönmesini isteyenler bir yanda da bekle gör diyerek kazanan tarafta pozisyon almak için havayı koklayanlar. 15 Temmuz başarısız NATO müdahalesi sonrası eli güçlenen AKP hükümeti akıllı tüccar edasıyla denge gözeterek pastadan payına düşecekleri kapmanın peşinde. Bu minvalde bakıldığında Erdoğan’ın ne AB’ye yönelik açıklamaları ne de Şangay Beşlisi talebine güvenilemez. Çünkü ülke olarak tecrübe ettik ki yarın kimden özür dilenip kimin hapse atılacağı belli değildir.
Ekonomik ve siyasi tüm bu gelgitler arasında AKP ülkeyi yönetemez hale gelmiştir. Dolar tarihi rekora koşarken OHAL durumu ile çığırından çıkan hukuksuz uygulamalar zaten güvensiz olan yatırımcıları ülkeden kaçırıyor. İçerde ise iflaslar peş peşe gelecek gibi görünüyor. Hayat hızla pahalanırken vatandaşın alım gücü hızla düşüyor. Tüm bunlar yaşanmıyormuş gibi bataklık medyası aracılığıyla halka seslenen saray sözcüleri “dolar istediğimiz seviyede her şey normal” şeklinde demeçler vererek halkın zekâsı ile alay ediyorlar. Ülke ekonomik anlamda iflasa sürüklenirken beyefendilerin tek derdi tüm yetkileri sarayda toplayarak saltanat ilan etmek.
Kapitalizm kronik hastalığı olan buhranlarla boğuşurken en büyük çıkmaz sınıfı örgütleyerek bu süreci göğüsleyecek bir devrimci hareketin olmayışı. Ülke geçmiş dönemlerden çok daha organize hareket eden bir sermaye kliğinin elinde demokratik haklarından soyundurulurken, adalete, temel hak ve özgürlüklere ve insanlık onuruna tecavüz ediliyor. Milyonlarca insan açlık sınırı diye tarif edilen gelirin çok daha altında yaşamlarını sürdürmeye mahkûm durumda. Ve tüm bunlar yaşanırken devrimcilerin yapacağı en son şey emperyalistler arası kavgada rol çalıp pozisyon alma kaygısına düşmüş etnik siyaset ideologlarının peşine takılmaktır. Etnik savaşlardan siyasi ve askeri rant elde etme kaygısına düşmüş bu ideologları sınıfa önder diye pazarlamaya kalkmak halkın gerçek önderlerini tecrit etmekten başka bir şey değildir. Öyle ki Türkiye’nin yoksul halklarında büyütülen ırkçı duygular yoksul halkla devrimci demokratların arasında duran en büyük engeldir. Bu nedenle halka karşı sorumluk hisseden her yapı siyaseti olması gerektiği gibi zengin ile fakir arasında büyüyen çatlakta icra etmelidir. Ortaklaşacağımız mevzi de ancak burasıdır.


