Google Play Store
App Store

Tutukluluğunuz sizin ve yakınlarınızın hayatından çalmakla kalmıyor bu ülkenin mağdurlarını, hakkı yenilenlerini de bir savunma ustasından mahrum ediyor. Ama ne demiştik? “Hapishaneler de memleketten”

Dışarıdan içeriye mektuplar: Kırk yıl önce kırk yıl sonra

Kumru BAŞER - Gazeteci

İzmir eski Belediye Başkanı Tunç Soyer tutuklandıktan sonra yolladığı ilk mesajında “İçeride olmanın en güzel yanı sabaha karşı bir şafak operasyonunda evinizin basılması ve gözaltına alınmanız ihtimali olmaması” demiş.

İnsanı gülümsetiyor ama o kadar gerçek ki! Bugünler gibi “bir gece ansızın gelebilirler” ortamının egemen olduğu 12 Eylül sonrası yıllarda cezaevine düştüğüm zaman, ben de aynen böyle hissetmiştim.

Siyasi sebeplerle zulüm görenlerde buna “doğru yerdeyim, haklıyım” duygusu eklenir. Elbette sloganlardaki “haklıyız, kazanacağız” ikilisi her zaman o kesinlik ve hızda birbirini izlemez. Hatta acıdır ki, haklılık, kazanmayı garantilemez. Ama tarihin doğru tarafında durmanın, o tatlı, hak edilmiş gururunu da elimizden alamazlar.

Ülkemiz, bu gururu duymak, sevdiğimiz ifadeyle bu “şeref madalyasını” takmak için sayısız fırsatlar sunar bize eskiden beri.

***

1960’lı yıllarda, sosyalist bir ailenin çocuğu olarak bana bu temel bilgi erken yaşta verilmişti. Tanıdığım ve çok sevdiğim neredeyse bütün yetişkinlerin şahane hapishane hikâyeleri vardı.

Kısacası bu memlekette bir kısım insan için, sevgili Sırrı Süreyya Önder’in Meclis kürsüsünden kalenderce ifade ettiği gibi “Hapishaneler de memlekettendir”.

Mektuplar ise bir mahpusun hayat damarlarıdır. Daktilodan bilgisayara geçmiş ve el yazısını neredeyse unutmuş olabiliriz ama hapishaneye daima mektup yazılır.

Ben de uzun zamandır ihmal ettiğim mektup dünyasına dalabilmek için tamı tamına kırk yıl öncesinin cezaevi mektuplarını sakladığım kutuyu açtım. Kurutulmuş çiçekler, şiirler ve karşıdakine güç vermek için yazılmış o satırlara gömüldüm…

Kendisi de 12 Eylül darbesi sonrasında kısa süreler cezaevini tadan babam Mamak askeri cezaevindeki bana “Biraz baba nasihati. Kendine boş zaman yarat ve o zamanlarda hep hayal kur. Hayallerin sende kalsın ama hayatında gerçekçi ol” demiş mesela. Ben babama bir Can Yücel şiiri yazıp, iyice arsızlaşan sıçanları avlaması için koğuşa alınmasına izin verilen kedi Hasret’in resmini çizerek annemi güldürmeye çalışmışım. Mahpusluğun hep dışarıdakiler için daha zor olduğunu düşünmüşümdür.

İçeriye bu mektubumu sadece bir kez yüz yüze geldiğim birine, Silivri cezaevinde 9 yıla yakındır hapis yatmakta olan Avukat Selçuk Kozağaçlı’ya yolluyorum. Hem kendisine epeydir söylemek istediğim sözler olduğu için ama hem de dar zamanımızda en büyük dayanağımız, adil yargının vazgeçilmez unsurları, canımız avukatlarımızın bu kadar güvencesiz, bu kadar baskı altında olmasına, kendisine yakında reva görülen muameleye çok içerlediğim için.

***

Kozağaçlı biliyorsunuz Çağdaş Hukukçular Derneği’nin Onursal Genel Başkanı. Aslında 16 Nisan’da yapılan değerlendirmede, 11 yıl 3 aylık hapis cezasını tamamlamış sayılarak tahliye olmuştu. O gün anlattığına göre, onu beklenmedik bir anda, elinde birkaç naylon torbasıyla Silivri Cezaevi’nin kapısına koydular. Uzun yıllardır ilk kez açık havaya çıkmanın sarhoşluğu içinde öylece etrafa bakınırken, Ekrem İmamoğlu protestoları sırasında tutuklanan 6 gencin tahliyesini bekleyen kalabalık bir grup öğrenci onu tanıdı, ellerindeki çiçekleri ona verdiler. Sonra bir koşu, sevinç içinde İstanbul Barosu’nu ziyaret etti, meslektaşlarının alkışlarıyla karşılandı. Ne var ki, birkaç saat içinde tahliyesine yapılan itiraz ile yeniden tutuklanıp Silivri Cezaevi’ne geri götürüldü. Gerekçe olarak “islah” olduğunu kanıtlayacak puanları toplayamadığı söylenmişti. Belki de bırakıldığında “uslanmadığını” belli ettiği için yeniden cezalandırılmıştı, kim bilir?

Onu Türkiye, en çok 2014 yılında Soma’da 301 maden işçisinin canını yitirdiği olaydan sonra, işçi ailelerinin vekilliğini üstlendiği günlerde tanımıştı. Tıpkı hâlâ Anayasa Mahkemesi kararları hilafına cezaevinde olan Can Atalay gibi, nerede bir hak çiğnenmişse onu da orada görüyorduk. Ben onu ilk kez 2011 yılında Ankara’da bir mahkeme salonunda dinledim. Metin Lokumcu’nun Hopa’da öldürülmesini protesto ederken tutuklanan öğrencileri savunuyordu. Ama ne savunma! Sanık sandalyelerindeki öğrenciler, dinleyiciler, savcı ve hâkimler pür dikkat dinliyor ve ara ara esprilerine gülmekten kendilerini alamıyorlardı. O gün aklımdan geçip de mahkeme ortamında o kalabalıkta söyleyemediklerimin yeri şimdi geldi…

***

Sevgili Selçuk, o gün savunmanızı dinlerken 50 yılı aşkın geriye, bir zaman yolculuğu yaptım. Bana büyük bir savunma üstadını hatırlattınız. Yıl 1971 olmalı, ilkokulu bitirmek üzereydim. Babamın yakın dostu Avukat Halit Çelenk, (benim için Halit Amca) ara ara davaları için İstanbul’a gelir, bizde kalırdı. O akşamlarda, Ankara’da devam etmekte olan Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Arslan’ın da yargılandığı THKO davasında yaptığı savunmaları bütün detaylarıyla, adeta mahkeme salonundaymış gibi tekrarlar, tek tek sanıkları, savcıları, hâkimleri, tepkilerine, mimiklerine kadar tarif ederdi. Nefes almadan, bir tiyatro oyunu izler gibi gözümde mahkemeyi canlandırırdım. Çocukluk isyanımdı. Bu kadar net bir suçsuzluk nasıl yargılanabilirdi? Tutukluluğunuz sizin ve yakınlarınızın hayatından çalmakla kalmıyor bu ülkenin mağdurlarını, hakkı yenilenlerini de bir savunma ustasından mahrum ediyor.

Ama ne demiştik? “Hapishaneler de memleketten”. Yeniden Silivri’nin kapısına konacağınız, tanıyan bazı tatlı gençlerin size çiçek vereceği ve neşeyle bir kez daha İstanbul Barosu’na koşacağınız, mahkeme salonlarında eseceğiniz günlerin çok yakın olmasını diliyorum.

Silivri Cezaevi’nde mukim  

Avukat Selçuk Kozağaçlı’ya...