Google Play Store
App Store

Gezi, durdukları yerler farklı olsa da bu ülkeyi sevenlerin, adalet talep edenlerin, var olma mücadelesi ortak olanların hikâyesiydi. Bizleri birbirine yakınlaştıran, o kalabalığın içerisinde aslında hiç yalnız olmadığımızı gösteren, insan olmayı ve dayanışmayı yeniden hatırlatan umut mücadelesiydi.

Dışarıdan içeriye mektuplar: Karanlık tabloda bir aydınlık var

Seren Selvin Korkmaz - Siyaset bilimci

Gezi Davası’nın tutsakları, değerli arkadaşlar,

Hiçbirinizle birebir tanışmıyoruz ama bir o kadar da tanışız. Hepinizin mücadelelerine, çabalarına uzaktan tanığım. Ve içeride de dışarıda da bir başka tutsaklıkta ortağız.

“İyi yönetilen ülkelerde adaletin özellikle vurgulanmasına gerek yoktur” diyor Bertolt Brecht. Bizler ise her doğan güne adalet talebi ile uyanıyoruz. Her gün bir başka adaletsizlik, haksızlık hikâyesi yazılıyor ülkenin hanesine.

Ülkenin kaynaklarını, doğasını, insanını seven ve korumak isteyen, adaletsizlik ve hak ihlalleri karşısında ses çıkaranlara, “vatana ihanet” suçlamaları yapılıyor. Öte yandan ülkenin kaynaklarını sömüren, köklü kurumlarını onarmak ve geliştirmek yerine adeta yok edip itibarsızlaştıranlar, vatandaşın hakkını yiyenler ise “vatanını sevenler” safında yer tutuyor. Bu piyesin ortasında kimimiz içeride, kimimiz ise dışarıda bir var olma mücadelesi sürdürüyoruz.

Gezi, durdukları yerler farklı olsa da bu ülkeyi sevenlerin, adalet talep edenlerin, var olma mücadelesi ortak olanların hikâyesiydi. Bizleri birbirine yakınlaştıran, o kalabalığın içerisinde aslında hiç yalnız olmadığımızı gösteren, insan olmayı ve dayanışmayı yeniden hatırlatan bir direnç ve umut mücadelesiydi. Örneğin sevgili Berkin Elvan hepimizin kardeşi olmuştu. Berkin’in cenazesindeki o kalabalık hiçbir arada olamayacağımı düşündüğüm binlerce insanla yan yana yürütmüştü bizi. Berkin’i de ailesini de sonrasında da rahat bırakmadılar; sözleriyle, açtıkları davalarla… Tıpkı Gezi’ye olan hınçlarını sizlere verilen ceza ile dindirmek istedikleri gibi. Bugün Gezi’nin en ağır bedeli sizlere ve Gezi’de yitirilenlerin ailelerine yüklenmiş durumda. Gözdağı, caydırma ve yıldırma çabasıyla… Ancak, bu çabalarının muvaffak olmadığı aşikâr.

***

Seçme ve seçilme hakkının, özgürlüğün gasbedildiği bu düzene bir günde, bir darbe ile falan gelmedik. Sinsi otoriterleşmenin adım adım yerleştiği, hak ihlallerinin normalleştirildiği bir süreçten geçtik. Ses çıkarılmayan, cılız itirazların yükseldiği her hadise bir sonraki hak ihlalini getirdi. “Aman tadımız kaçmasın” diye onaylanan veya görmezden gelinen yasal düzenlemeler temel hak ve hürriyetlerin ihlalinin, ülkenin kaynaklarını talan düzeninin önünü açtı. Gezi bu sinsi otoriterleşmeye karşı yükselen, en güçlü sesti. Sonrasını biliyoruz.

Patlayan bombalar, yağmalanan kamusal mekânlar, sokaktan cenazelerini dahi alamayan insanlar, el koyulan belediyeler, gasbedilen vekillikler, kamusal figürlere gözdağı amacıyla açılan “rehine” davaları, üniversitelerden atılan, işsizlikle dize getirilmeye çalışılan onurlu akademisyenlerin yaşadıkları, işlevsizleşen meclis ve her gün daha da normalleştirilen otoriter pratiklerle geçti 2010’lu yıllar ve 2020’lerin başları…

Simgeleşen isimlerin yanında ismini hiç bilmediğimiz haksız yere cezaevinde tutulan pek çok insan var bu ülkede. Böyle olunca, mesajları da hep içeriden çok dışarıya verme gereği duyuyorum bu mektupta da. Çünkü bu sinsi otoriterleşmeyle mücadelenin yolu tüm bu olanları kanıksamamak, normalleştirmemek aksine güçlü itirazlar yaratabilmekten geçiyor.

Ancak her şeye rağmen tüm bu karanlık tabloda hâlâ güçlü bir aydınlık var. Ülkenin dört bir köşesinde toprağını, ormanını, suyunu korumak isteyenlerin mücadelesi, kadın hareketinin asla taviz vermeyen sokaklardan meclise uzanan müthiş direnci, otoriterliğe karşı farklılıklarını bir kenara bırakıp ortak duruş sergileyenler, onca davaya cezaya rağmen adaleti ve demokrasiyi savunmaktan vazgeçmeyen hak savunucuları, iktidarın “kindar” olarak yetiştirmeyi başaramadığı gençler… Evet, her şeye rağmen “umudumuzu dürtüp, umutsuzluğumuzu yatıştıran” bir mücadele ve ortak çaba bizlerin bu ülkeye olan inancını canlı tutuyor.

***

Sizlerin ailelerinizden ve sevdiklerinizden uzak her gününüz bu ülke için utanç kaynağı olmalı. Vicdanlı, liyakatli, ülkesini seven insanlara reva görülen bu zulmün karşısında daha iyi bir ülke için mücadele etmek ise hepimizin borcu.

Bu mektubu kaleme aldığım sırada Tayfun Kahraman’ın doktor kontrolüne götürülürken uğradığı muameleye dair Meriç Demir Kahraman’ın aktarımının üzerinden çok geçmemişti. Can Atalay’ın ısrarla gasbedilen vekilliğinin tartışmaları ise hâlâ sürüyor. Özgürlüğünüz kadar, sizlere günlük olarak yaşatılmaya çalışılan bu “yıldırma” çabalarının bir keyfiyetten ziyade kasıtlı bir hukuksuzluk olduğunu da yine en çok dışarıya anlatmak lazım.

Ülkenin içinden geçtiği bu sürece rağmen demokrasi ve adalete kavuşacağı günlerin uzak olmadığına inanıyorum. Bunun kaynağının ise avutucu bir umut değil, sizlerin de parçası olduğunuz bu direnç ve çabaların bir sonucu olduğu kanaatindeyim.

Sevgi ve dostlukla…