Ders vermek değil iz bırakmak istedik
Usta oyuncu Bülent Emin Yarar, Adana Altın Koza Film Festivali’den 3 ödülle dönen ‘Hakkı’ filminin başrolünü üstlendi. BirGün’e konuşan Yarar filme ilişkin, “Ders vermek değil, iz bırakmak istiyoruz” dedi.

Işıl Çalışkan
isilcaliskan@birgun.netIşıl ÇALIŞKAN
Bir keşif, bir insanın hayatını nasıl altüst edebilir? Bülent Emin Yarar’ın etkileyici performansıyla hayat bulan ‘Hakkı’ filmi, bu sorunun yanıtıyla yüzleştiriyor. Ege’nin tarihi dokusunda geçen film, buluşun ve yok oluşun iç içe geçtiği bir hikâye.
Film, izleyiciyi, hayatın beklenmedik sürprizleriyle dolu bir yolculuğa çıkarıyor. Yönetmen Hikmet Kerem Özcan’ın ilk uzun metraj filmi ‘Hakkı, Ege’de dünya tarih mirası statüsündeki antik kentlerden birinin bulunduğu kasabada, ailesiyle kendi halinde bir yaşam süren Hakkı’nın, evinin bahçesinde tarihi bir eser bulunmasıyla değişen hayatını anlatıyor.
Adana Altın Koza Film Festivali’nde Türkiye prömiyerini yapan film yarışmadan tam 3 ödülle döndü. ’Adana İzleyici Ödülü’, Film-Yön En İyi Yönetmen Ödülü ve Türkan Şoray Umut Veren Genç Kadın Oyuncu Ödülü’ne değer görülen Hakkı, yurt içinde ve dışında festival yolculuğuna devam edecek.
Usta oyuncu Bülent Emin Yarar ile filmi konuştuk.
Hakkı karakteri size ne düşündürdü? Onda sizi cezbeden ne oldu?
Hem tiyatro metinlerinde hem senaryolarda karakter yerinde duran bir şey değildir. Durumlara göre farklılıklar gösterir. Dolayısıyla karakterin içinde her renk var bence. Her duygu var. Bu hepimizde var olan bir şey aslında. Hakkı sayesinde aslında kendimize ışık tutabiliyoruz çünkü hepimiz öyleyiz. Hepimiz Hakkı’nın hikâyesini biliyoruz aslında. Neredeyse ona yakın şeyler yaşadık, yaşamaktayız.
Huzurlu bir yaşam sürerken bir anda böyle içsel karmaşaları hepimiz geçiriyoruz gerçekten. Sizin başınızdan böyle bir tecrübe geçti mi hiç? Bir örneklendirme yapabilir misiniz bu konuda?
Tabii yapabiliriz, biraz böyle geçmişe gittiğimiz zaman hepimiz farklılıkları hissederiz. Ama tabii o bir çark, Hakkı’nın yaşadığı bir çark. Kapılıp gidiyor o çarktan. Farkında bile değil aslında belki de. Yani çocuklarından, eski dünyasından sıyrıldığının bile farkında değil neredeyse gibi bir hisse kapılıyor insan. Ben de öyle hissettim. Benim babam maden mühendisiydi hatta Kerem’e (Yönetmen Hikmet Kerem Özcan) de söyledim. “Sanki içinde biraz babamı da görüyorum” dedim. Biz de bu hikâyedeki gibi sürekli zengin oluyorduk mesela. Babam maden mühendisiydi ve özel çalışıyordu. Gerçekten hep böyle aynı evde oturuyorduk. Sobalı bir evdi, Ankara’da. Ama hep zengin oluyorduk. O duyguyu biraz da o çocuk kafamda biliyorum. O zaman tabii mesleğim hakkında bir fikrim yoktu, ne olacağım hakkında. Ama duygular değişti galiba. Bizde de her dalda olabiliyor işte. Ne bileyim bir anda böyle sıradan bir insanken tanınıyorsun, ünleniyorsun, belki saçmalıyorsun…
Bu sizin için hiç geçerli değil bence. Siz duruşunuzu hiç bozmadınız.
Hayır yani kendim için söylemiyorum, genel anlamda. Yani kendim de muhakkak o şeyden dönmüş olabilirim bilmiyorum. Ama dikkat etmeye çalıştım tabii o çarkın içine çok girmemeye.
Film aslında tarihi eser kaçakçılığı gibi güncel bir soruna da değiniyor. Kültürel ve tarihi eserlerin korunması konusunda nasıl bir mesajı var sizce filmin?
Tabii o çok altı çizili bir yerde değil. Ama Hakkı’nın en sonda bir koca heykeli iyice parçalaması aslında toplum olarak nelerin üzerinde yaşadığımızı çok da hissetmediğimizi gösteriyor diye düşünüyorum. Ama dediğim gibi bu çok altı çizili değil. Yurtdışına kaçırılıp değer bulması. Öyle bir coğrafyada yaşıyoruz ki nereyi kazsan bazı kesimler için bela oluyor sanki.
Aslında Hakkı’nın tarihi eserin değerini fark etmesiyle insan ilişkilerinde de bu tarz benzetmeler olabiliyor yani insan birbirinin değerini de geç anlayabiliyor. Hakkı’nın ailesiyle yaşadığı durum da biraz böyle. Siz ailesiyle ilişkisi hakkında ne düşünüyorsunuz?
Gerçekten baktığın zaman Hakkı’nın o küçük dünyası işleyen bir dünya gibi. Mutlu, kızıyla eğlenebiliyor, anne o eğlencenin içine katılıyor. Çok da böyle şikayetçi değilmiş gibi duruyor. Fakat tabii bu bizim toplumuzdaki bir alışkanlık. Zaten o alışkanlıktan yararlanıyor bazıları diye düşünüyorum. Yani bizim “mutluyuz abi evimize ekmeğimiz giriyor yeterli” ama yetmediğini sonra görüyoruz. Öyle değil işte. Hayat biraz daha eşitlense, eşitlenme çabası içine girilse bence insanımız da etkilenecek. Başka bir şekilde evrilecek diye düşünüyorum. Daha dolacak, daha hissedecek.

Biz burada sinema festivaline geliyoruz ama sıradan insanlar ne kadar bunun içinde olabiliyorlar, bilmiyoruz. O en basit örnek. Yani halkın katılımı da çok güzel burada ayrıca onu da söyleyeyim. Ama işte herkes ulaşamıyor yani. Ben uzun yıllardır Devlet Tiyatrosu’ndayım. Devlet tiyatrosu yapısında da mutlaka sorunlar çıkıyor. Ama benim tek amacım herkese gidebiliyorsun, herkesi götürebiliyorsun, turneler yapabiliyorsun. Tamam biraz özel tiyatro yapan arkadaşlarımıza haksız bir rekabet gibi geliyor ama ona ihtiyacı olan bir coğrafyada yaşıyoruz. Ben Diyarbakır’a mezun olur olmaz gitmiştim. Herkese ulaşmak, herkese değmek, herkese dokunmak. Tabii bu bireysel bir çaba gibi gözüküyor. Kitlesi az bir çaba. Ama bizim çabamızı sistemin de hissetmesi gerek.
Hakkı’nın yaşadıkları aslında bir definenin ötesinde bir hayat dersine dönüşüyor. Bu filmden alınabilecek en büyük ders ne sizce?
Dediğim gibi ders almak değil. Bir iz bırakmak belki. Ders almak gibi hissetmiyorum ben. Hissetmemiz gerekiyor. Yani bence şunu hissedecek seyirci: “Ya ben de evet bu duyguyu biliyorum.” Bir örnek aklıma geldi. Biz çocukken bir arkadaşımla sokakta oynarken annemin eski bir cüzdanı vardı, çıtçıt açılan mandallı böyle. Pazar günleri pazar yeri kuruluyordu. Ben de annemin para cüzdanına saçma sapan şeyler koyarak kaldırıma bırakıyorduk. Ağaçların arkasına geçiyorduk kim alacak diye. Çok eğleniyorduk çünkü o görüp sağına soluna bakmalar, tekmeyle böyle ayağının ucuyla hafif kurcalamalar. Dediğim gibi herkeste var olan bir duygu. Ders çıkarmak biraz yavanlaştırıyor gibi hissediyorum sanki.
***
HAYATIM SAHNELENMESİN
Sizin hayatınız sahnelenseydi kimin oynamasını isterdiniz?
Benim hayatım sahnelenmesin isterim.
Neden?
Bana kalsın. Zaten asıl iz bırakan, mesela bir film senaryo halindeyken hiçbir zaman sanat eseri olamaz. Ancak çekilmesi gerekir ve kalır, kalıcı olur. Tiyatro oyunlarının kalıcılığı var olan tiyatro metinleridir. Biz kalmayız. Biz o dönemin aynı hikâyelerinin içine giren insanlarız. Sonra bizimle birlikte bizi seyreden insanlar da yok olur ama eserler hiçbir zaman yok olmaz. Zaten ben yok olacağım. Okula gidiyorum, o genç arkadaşlarım aynı yüreklilikte zaten devam ettirecekler. Onlara alan açılacak zaten.
Başka nasıl projeleriniz var önümüzdeki süreçte?
Oyunlar devam ediyor. Üç oyun da devam ediyor. Bir de İKSV’ye şey yapmıştık. Bab diye tek kişilik bir oyun yapmıştık ama onu festival için yaptık. Ahmet Sami Özbudak kaleme aldı. Çok da keyifli oldu. Aslında ben tek kişilik oyun sevmiyorum.
Neden tek kişilik oyun sevmiyorsunuz? Hamlet de tek kişilik…
Hamlet farklıydı. Hamlet tek kişilik değildi bana göre. Anlatıcı olmaya girmeyi çok istemiyorum. Hamlet’te anlatıcı olmadım, o yüzden çok mutluyum. Euphoria ile Hamlet’in diyalogları, kraliçe ile Hamlet’in diyalogu, kralla Hamlet’in diyalogu, seyircilerden yardım almam, partnerlerimi onlardan seçmem. Bence tek kişilik olmadı.


