Google Play Store
App Store

İstanbul Modern’de açılan “Tüm Renklerin Aryası”, Semiha Berksoy’un çok katmanlı yaşamını yansıtıyor. Yaşamı bitmeyen bir opera olan Berksoy, retrospektifi sesiyle ve resimleriyle direnen bir kadının hikâyesini anlatıyor.

Direnen bir kadının hikâyesi
Fotoğraf: Canberk Ulusan

Deniz Burak BAYRAK

İstanbul Modern’de açılan Semiha Berksoy retrospektifi inatçı bir kadınla karşılaşma hissi yaratıyor. Osmanlı’nın son döneminde doğmuş, imparatorluğun yıkılışını, savaşları, Cumhuriyet’in kuruluşunu yaşamış bir sanatçının üretimlerinin yanında hayata karşı geliştirdiği tavrı da görünür kılıyor. ‘Tüm Renklerin Aryası’, Semiha Berksoy’u tutkularıyla, yaralarıyla, aşkla ve ısrarla kurduğu sanat evreniyle yeniden düşünmeye çağırıyor. Sergiyi hazırlayanlarsa müzenin şef küratörü Öykü Özsoy Sağnak, küratör Deniz Pehlivaner ve asistan küratör Yazın Öztürk.

1910 doğumlu Berksoy’un yaşamı, Türkiye’nin modernleşme hikâyesiyle paralel ilerliyor. Küçük yaşta büyük bir kayıpla başlıyor her şey. Annesi, ressam Fatma Saime Hanım’ı, henüz sekiz yaşındayken, İspanyol gribinden kaybediyor. Dokuz aylık hamile olan annesiyle birlikte doğmamış kardeşi de gidiyor. Bu erken yas, Berksoy’un sanat pratiğine yerleşen temel duygulardan biri olmuş. Annesini anmadığı, onun gölgesini taşımadığı neredeyse hiçbir işi yok. Serginin biyografik duvarında, fotoğraflar ve belgeler eşliğinde bu hayat yolculuğuna bakarken bir kaderin izi sürülüyor âdeta.

Genç Semiha, erken yaşta ne istediğini bilen, dönemi için fazlasıyla cesur bir kadına dönüşüyor. 1930’larda Muhsin Ertuğrul’la tanışıyor, Türkiye’nin ilk sesli filmi İstanbul Sokaklarında ile Söz Bir Allah Bir’de rol alıyor. Rey kardeşlerle Lüküs Hayat’ta sahneye çıkıyor. İlk Türk operası Özsoy’da yer alıyor. Ardından, Atatürk’ün isteğiyle Berlin’e gidip Berlin Yüksek Müzik Akademisi Opera Bölümü’nü 1’incilikle bitiriyor. Avrupa’da sahne alan ilk Türk kadın opera sanatçısı oluyor ama bütün bu ‘ilk’lerin yanında, onu asıl tanımlayan şey bitmeyen üretme hâli.

TUVALLE YETİNMEMİŞ

Hayatı boyunca resim yapıyor Berksoy. Sessiz sedasız, çoğu zaman sahnedeki kimliğinin gölgesinde. İstanbul Modern’deki bu serginin, uzun yıllar geri planda kalmış bu üretimi bütünlüklü biçimde görünür kılması bakımından özel bir yeri var. Erken dönem desenlerden geç dönem işlerine uzanan geniş seçki, Berksoy’un resimle kurduğu kişisel ve sezgisel ilişkiyi açığa çıkarıyor. Tuvalle yetinmiyor; çarşaf, karton, bulduğu her yüzey onun için bir ifade alanı. Kızı Zeliha Berksoy’un söylediği gibi, annesi resim yaparken sessizlik isteyip içine çekilirmiş. Malzemeyi düşünerek değil, hissederek seçermiş.

Sergi kronolojik bir anlatıyı bilinçli olarak reddediyor. Bunun yerine temalar arasında dolaşan bir yapı öneriyor. Bu yapının merkezinde sık sık tek bir çizgi görüyoruz. ‘Kader Çizgisi’ başlığı altında bir araya gelen resimlerde, kompozisyonu kesen bu çizgi bazen yüzlerden, bazen gözlerden geçiyor. Berksoy’a göre bu, hayatla ölüm arasındaki ince sınır. Onun yaşamla kurduğu ilişkinin görsel karşılığıdır belki de.

Portreler, serginin bir başka güçlü damarını oluşturuyor. Feriha Tevfik, Melek Kobra, Dikmen Gürün, Fikret Mualla, Zeliha Berksoy… Her biri bir yüzden çok bir hâli temsil ediyor. Ve elbette otoportreler. 17 yaşında yaptığı ilk otoportre ile 86 yaşında yaptığı son otoportresinin yan yana gelişi izleyiciyi bir an durduruyor. Aynı yüz, başka bir zaman ama bakış değişmiyor. Sezilen aynı meydan okuma ve kararlılık.

NÂZIM VE FIDELIO

Ve sonra, serginin kalbi sayılabilecek o mekân. Galerinin ortasında kurulu ‘Kırmızı Oda’. İçeri girildiğinde Semiha Berksoy’un sesi duyuluyor Tosca’dan, Fidelio’dan aryalarla. Neden kırmızı? Çünkü burası sahnenin, tutkunun, fedakârlığın alanı. Bu odada Berksoy’un opera temalı resimleri var. Disiplinlerarası bir vizyonla sahnede can verdiği rolleri, resimde başka bir dile dönüştürmüş. Özellikle Fidelio’dan yola çıkarak yaptığı resimde, özel hayatıyla sanatının iç içeliği hayran ediyor. Beethoven’ın hapisteki eşini kurtarmak için mücadele eden kadın karakteriyle, o yıllarda cezaevinde olan Nâzım Hikmet arasında kurduğu bağ açıkça hissediliyor. Resimdeki erkek figür, sarı saçlı, mavi gözlü, Semiha Berksoy’un tutkuyla bağlı olduğu bir Nâzım temsili gibi. Aşk, direniş ve özgürlük arzusu aynı yüzeyde buluşuyor.

Tüm Renklerin Aryası, Semiha Berksoy’u bugüne taşıyor. Yaşamı, mücadeleyi ve umudu resimlerine taşıyan, sahnede olduğu kadar tuvalde de risk alan bir sanatçı o. Öte yandan Osmanlı’dan çıkıp dünyaya açılan, öğrendiğini geri getiren, sesini ve rengini kısmayı hiç kabul etmeyen bir kadın aynı zamanda. Sergilenen her parçaya bakınca Semiha Berksoy’un hayatı, başlı başına bitmeyen bir arya. Ve hâlâ sürüyor.