Google Play Store
App Store

Zulüm organizeydi, evet; ama bu ülkenin umudu da boşluğa serpilmiş bir çiçek gibi değildi; inadına örgütlüydü. Yalnızca sokakta değil, seste, sözcükte, duvarda, bir hücre kapısında, inatta, itirazda, bir mahkeme kararına düşülen şerhteydi. Gezi’den sonra bir kez daha, 19 Mart’tan sonra, rejimin hukuk zorbalığı gençliğin inadına çarptı ve dağıldı

Dışarıdan içeriye mektuplar: Bir duvarı birlikte yüklenerek yıkmak

Gülizar Biçer Karaca - TBMM Başkanvekili ve CHP Denizli Milletvekili

Üç yıl oldu…

Bir halkın iradesine, bir parkın gövdesine, bir gençliğin hayaline sahip çıkma mücadelesiyle, buna kelepçe vurulmasının üzerinden üç yıl geçti. Gezi Direnişi’nden bu yana içeride tutulan arkadaşlarımızın her günü, rejimin baskı mimarisine kazınmış birer utanç anıtı oldu. Ama üç yıldan bu yana susmayanlar da vardı: Gezi’den bu yana içeride tutulanlara “yalnız değilsiniz” diyenler, dışarının sükunetine itiraz edenler, içerinin çığlığını taşıyanlar…

Gezi’nin inadıyla direnenler için, bu ülkenin yitirmediği vicdanı olanlar… Ve bugün Silivri’den, Metris’ten, Bakırköy’den, her bir cezaevinden yankılanan her ses de o direnişin devamıdır.

***

Daha önce başka vesilelerle söylemiştim. Zulüm organizeydi, evet; ama bu ülkenin umudu da boşluğa serpilmiş bir çiçek gibi değildi; inadına örgütlüydü. Yalnızca sokakta değil, seste, sözcükte, duvarda, bir hücre kapısında, inatta, itirazda, bir mahkeme kararına düşülen şerhteydi.

Gezi’den sonra bir kez daha, 19 Mart’tan sonra, rejimin hukuk zorbalığı gençliğin inadına çarptı ve dağıldı.  Bu yüzden Berkay’ın, Temmuz’un ve onlarla birlikte yürekleri Silivri’den taşıp gelen gençlerin tahliyesini, sadece bir “hukuki gelişme” olarak değerlendirip geçemeyiz.

Tahliyelerin her biri bu rejimin, geleceğin iradesine çarpıp, geri çekildiği anlardı.

Rejim hukukun elini bağlanmışken, hakikat onların duruşunda yankılanmaya devam ediyordu.

Bu tahliyeler bir hatırlatmaydı: Gelecek, iktidarın mülkiyetinde değildir, çocukların hücrelere sığmayan, mahkeme salonlarına bırakılan cümlelerinde, dik duruşlarındadır.

***

Silivri ziyaretlerimden dışarıya mektuplar taşımıştım. O mektuplar, dışarının da sınavıydı.

“İyi ki varsınız”, “Hiç yılmadık” gibi cümleler, doğrudan doğruya bir siyasal eylemdi. Dışarının çeperlerine çarpan bu cümleler, içeride tutulanların değil, dışarıda kalanların da hakikatle kurduğu ilişkiyi test ediyordu. Bir ülkenin onuru, bu sesi duyup duymamakta, bu sese ne kadar kulak verildiğinde gizliydi.

Zamanın bütün ağırlığı sırtlarına yığılmışken bile, içeridekilerin gözlerindeki inat, bu ülkenin en koyu karanlığına karşı sıkılmış yumruklardı. Öyle ya; umut, bazen sadece dışarıdan içeriye değil, içeriden dışarıya da yazılırdı. Bunlar da onlardandı.

***

Bugün bu ülkede herkesin sırtı duvara dayanmış durumda…

Siyasetçisinden gazetecisine, belediye başkanından öğrencisine, avukatından işçisine, sanatçısından akademisyenine kadar herkes bir biçimde rejimin baskı aygıtlarının hedefinde…

Yargı, yürütmenin kılıcına dönüşmüş, anayasal kurumlar etkisizleştirilmiş, AYM kararları yok sayılmışken, benim Meclis’te AYM’nin Can’la ilgili kararını okutmam, yalnızca bir hukukçunun hukuk refleksi değil, çarpık, çıplak bir rejimin teşhiriydi.

Yaşananlar bu ülkenin “hukuk” adına var olan her şeyle kopardığı ilişkinin yeniden tesis anıydı. Tam da burada, yani çürümenin bu kadar derinleştiği, korkunun bu kadar yaygınlaştığı noktada, başka bir şeyin filizlenmesinin talebiydi.

Korku duvarları çatlıyorken, gençlerin her bir direnişi, o çatlaklardan sızan yeni bir siyasal hafıza inşa ediyorken, bu hafıza, ne medyanın manipülasyonlarıyla silinebilecek ne de yargının keyfi kararlarıyla bastırılabilecek bir şeyken, yapılabilecek şey içeridekilerin sahici cesaretiyle, dışarıdan hukukla yeniden bağ örmekti.

Anayasa’dan daha güçlü bir bağ da yoktu. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 153. Maddesi de Anayasa Mahkemesi kararlarının “yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzel kişileri bağlayacağı” hükmünü açıkça belirtir.

Başkanlık makamında görev yapan bir temsilci olarak ben de bu tarihsel sorumluluğu üstlendim. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 105 yıllık mirasına sahip çıktım. Meclisimizin tarihsel ve anayasal varlık nedeni olan ve arkamda da yazılı bulunan “Egemenlik, kayıtsız şartsız milletindir” ilkesinin bir ihlalle daha karşı karşıya olmaması adına, milletin iradesini yeniden tesis edecek Anayasa Mahkemesi kararının hüküm kısmının Genel Kurul’da okunmasını sağlayarak, hem hukukun üstünlüğünü hem de Meclis’in kurucu iradesini savunmak adına bir adım attım.

Can Atalay’ın milletvekilliğinin iade edilmesi, bu anlamda yalnızca bireysel bir hakkın teslim edilmesi değil, anayasal düzenin ve meclisin kurumsal iradesinin de yeniden tesisi olacaktır.

***

Bugün Türkiye’de direniş, sadece fiziksel bir eylem değil, aynı zamanda bir hafıza biçimi…

Tüm bu adaletsizlikler, içeride ve dışarıda yaşanan baskılar, aslında bir kuşağın belleğinde yankılanan yeni bir siyasal söz dağarcığı yaratıyor. Her kelepçe, her tutuklama, her yasak, bir kuşağın dilinde yeni bir sözcüğe, yeni bir cümleye dönüşüyor.

Belki de rejimin en büyük hatası da bu: Susturduklarını sandığını, daha dirençli sözlerle donatıyor olması…

Silivri, Metris, Bakırköy, Bursa, diğerleri… Artık bu yerler sadece cezaevi değil; aynı zamanda hakikatin üretildiği, geleceğin yazıldığı mekanlara dönüşüyor. İçeride yazılan her cümle, dışarının da duvarlarına kazınıyor.  O cümleler bazen mahkeme tutanaklarında, bazen bir annenin seslenişinde, bazen de bir gazetenin köşe yazısında hayat buluyor.

Ve bu yazı da aslında onlardan biri… Unutulmaması için söylüyorum: Bir ülkenin geleceği, cezaevlerinin zırhlı araçların gölgesinde değil;  Silivri, Metris, Bakırköy, Bursa’da diğer cezaevlerinde, “Hiç yılmadık, bizi sindirmelerine izin vermedik” diyenlerin yüreğinde saklıdır.

O yürekler, sadece kendi kurtuluşuna değil, bir halkın yeniden doğuşuna da atıyor. O yürekler sadece birer kişi değil; direnişin ortak adı, umudun kolektif kimliği artık. Bu yüzden dışarıdan içeriye gönderilen her mektup, aslında içeriden dışarıyı örgütleyen bir cesarete de dönüşüyor.

Susturulamayacak kadar sahici, bastırılamayacak kadar örgütlü, unutturulamayacak kadar derin...

Ve biz dışarıdakiler; ya bu sesi duyacağız,  dışarıdan yüklenip o duvarları yıkacağız ya da bir ülkenin vicdanına sağır kalmanın utancıyla yaşayacağız.