Dış politikada normalleşme mümkün mü?

05.06.2016 09:40 BİRGÜN FİKİR
Belli ki dış politikayı duble yol yapmak gibi gören Yıldırım, müteahhit zihniyetiyle dostların ve düşmanların sayısıyla istediği gibi oynayabileceğini sanıyor

BEHLÜL ÖZKAN*

Türkiye’yi Stratejik Derinlik’e düşüren Davutoğlu’nun Başbakanlıktan gönderilmesinin ardından AKP’nin en üst kademelerinden dış politikada değişim sinyalleri geldi. Önce çiçeği burnunda Başbakan Binali Yıldırım “dostlarımızın sayısını artıracağız, düşmanlarımızın sayısını azaltacağız” dedi. Belli ki dış politikayı duble yol yapmak gibi gören Yıldırım, müteahhit zihniyetiyle dostların ve düşmanların sayısıyla istediği gibi oynayabileceğini sanıyor. Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş da dışarıda işlerin iyi gitmediği kervanına katılanlardan. Dış politikada “eskiden beri yaptığımız bazı uygulamalarda mutlaka bir takım değişikliklere gidilmesi zaruri görülüyor” diyen Kurtulmuş ekledi: “Biz istesek de her sorunu çözebilecek gücümüz de yok, her sorunu çözebilme imkânı da yok.” Çok değil daha birkaç yıl önce Davutoğlu’nun “Ortadoğu’da bizden habersiz yaprak kımıldamaz” diye gürlediği düşünülürse, Kurtulmuş’un sözleri bir nevi günah çıkartma. Dış politikada yeni bir dönem başlayacağına dair iyimser beklentiler sadece AKP’li siyasetçilerle sınırlı değil. Son günlerde bazı gazeteciler de Davutoğlu’nun gidişi üzerine dış politikada “tornistan” olacağı beklentisini dile getirdi. Deniz taşıtlarının acil durumlarda hızlı şekilde geriye doğru dönmesi için kullanılan “tornistan” terimi, batmakta olan Türkiye dış politikasına uygun düşmüyor. Öyle ki ne geminin kayalıklara vurmaktan hasar görmüş pervaneleri, ne içinde cebelleştiği fırtına, ne de 14 yıldır gemiyi kullanan kaptanı tornistan yapılmasını mümkün kılmakta.

Batı cephesinde yeni çok şey var

Almanya parlamentosu 2 Haziranda aldığı kararla 1915 olaylarını “soykırım” olarak kabul etti. Oysa aynı Almanya geçtiğimiz yıl, tarihte yaşananları tarihçilere bırakalım diyerek tasarının oylamasını ertelemişti. Aradan geçen bir yılda Türkiye ile Almanya arasında ne yaşandı da, ipler kopma noktasına geldi?

Berlin ve Ankara arasında patlayan krizin nedeni mülteciler. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Türkiye’de bulunan 3 milyona yakın Suriyeli mülteciyi Avrupa’ya karşı kullanabileceğine karar vermesiyle ilişkilerin seyri değişti. Kasım seçimleri öncesinde Erdoğan Brüksel’in mülteciler için vermeyi önerdiği 3 milyar avroyu az bularak, AB’nin üst düzey yetkilileri Juncker ve Tusk’ı “Yunanistan ve Bulgaristan sınırlarını açıp mültecileri otobüslere doldururuz” diyerek tehdit etmişti. İki taraf mülteciler üzerine yaptıkları “kirli pazarlıkta” o zaman anlaşamasa da hem AB hem de Almanya Erdoğan’ı tatmin edecek bir formül bulabilmek için aylarca uğraştı. AB seçimler öncesinde Erdoğan’ın imajını bozmamak için Ankara’ya ciddi eleştiriler yönelten ilerleme raporunun açıklanmasını erteledi. Almanya İçişleri Bakanı Thomas de Maiziere demokrasisi ağır yara alan AB adayı Türkiye’deki sorunlara kulaklarını tıkayarak “"insan hakları konusunda tüm dünyanın yargıcı olmamalıyız" diyecek kadar oportünist bir tutum takındı. Almanya Başbakanı Merkel defalarca Türkiye’ye gelerek mülteci krizini çözebilmek için Erdoğan’ın gönlünü almaya çalıştı.

Erdoğan-Merkel düellosu

Erdoğan’ın Almanya’dan sürekli daha fazlasını talep etmesinin iki nedeni var. Öncelikle Erdoğan Almanya’yı mülteci krizinde köşeye sıkıştırdığına inanıyor. Dolayısıyla sadece birkaç milyar avro değil, Halep’in kuzeyinde yıllardır arzuladığı güvenli bölgenin kurulmasına AB’nin destek vermesinin ve bu sayede Rusya engelinin aşılmasının peşinde. Böylece Türkiye’nin Suriye’de desteklediği ve son dönemde sürekli mevzi kaybeden silahlı gruplar korunaklı bir alan kazanacak, hem de AKP’ye yakın inşaat şirketleri burada kurulması hayal edilen şehrin ortaya çıkaracağı milyarlarca dolarlık inşaat pastasından nemalanacak.

Erdoğan’ın Merkel’i sıkıştırmasının diğer nedeniyse, Almanya’nın Gezi süreci ve 17-25 Aralıkla birlikte kendisini iktidardan devirmeye yönelik planları uyguladığına inanması. Alman istihbaratının Türkiye’yi dinlediğinin ortaya çıkması, Başbakanlık danışmanlarından Taha Gergerlioğlu’nun ajanlık suçlaması nedeniyle Almanya’da tutuklanarak aylarca cezaevinde kalması, 17-25 Aralık dinlemelerinin arkasında Alman istihbarat servisi BND’nin olduğuna ve bu kayıtların Hannover’de tutulduğuna dair İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının soruşturma başlatması. Bunlara AKP medyasında Almanya’nın üçüncü havaalanını engellemek istediğine, Kandil’e Alman ajanları gönderdiği ve bunların Türk savaş uçaklarının bombalaması sırasında öldüğüne dair çıkan acayip haberleri ekleyin. Erdoğan kendisine karşı kurulduğuna inandığı tüm bu komploların rövanşını almak için Merkel’i mülteci kriziyle hizaya getireceğini planlamış olacak ki sürekli taleplerini artırdı. Bunda da son günlere kadar başarılı oldu. Öyle ki Merkel hükümeti Erdoğan’a hakaret ettiği iddia edilen Alman komedyenin yargılanabilmesi için onay verecek kadar geri adım attı.

Merkel taktik değiştirdi

Erdoğan’a sürekli taviz vererek sonuç alamayacağını anlayan Berlin, artık havuç değil sopa stratejisini seçmiş görünüyor. Son soykırım kararı bunun ilk işareti. Ancak Türkiye Dışişleri’nin soykırım kararını Almanya’nın bu ülkede yaşayan Türkleri “yabancılaştırmak ve asimile etmek gayreti” olarak tanımlaması, Berlin’e karşı “meydan okumanın” devam edebileceğinin sinyaliydi. Eğer Erdoğan Merkel’i sıkıştırmak için vites yükseltir ve Berlin’in çok hassas bir konu olarak gördüğü bu ülkede yaşayan Türkleri kendi çıkarları için kullanmaya karar verirse, Almanya’nın da bel altı vuruşlarla Türkiye’nin canını acıtabileceğini belirtelim. Bunların başında Rusya krizi nedeniyle zor durumda olan Türkiye turizmine bir darbenin de Almanya tarafından vurulması, Gümrük Birliği’nin tartışmaya açılması ve PKK’nın terör örgütleri listesinden çıkarılması var. Geçtiğimiz yıl Cemil Bayık, PKK’nın 1990’larda Almanya’daki eylemleri nedeniyle “Almanlardan burada bir kez daha özür dilerim. Ben bu hataların tekrarlanmaması konusunda mümkün olan her şeyi yapacağımızı size garanti ederim” demişti. Mayıs ayında PYD Alman devletinin resmi bilgisi ve onayıyla Berlin’de temsilcilik açtı. Kısaca kriz daha da tırmanırsa, Türkiye’nin “PYD PKK’nın Suriye uzantısıdır dolayısıyla terör örgütüdür” argümanını Almanya tersine çevirerek; “PYD’yi terör örgütü olarak görmüyorum dolayısıyla onun bağlı olduğu PKK’yı da terör listesinden çıkarıyorum” diyebilir.

Şark kurnazlığıyla dünyaya meydan okunur mu?

AKP dış politikasının, tüm bu ihtimalleri aklının ucuna bile getirmediğinden emin olabilirsiniz. Değil birkaç adım sonrasını, burnunun ucunu bile göremeyen ama şark kurnazlığıyla tüm dünyayı dize getireceğine inanan bir kadronun yönettiği dış politikanın şimdi değişeceği konuşuluyor. Hiçbir NATO ülkesinin son 65 yılda yapamadığını yapıp Rus savaş uçağını düşüren, sonra da ateş bacayı sarınca “pilotun hatası… Temennim bir an önce bu sıkıntının aşılması” deyip bir yandan da Rusya’ya karşı “Halep’i düşürmeye çalışanlara karşı aynı kararlılıkla mücadelemizi sürdürüyoruz” şeklinde diklenmeye devam eden Erdoğan kaptanlığında mı dış politikada tornistan yapılacak? Ya da IŞİD’in Kilis’e attığı roketler “yanlışlıkla geliyor olabilir” diyen “değerli yalnızlık” mucitleriyle mi dış politika normalleşecek? Dışarıda sıkıştıkça içeriye dönüp “ben gidersem devlet yıkılır” diyen Erdoğan’ın tek adam rejiminin dış politikasından bahsediyoruz. 90 yıllık Cumhuriyet tek adam giderse yıkılır mı? Soruyu tersten soralım: Tek adamın iktidarına indirgenmiş bir devlet ayakta kalabilir mi? Üstelik dışarısı ısrarla Erdoğan ve Türkiye ayrımını vurguluyor. Putin’in “Türk halkı dostça ilişkilerimizi devam ettireceğimiz dostumuz olan bir halk. Fakat eylemleri düzgün olmayan siyasi kişilerle sorunumuz var ve buna gerektiği gibi tepki göstereceğiz” demesine, ABD’nin AKP iktidarının endişeyle izlediği Zarrab davasıyla Türkiye toplumuna yönelik oldukça etkili bir halkla ilişkiler kampanyası yürütmesine bakın. Erdoğan istediği kadar Batıya karşı essin gürlesin. Türkiye'de vatandaşların AB üyeliğine desteğinin, geçen yıla oranla 13 puan artarak % 75.5'e çıkması herkesin her şeyin farkında olduğunu gösteriyor.

*Yrd. Doç. Dr., Marmara Üniversitesi