Devlerin omuzlarında yükselmek

13.10.2019 08:10 YAŞAM

Doç. Dr. Çağhan KIZIL

Bu, yaşadığımız çağın sosyal ilişki biçimleriyle paralel giden bir akademik emek hırsızlığına tekabül ediyor. Nasıl çözüm bulunacağı ya da değişeceği konusunda da çok iyimser bir tablo çizebilmek zor

Geçtiğimiz hafta Nobel haftasıydı. Özellikle Fizik, Kimya ve Tıp alanlarında dünyanın en prestijli Ödülleri olarak kabul edilen Nobel Ödülleri, heyecan ve takdirin yanında neredeyse her sene eleştirileri de beraberinde getiriyor.

Alan her bilim insanı bu Ödülü hak etmiştir diyebilsek de her hak edenin bu Ödülü alamadığı bir işleyişe sahip olan Nobel Ödülleri, bu yapısı nedeniyle sıklıkla buluşların asıl sahiplerini dışarıda bırakıyor. Örneğin, 2008 Kimya Ödülü, yeşil floresan proteinine verilirken bu proteinin kaşifi Prasher’in adının yer almaması. İki Nobelli (Chalfie ve Tsien), bunun haksızlık olduğunu söylese de, otobüs şoförlüğü yaparak geçinen Prasher kayıtlara geçmemişti. 1961'de Kimya Ödülü, bitkilerin karbonu işlemeleriyle ilgili metabolik zinciri bulan Calvin'e verilirken bu buluşa katkı sunmuş Benson'ın adı bulunmuyor.

Günümüzde bu mekanizma Calvin-Benson döngüsü olarak anılır. Kimya alanında elementlerin periyodik tablosunun oluşturulması üzerine 1904'te Ramsey ve Rayleigh'ye Nobel Ödülü verilmişken, Mendeleev bu Ödülü alamamıştır (hayatını kaybettiği 1907'ye kadarki son dört senede aday gösterilmesine rağmen komitedeki bir üyenin ısrarla hayır oyu vermesi nedeniyle). 2014 Fizik Ödülü mavi LED ışığına verilirken bunun asıl mucidi Maruska Ödül alamadı. 2008'de Tıp Ödülü’nün bir kısmı HIV virüsünü bulan iki bilim insanına verilirken Gallo'nun dışarıda bırakılması, ya da Tesla'nın verilen birçok Nobel Ödülü’ne dair çalışmaları olmasına rağmen (1901 ve 1917 Fizik, X-ışınları; 1906 Fizik, elektron; 1909 Fizik, radyo dalgaları; 1911 Kimya, radyoaktivite; 1935 Fizik, nötron; 1936 Fizik, kozmik ışınlar) hiçbirinden ödüle layık görülmemesi de başka örnekler.

Daha vahimi, Nobel Ödülü’nün kurumsallaşmış cinsiyet ayrımcılığını da temsil etmesi. 1901'den beri verilen 340 bilim Nobel’inin sadece yüzde 2,6 payının (596 erkek, 20 kadın) kadınlara verilmiş olmasına bakarak bu çok kolay anlaşılabilir. Birçok hikâye, Nobel Ödülü’ne yol açan buluşların arkasındaki kadınların nasıl es geçildiğine işaret ediyor. 1938 Kimya Ödülü radyoaktif bölünme çalışmaları için Hahn'a verilirken onunla çalışan Lise Meitner'e verilmemişti (1937 ve 1965 arasında farklı kişilerce 48 kere aday gösterilmesine rağmen). 1974 Fizik Ödülü, ilk pulsarın bulunması nedeniyle Ryle ve Hewish'e verilmişti. Ancak ilk pulsarı, Hewish'in öğrencisi Bell bulmuştu. 1935'te Spemann, gelişim biyolojisinin önemli kavramlarından biri olan embriyonik indüksiyonu gösterdiği için Nobel Tıp Ödülü alırken 1923 yılında bu kavram üzerine tezini yazan ve ilk ortaya koyan kişi Hilde Proescholdt alamamıştı. Hilde, tezinin yayınlanmasını göremeden bir soba patlaması sonucu evinde ölmüştü (Spemann ondan neredeyse bahsetmez). Bir başka örnek ise daha önce değindiğimiz Rosalind Franklin'dir. Franklin'in çalışmaları DNA'nın yapısının keşfine (1962 Nobel Tıp Ödülü) ve X-ışını kristalografisinin bulunmasına (1982 Nobel Kimya Ödülü) yol açmış olsa da erken yaşta yaşamını kaybettiği için kendisi bu Ödülü alamamıştır (yaşarken aday gösterilmiş olmasına rağmen).

Nobel Ödülleri, büyük bilimsel gelişmeleri konu aldığından, elbette bilimin yaygınlaşmasına ve başarılı bilim insanlarının tanınmasına hizmet ediyor. Ancak bu Ödül mekanizmasının yapısal birçok sorunu da var. Birçok kişiye göre Nobel komitesi, bilim tarihini haksız bir şekilde yeniden yazarak, bilim insanlarını (özellikle de erkekleri) anakronik bir şekilde seçiyor. Bu da buluşların kendisinden çok politik bağları ve görünürlüğü yüksek olan kişilerin bu Ödülü almasına izin veriyor. Ödül sadece üç kişiye verilebiliyor. Modern bilim artık geniş ve disiplinler arası takımlar halinde yapılan bir çalışma pratiği.

Dolayısıyla Ödüle layık görülen kişiler bu takımların ya başkanı ya da çalışmayı direk yapmayan ancak fon ya da gözetmenlik yapan profesörler. Bu, yaşadığımız çağın sosyal ilişki biçimleriyle paralel giden bir akademik emek hırsızlığına tekabül ediyor. Nasıl çözüm bulunacağı ya da değişeceği konusunda da çok iyimser bir tablo çizebilmek zor. Ödüllerin yarattığı "yüce bilim insanı" ve "dahi" miti, bilimi temelden sarsan bir rol oynuyor. Üstelik, doğayı anlamaya çalışmaktan ziyade "bilim sadece insan içindir" yanılgısını bize benimseten bir bilim aristokrasisini de yaratıyor. Isaac Newton'un, bilim insanlarının, özellikle de gençlerin unutmaması gereken bir sözüyle bitirelim: "Daha uzağı görebildiysem, devlerin omuzlarında yükselmem nedeniyledir." Biliyoruz ki o devler, çoğu zaman tarihin sayfalarında kaybolmuş, Nobel alamamış devlerdir.