birgün

2° PARÇALI AZ BULUTLU

author

Dış politika ve seçimler: Hepsi tamam bir ABD mi kaldı?

Erdoğan’a bakış Batı’da ve ABD’de 2010’larda değişmeye başladı. Obama son yılında Erdoğan’ı en büyük hayal kırıklıklarından biri olarak gördüğünü söyledi. İlişkilerdeki bozulma 15 Temmuz olayından, ABD’nin PYD desteği ve özellikle S-400 alımıyla derinleşti. Trump Erdoğan’ı kollasa da, genel hava çok olumsuz.

DÜNYA 22.01.2023 10:21
Dış politika ve seçimler: Hepsi tamam bir ABD mi kaldı? Çavuşoğlu geçtiğimiz günlerde ABD’li mevkidaşı Blinken ile görüşmüştü. (Fotoğraf: AA)
Abone Ol google-news

Türkiye dünyanın merkezi değil ama önemli bir ülke ve Ankara’da hangi hükümetin olacağı dünyanın birçok yerinde izleniyor, gözleniyor. Türkiye’de bir iktidar değişikliği Washington, Moskova, Katar, Riyad, Şam, Atina, Brüksel, Berlin, Paris, Londra birçok ülke ve merkezde takip ediliyor. AKP kazanırsa bu başkentler kazanır diyemeyiz ama muhtemelen Türkiye tarihinde dışarıdan en çok merakla beklenen ve 2002’den bu yana bu sayıda merkezin tarafını belli ettiği ilk seçimler olacak.


Seçimler yaklaştıkça iç politika ve ekonomideki gelişmeler kadar, özellikle Erdoğan iktidarının dış politika hamleleri de dikkat çekmeye başladı. Daha önceki bir yazıda (https://www.birgun.net/haber/erdogan-in-buyuk-oyunu-411703) seçime giden süreçte Erdoğan’ın dış politikayı iktidarını sürdürme projesine dönüştürdüğünü tartışmıştım. Orada, küresel ve bölgesel güç merkezleriyle seçim odaklı bir ilişki biçimi kurduğunu, böylece seçimlerin dış politika boyutunu adım adım oluşturduğunu anlatmaya çalışmıştım. ABD özelinde ise “Türkiye’nin özellikle Körfez bölgesinde ve İsrail ile ilişkileri normalleştirmesine ABD’nin henüz bir karşılık vermediğini” söylemiştim. Devam niteliğindeki bu yazıda, Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu’nun Washington ziyareti çerçevesinde ABD’nin tavrında bir değişiklik olup olmadığı üzerinde duracağım.

AB MEMNUN, ERDOĞAN MEMNUN

Erdoğan uzun iktidar döneminde çok hata yapmakla birlikte muhataplarının beklentilerini, zayıflık ve zaaflarını iyi öğrendi. Bu süreçte örneğin AB’yi iki ana araçla bağladı. Sığınmacılar ve AB üyelik sürecinden vazgeçerek. İlkinde, Almanya ve AB’nin sığınmacılar konusundaki aşırı hassasiyetini fark edince bunu hemen koza çevirebildi. Öyle ki içeride her türden seçmen memnuniyetsizliğini göze alarak üç yıllığına üç milyar euro gibi bir ödeme karşılığında muhtemelen dünya tarihinde ilk kez denenen bir uzlaşıyı kabul etti. O sıkışık dönemde AB’yi daha fazla mutlu eden bir lider olmamıştır herhalde. İkinci olarak, Avrupa’da yükselen sağ akımlar, ekonomik koşulların bozulması, zaten artmış olan Müslüman nüfus, “büyük yer değiştirme” gibi ırkçı ve yabancı düşmanı çevrelerin gündemde tuttuğu korku ve endişeler yüzünden Türkiye’nin AB üyeliğine uzun süredir sıcak bakılmıyordu. AB içinde İngiltere’nin ayrılması, sağ popülizm, enflasyon, güney ülkelerinde artan genç işsizlik, bilişim teknolojilerinde gerileme gibi birçok ciddi sorun varken, Türkiye’nin üyelik peşinde koşmaması AB’yi fazlasıyla memnun etmişti. Ötekileştirilmiş Türkiye imajına çok iyi oturan bir lider ve onun kurduğu bir düzen de vardı zaten. Otoriter, İslamcı, askeri güce başvuran, insan haklarına saygı duymayan Avrupa’nın kıyısındaki bir ülke. Ege ve Doğu Akdeniz’de sorun çıkarıyor ama geri çekilmeyi de biliyor. İçeride AB normlarına uysa ve AB üyeliğini zorlasa, daha çok sorun çıkaracaktı. Bu mutlaka AB için en kötü senaryo olmayabilir ama varolan statükonun devamı, Erdoğan Doğu Akdeniz’de sorun çıkarmadığı ve Almanya’daki Türkleri fazla kurcalamadığı sürece AB’nin işine yarıyor.

PUTİN’İN ERDOĞANSIZ TÜRKİYE KORKUSU

Türkiye bir NATO üyesi. Batı sisteminin içinde ve buradan ayrılmaya niyeti yok. Bunu Sovyetler biliyordu, Putin de biliyor. Ama NATO ve ABD ile ortaya çıkan her sorun Putin için büyük kazanç ve Erdoğan’ın dış politika hamleleri en çok Putin’i memnun ediyor. Erdoğan’ın yerine gelecek hiçbir liderle onunla kurduğu türden bir ilişki, bir kişisel bağ kurmasına imkân yok. Erdoğan sayesinde enerji, turizm gibi alanlarda Rusya’ya bir bağımlılık ilişkisi oluştu. Türkiye’yi yönetecek yeni bir liderin Putin karşısında bir açığı olmayacak. İlişkilerin alt üst olması beklenmese de oturup yeni bir pazarlık yapmak zorunda kalacaklar. 20 yıldır birbiriyle iş yapan, bir telefonla sorun çözen, ilişkiler dibe vurduğunda çıkartmasını bilen iki lider. Putin AB içinde Orban, Balkanlarda Sırbistan lideri Vuçiç, NATO içinde Erdoğan üzerinden Batı içinde hem bir hat kurmuş, hem de sorun yaratma kapasitesi elde etmiş durumda. Bu otoriter yönetimler iyi anlaşıyorlar ve birbirlerine dayanarak iş görme alışkanlığı edindiler. Putin gerek oligark parası ile BOTAŞ’ın borç ödemelerinin ertelenmesi gerekse Türkiye’yi enerji merkezi yapma söylemleriyle Erdoğan için elinden gelen desteği sunuyor.

VE KÖRFEZ

Suudiler, Katar ve BAE Erdoğan’dan daha iyisini bulamaz. Müslüman çoğunluklu bir ülkenin demokratik olmasını bu rejimler zaten istemiyorlar. Özellikle Katar ve Suudi Arabistan Erdoğan’ın iktidarda kalması için ellerinden geleni yapacaklar. Tarihi rekorlar kıran Merkez Bankası net hata ve noksan kaleminde kendisini gösteren döviz girişleriyle yüksek cari açık döneminde kur şoku yaşanmamasını sağlıyorlar. Erdoğan Eylül 2022’de “Birçok dost ülke gerekli desteklerini sağ olsun veriyorlar. Onlardan borçlanmamız Merkez Bankası olarak güçlenmemize neden oluyor” diyerek durumu açıkça dile getirmişti. Katar ile resmi kanaldan geçen ay 10 milyar dolarlık yöntemi henüz tam netleşmeyen para transferi görüşmeleri sürüyor. En son Suudi Arabistan’ın maliye bakanı Pakistan, Mısır ve Türkiye gibi kırılgan ülkeleri ekonomik olarak destekleyeceklerini açıkladı. Pansuman niteliğindeki bu sıcak para girişleri ekonomideki yapısal sorunları ve yanlış kararların yarattığı yıkımı gidermese de, döviz kurundaki sıçramaları önleyerek TL’nin göreli istikrarlı olmasını sağladı. Körfez ülkelerinin ellerinden gelen şimdilik bu kadar. Seçime kadar idare etmesi önemli.

KÜRESEL SİSTEMİN SAĞLADIĞI İMKÂN

Batı sistemi içindeki birçok otoriter eğilimli lider 2010’lardan itibaren yeni küresel jeopolitik içinde keşfettikleri bir politikayı uygulamaya başladılar. Önce sorun çıkar, dış politikada Rusya, Çin gibi büyük güçleri dengeleyici olarak kullan, sorunları çözmek ve uzlaşmak için talepte bulun, diğer bir deyişle zor müttefiki oyna ve elini güçlendir. Aslında birçok ABD’li gözlemci ve analist küresel sistemdeki değişim ve dönüşüm ile birlikte Türkiye ölçeğindeki ülkelerin dış politikada daha özerk davranmaya çalışmasının, yeni arayışlara girmesinin doğal ve yaşadığımız süreçle uyumlu olduğunu söylüyorlar. Birçok kez yinelediğim gibi bu politikayı Meksika, Mısır, Filipinler, İsrail, Suudi Arabistan, Güney Afrika, hatta Katar ve BAE hepsi uyguladılar ve halen de uygulamaya devam ediyorlar. Burada mesele ince ayar yapabilmekte, özerklik alanının sınırlarını, derecesini çizebilmekte, hangi alanda kullanılacağına karar vermekte. Erdoğan bunu yaparken birkaç yanlışa düştü. Yoksa, bir argüman olarak uzun süredir şunu da savunuyorum: Daha akılcı bir politikayla Türkiye şu anki küresel sistemin sağladığı imkanlarda daha özerk bir politika bile izleyebilirdi. Erdoğan direnç hattını S-400 alımı, gereksiz Mavi Vatan çıkışlarında olduğu gibi yanlış yerlerde kurmasının bedelini ödüyor.

BIDEN ERDOĞAN’A DESTEK VERİR Mİ?

2010’ların başından itibaren Erdoğan’a bakış Batı’da ve ABD’de değişmeye başladı. Obama son yılında Erdoğan’ı en büyük hayal kırıklıklarından biri olarak gördüğünü söyledi. İlişkilerdeki bozulma 15 Temmuz olayından, ABD’nin PYD desteği ve özellikle S-400 alımıyla derinleşti. Trump Erdoğan’ı kollasa da, genel hava çok olumsuz olduğu için bir yere kadar direnebildi, örneğin F-35’ten çıkarılmayı engelleyemedi.

Biden yönetimi ilk başta uluslararası sistemdeki demokrasiler ve otokratik yönetimler ikiliğinde Erdoğan yönetimini ikinci kategoriye soktu ve demokratik değerlere geri dönmeye çağırdı. Erdoğan buna uymak yerine, durumu önce kolladı, bir yandan Putin’e daha fazla yaklaşarak elinde koz, seçenek olduğunu göstermeye çalıştı ama zoru görünce geri çekilmeye başladı. İlk geri çekilişi Mavi Vatan oldu. Doğu Akdeniz’de sorun çıkaran müttefik olmayı bıraktı. Devamında Erdoğan sorunlu alanları öne çıkarıp, işbirliği konularını gözden uzak tutmaya dayalı bir taktik izledi. Dolayısıyla, içeriye karşı ABD’ye karşı çıkan, kafa tutan lider imajını kullanırken, belli alanlarda işbirliği yapan, sorun çıkardığı alanlarda geri çekilerek değerini yükselten bir müttefik olmayı denedi. ABD’yi PYD konusunda eleştiren, Yunanistan’a karşı sert tutum alan, İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeliklerini geciktiren hamleler zaten hem iç hem de dış medyada dikkat çekiyor, gündemi belirliyordu. Ege’de yapay bir gerilim, İsrail ile diplomatik mesafe, S-400’ü alıp kullanmama sözü verme, sıkışınca, komisyon kuralım önerisi ama füzelerden fiziken kurtulamayınca bunların işe yaramaması… Bunların hepsi Erdoğan yönetiminin taktikleri olarak kullanıldı.

Ama bu gündemin arka planında Erdoğan Batı sistemi için son derece elverişli, işe yarayan işbirliği alanları yaratmayı da bildi. Örneğin, Türkiye bir yıldır sessiz bir Ermenistan açılımı yürütüyor. Ukrayna savaşının Rusya açısından yarattığı gerilemeyi fırsata çevirmeye çalışan Batı, bir yandan AB aracılığıyla Ermenistan-Azerbaycan görüşmelerini başlatırken öte yandan Türkiye’nin Ermenistan üzerindeki baskısını hafifletmesini talep etti ve bu karşılık buldu. İki ülke özel temsilci atayarak görüşmelere başladı, hatta doğrudan uçuşlar başladı.

Türkiye yine sessiz ve kendi çıkarıyla örtüştürerek Afrika’da ABD çıkarlarına uygun bir siyaset izliyor. Bir ABD müttefiki olarak Türkiye’nin Afrika’daki ekonomik, siyasal ve askeri bağlantıları destekleniyor. En azından Çin’in alanını bir nebze olsun daraltması Batı’nın kazanç hanesine yazılıyor.
Yine gözlerden kaçan bir diğer gelişme, bir süredir Türkiye’nin Orta Asya’da daha etkin olma çabaları. 2021’de İstanbul’da Türk Devletleri Teşkilatı’nın ilan edilmesiyle yoğunluk kazanan bu süreç, Ukrayna işgali sonrası başta Kazakistan olmak üzere, bölge ülkelerinde yaşanan tedirginliğin Türkiye tarafından fırsata çevrilmeye çalışılması şeklinde kendini gösterdi. Diplomatik temaslarda artış yaşandı. Türkiye-Azerbaycan-Türkmenistan üçlü görüşmeleri gibi zirveler yapıldı.

Doğu Avrupa ve Karadeniz’de ise Türkiye uzun süredir NATO’ya sıkı sıkıya bağlı bir politika izliyor. Polonya ve Ukrayna’ya Bayraktar S/İHA’sı satışları ABD’yi memnun ediyor, hava kuvvetleri Baltık üzerinde Rusya’ya karşı icra edilen NATO hava polisliği görev gücünde rotasyonlu yer alıyor.

KÖRFEZ VE İSRAİL AÇILIMININ ÖNEMİ

İki yıldır gerçekleşmeyen Çavuşoğlu’nun Washington’da kabul edilmesi sınırlı ama dikkat çeken bir dönemeç. Türkiye’nin Körfez ülkeleri ve İsrail ile normalleşmesi ve Washington’da Yahudi lobisine elinden geldiğince sıcak mesajlar iletmesi ilk meyvesini vermiş oldu. Öyle ki, Ekim ayında AKP Dış İlişkilerinden sorumlu başkan yardımcısı Efkan Ala başkanlığında bir heyet Washington’a giderek havayı yumuşatma girişimlerinde bulundu. Bu çabalar şimdilik kısmi bir karşılık buldu. Bunun ilk işareti ABD Kongresi için hazırlanan Türkiye raporunda (Jim Zanotti ve Clyton Thomas, Turkey: Background and US Relations, CRS), kendisini gösterdi. Daha önceki raporda görülen sert ifadelerin yerine bu kez daha yumuşatılmış bir dil kullanılması dikkat çekiyor. Raporu yazanlar Türkiye’nin bir süredir Ortadoğu’da ABD müttefikleriyle yakınlaşmasını olumlu bir gelişme olarak gördüklerini açıkça yazıyorlar. Erdoğan’ın Putin’i ikna ederek Ukrayna tahıl koridorunun açılmasını sağlaması ve Ortadoğu’da görülecek bir kıtlık dalgasının bertaraf edilmesi yalnızca bu iki uzman değil ABD yönetimi tarafından da her yeri geldiğinde övülüyor.

Çavuşoğlu’nun Washington ziyaretinden yansıdığı kadarıyla somut bir sonuç çıkmadı. Zaten bu ziyaret birikmiş sorunları çözmeye yönelik bir ziyaret değildi. ABD’nin, Erdoğan’ın yaptığı jestlere verdiği bir karşılıktı. Bir tür “doğru yoldasınız mesajıydı ve bu yolda devam ederseniz biz de adım atarız,” şimdilik bakan düzeyinde görüşmeyle yetinin demekti. Yoksa, Erdoğan yönetimi için şu an F-16 alımının bir aciliyeti yok. Seçimler Mayıs’ta, karar bugün Kongre’den geçse teslimat birkaç yılı alacak. Belki o zaman Erdoğan başkan olmayacak.

Erdoğan kalan son birkaç ayda elindeki bütün dış politika kozlarını oynayacak. ABD dışındaki güç merkezleriyle bağlarını kurabilmiş durumda. Türkiye’nin birikimini, tarihsel, insani, kurumsal bağlarını, coğrafi konumunu, devlet kapasitesi vs bütün imkanlarını seçimlerde kendisi için kullanacak. ABD yumuşama belirtisi gösterse de, şimdilik açıktan renk vermiyor. Biden yönetimi göreve başlamasından itibaren Erdoğan hükümetinin işine yarayacak bir hamleden, seçimlerde Erdoğan’ın lehine ya da aleyhine çalışacak bir girişimde bulunmaktan kaçınıyor. Ama sorun tek başına Biden yönetimi de değil. ABD Beyaz Saray’dan ibaret değil. Daha büyük bir mekanizma. Örneğin, bir tek Kongre’deki hava bile uzun süredir yönetimden daha olumsuz ve bunun kısa erimli hamlelerle düzeltilmesi zor görünüyor.

2002 seçimlerinde Erdoğan arkasına Brüksel, Washington ve Körfez’in desteğini alabilmişti. 20 yıl sonra Brüksel sessiz, Erdoğan’dan memnun değil ama onun kurduğu statüko işliyor, Moskova ve Körfez açıktan tarafını belli ederken, Washington’un tutumu ise belirsiz. Bunca yıpranmaya, çıkan ve çıkarılan soruna rağmen nerden baksanız kendi içinde bir başarı öyküsü.

Video haberler için YouTube kanalımıza abone olun

Birgün'e Abone ol