birgün

19° AÇIK

Derbi ya da darbe

Demokrasi nöbetlerinin “dini ve milli” motifleri, minarelerden sürekli yükselen sala sesleri, “idam isteriz” diye bağıran kalabalıklar, tekbir, tekbir, tekbir… Darbe karşıtlığının bu derekeye hapsedilmesi Türkiye toplumunun büyük bir kesimini dışlıyor

BİRGÜN PAZAR 24.07.2016 08:42
Derbi ya da darbe
Abone Ol google-news

YASİN DURAK
Akademisyen

Ankara Devlet Tiyatroları’nda yaklaşık yedi yıl evvel Derbi ya da Darbe adlı alegorik bir ortaoyunu sahnelenmişti. Her derbi maçında bir darbenin yaşandığı hayali bir ülkede, Kralcılar ile Kamucuların futbol maçı oynanırken, darbeyi yapması gereken grubun futbol takımı -alışılmadık şekilde- bu sefer golü kendi kalesine atınca ortalık fena karışmıştı. Sonunda “dış kuvvetin” uzunca bir halatla sahneye uzattığı “iktidar mührünün” peşinde koşuşturan kalabalık birbirini ezerken oyun bitmişti.

15 Temmuz akşamı özellikle Ankara ve İstanbul’da terör estiren cunta girişiminin etkisi epey süreceğe benziyor. Cuntacıların kim olduğuna dair yapılan açıklamalar doğruysa; iki İslamcı fraksiyonun “derbi maçına” tanıklık ettiğimiz akşam, Emniyet Müdürlüğü’ne ve MİT’e saldırmaktan tutun da TBMM’yi bombalamaya varan Fethullahçıların “iç savaş motivasyonu” somut bir şekilde ortaya çıktı. Fakat asıl sokaktaki insanları katletmeye başladıklarında, gözü dönmüş “askeri mantığın” hunharca şiddetini gözlerimizle gördük. Yanı sıra televizyonda okuttukları bildirinin Kemalist “tınısı” ve Yurtta Sulh Konseyi gibi bir isimle hareket etmeleri, ya gerçekten denenmiş ama kurulamamış ittifaklara, ya da bir meşruiyet arayışına ve bilindik Fethullahçı taktiğin bir tekrarına, bu darbe girişimiyle artık yitirdikleri o “görünmezlik pelerinini” son kullanışlarına delalet. (Acaba yitirdiler mi gerçekten?)

Buna karşın Erdoğan’ın ilk direnişini sürekli yasak koymak istediği sosyal medya aracılığıyla gerçekleştirmiş olması da ayrı bir ironiydi, lakin darbe girişiminin ordunun yüksek kademelerinden değil de, belirli bir klik tarafından gerçekleştiriliyor olduğu bilgisini bu sayede halka iletmesi gerçekten etkili oldu. O çok fazla eleştirilen şeyi, Erdoğan’ın halkı sokağa davet ederek cuntaya karşı direniş çağrısında bulunmasını ben de pek anlayamadım. Ne diyelim? Herkes sosyalist devlet başkanı Salvador Allende gibi eline tüfeği alıp cuntacılara bizzat kendisi karşı koyacak değil ya! Her yiğidin yoğurt yiyişi farklıdır. Yine de Allende’nin son radyo konuşmasından bir kesit hatırlayalım:

“Halkım kendini savunmalı ancak kurban etmemelidir. Halkım, kendisinin yok edilmesine veya kurşunlarla delik deşik edilmesine izin vermemeli, ancak aşağılanmaya da müsaade etmemelidir.”

Nihayet sala-salavat sesleri arasında sokaklara dökülen kalabalığın siyaseten sağ tabanı oluşturan kesim olduğunu samimi bir şekilde belirtmek gerekiyor. Gerçekten de cuntaya direndiler, lakin o insanların darbeyi durduran asli kudreti oluşturduğu palavrasına sadece kanmak isteyenler kandı. Herkes farkındadır ki; sokaklara dökülen kitle darbe girişiminin “meşruiyet arayışını” beyhude kılan unsuru oluşturdu, darbeyi engelleyen asıl güç ise kolluk kuvvetlerinin hükümete bağlı kalan kısmıydı. Nihayet kanlı gece sona erip 16 Temmuz sabahına varıldığında ise o kitleyi referans gösteren “egemenler” kimi sosyalistlerin gece sosyal medyada yaydığı “# ne şeriat ne darbe” iliştirişine en kallavi yanıtını vereceğini gösterdi; ikisinden de biraz işte…

“Kötülüğün Sıradanlığı” versus “Linç Rejimi”

16 Temmuz sabahında Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’nde karşılaşılan görüntü her yönüyle kayda değerdi: Komutanlarının emriyle halka ateş açmış olan er ve erbaşa karşı, Erdoğan’ın çağrısıyla sokağa çıkmış olan “dini ve milli” motivasyonlu kitle… Elbette ki teslim olan erlerin “bize tatbikat var dediler” özrü o “kitleye” sunulabilecek bir mazeret değildi. Daha birkaç saat evvel yaylım ateş altında kalan “kitle” erleri linç etmekten geri durmayacaktı. Gün gibi ortada olan bu olayı engellemeyen, buna mahal veren ve “seyretmekle” yetinen polisin asayiş anlayışı da başka bir muamma. Burada önemsememiz gereken iki farklı olgu söz konusudur:

Birincisi; askerlik yapmış olan herkesin bileceği gibi, emre itaatsizliğin askeriyedeki en aşağılık “kabahatlerden” birisi sayılmasıdır. Türkiye’de halen zorunlu tutulan askerlik hizmetinde erlere tek öğretilen şeyin kayıtsız şartsız emre itaat olması, “emredersiniz komutanım” şiarıyla geçirdiği ortalama askerlik süresi boyunca herhangi bir erin sözüm ona “darbe karşıtlığının” hiçbir şey ifade edemeyeceği gerçeğidir. Bu bakımdan Hannah Arendt’in dikkat çektiği türden bir “kötülük”, hiçbir şekilde faili olduğu eylemlerin sorumluluğunu almayan, hiçbir inisiyatifi olmayan “sıradan” insanların eylediği türden bir “kötülük”, hâlen en ciddi problemlerimizden biri olmakla birlikte, “bize verilen emir böyle” diye diye hukuksuzluğu icra eden kolluk kuvvetlerinin salahiyet sınırlarının acilen daraltılması gerektiğini gösterir. Üstelik yine bu “kötülük” vicdani reddin ve dahi polise “taş atan” kara elbiseli çocukların / anarşistlerin ne ölçüde haklı ve meşru olduğunun bir ispatı olarak bu darbe girişiminde karşımıza çıkmıştır.

İkincisi; Türkiye linç rejimidir. Tanıl Bora’nın dikkat çektiği üzere, “içeriği formatından bağımsız” olan linç olgusu, “devletin şiddet kullanma tekeline” aykırı düşmesine rağmen, iktidar(lar) tarafından her daim bir “kamuoyu yönetme taktiği” olarak kullanılagelmiştir. Bugün artık “eşik dışında” kalan her kimse ona yönelen, her türden “şiarı” meze yapabilen ve son dönemde özellikle bizzat Recep Tayyip Erdoğan’ın nefret söylemiyle yönlendirilen bir “kötülük”, yine en ciddi problemlerimizden biridir. Mevcut olanın fedaileri her daim kendilerini başka hayatlar üzerinde tasarruf sahibi hisseder ve öldürmekten, “taşlamaktan”, “linç etmekten”, yok etmekten çekinmezler. Polisin tüm bunlara seyirci kaldığı bir statükonun ise “faşizmden” başka bir karşılığı yoktur.

Nihayet, askerlerin sivilleri taradığı ve kitlelerin linç girişiminin meşru görüldüğü bir ikilemde tercih yapmanız beklenecektir: Yapmayın!

Şeriat Sopası

Eskiden sosyalistler “tarih saçmalığa gitmez” derlerdi. Bizim jenerasyon ise biliyor ki “tarih saçmalıklar yıkıntısıdır.” En azından sürecin negatif işleyişinin farkındayız. İslamcı bir cemaatin darbe girişimine karşı, camilerden okunan sala ile (ki cihat çağrısıdır bu) sokağa çağırılmak, bunu yapmadığında “darbeci” ilan edilmek…

Demokrasi nöbetlerinin “dini ve milli” motifleri, minarelerden sürekli yükselen sala sesleri, “idam isteriz” diye bağıran kalabalıklar, tekbir, tekbir, tekbir… Darbe karşıtlığının (yani şu günlerde “terörist” olmama koşulunun) bu derekeye hapsedilmesi Türkiye toplumunun büyük bir kesimini dışlıyor. “Eşik dışı” kalan bu büyük nüfusa verilen mesaj açık; “ölümü görüyorsunuz, sıtmaya razı olun.” CHP’nin itaatinde resmedilen “yeni statüko”, daha büyük felaketlere nispeten iyi kötü laikliğe çalan bir düzene razı olacak sekülerleri içerecektir. Razı olmayın!

Torpilli Darbeciler

15 Temmuz’un ardından açığa çıkan önemli şeylerden birisi de, Türkiye’de kamusal vicdanın çöküşünün her türden belanın tetikleyicisi olabileceğidir. Çalınan soruların yanıtlarıyla sınavlara giren, sürekli kayırılarak bürokratik kademelerde yükselen örgütlü bir kliğin ne ölçüde tehlikeli olabildiğini hep beraber gördük. Cemaat'in tasfiyesi bu tehlikenin ortadan kalktığı anlamına gelmez. Vazgeçilmesi gereken asıl şey kayırıcılıktır. Türkiye’de siyasi iktidar (lar)ın kamu kaynaklarını ve devlet kadrolarını peşkeş çekme mantığıdır. “Dayısının yaptığı torpillerle övünen yeğenlerin” ülkesinde kayırıcılık bu ölçüde “normalleşmişken”, böylesi bir kamusal vicdan çağrısı ne kadar anlamlıdır bilemem; ama en ufak bir işiniz görülsün diye çaldığınız kapılar onurunuzu isterler, mümkünse vermeyin!

Süperdik, Olağanüstü Olduk!

Sonuçta, kırk yıllık Fethullahçıların sosyal medya hesaplarından Fethullahçılara küfürler yağdırdığı şu günlerde, “meşru vatandaşlığa” isnat edilen imgesel eşikler daraldıkça daralıyor. Darbecilerin halen risk teşkil ettiği fikrine binaen girişilen “temizlik” operasyonunun kimleri içereceği belirsizliğini koruyor. Ve 20 Temmuz gecesi, bizzat Recep Tayyip Erdoğan tarafından yapılan OHAL ilanının havai fişekler ve alkışlarla karşılandığını gördük. Ne diyelim?

Popüler kültlerin vazgeçilmezi olan Yıldız Savaşları serisinde, kendisine yönelik bir darbe girişimini gerekçe gösteren başkan Palpatine imparatorluğunu ilan ederken alkışlanmıştı. O sahnede Padme Amidala’nın ettiği kelamı hatırlamakta fayda var: “Demek özgürlük böyle elden gidecekmiş, alkışlar içinde.”

Video haberler için YouTube kanalımıza abone olun