Google Play Store
App Store

Depremle beraber bir kere daha anladık: Gözümüz gibi koruduğumuz, çocuklarımızın canı pahasına savunduğumuz o küçücük yeşil alan, Gezi Parkı, bu şehrin nefesiymiş. Can damarıymış. Bizi yaşatacak, hayata tutunduracak olan bir parça toprağımızmış. Ama ne yazık ki, tıpkı sizler gibi, Gezi Parkı da Taksim Meydanı da bugün hâlâ tutuklu.

Dışarıdan içeriye mektuplar: Sesinizi, varlığınızı özlüyorum
Çizim: Kemal Gökhan Gürses

Ayşe Mücella Yapıcı - Mimar ve eski Gezi tutuklusu

Sevgili dostlarım,

Bazen dışarıda olmakla içeride olmak arasındaki çizgi öyle inceliyor ki, insan kendini hangi tarafta sayacağını bilemiyor. Dışarısı da içerisi kadar ağır artık. Düşüncelerimizde, nefesimizde kelepçeler var. O yüzden bu mektubu bir yerden içeriye değil; araftan, birbirimize yazıyorum.

Üç yıl geçti. Üç koca yıl. Ama zaman, insanı unutturmuyor; eksikliği her geçen gün daha da büyütüyor. Sizleri, sesinizi, varlığınızı çok özlüyorum…

Geçtiğimiz günlerde İstanbul yine sallandı. Yer yerinden oynarken, aklım hep sizdeydi. Siz tedbirlisiniz, biliyorum. Ama yine de insanın içi bir başka daralıyor böyle zamanlarda. O ağır kapıların, acil bir anda bile sadece anahtarla açılabilmesinin sıkıntısı çörekleniyor insanın yüreğine. İçimizde, sırtımızda her an büyük bir vebal taşıyoruz; özgürlüğünüzü bekletmenin, adaleti geciktirmenin vebali.

***

Depremle beraber bir kere daha anladık: Gözümüz gibi koruduğumuz, çocuklarımızın canı pahasına savunduğumuz o küçücük yeşil alan, Gezi Parkı, bu şehrin nefesiymiş. Can damarıymış. Bizi yaşatacak, hayata tutunduracak olan bir parça toprağımızmış. Ama ne yazık ki, tıpkı sizler gibi, Gezi Parkı da, Taksim Meydanı da bugün hâlâ tutuklu. Hâlâ özgür değil. Böyle anlarda betonla örülmek istenen her köşe, susturulan her meydan, bize bir kere daha öğretiyor: Yaşam hakkı susarak korunmuyor. Direnerek ve mücadele ederek savunuluyor. Ve biz, her adımda, her karışta, her ağacın gölgesinde bunu yeniden ve yeniden anlıyoruz.

İçeride de dışarıda da hayat, bize durmaksızın hak, hukuk ve adalet mücadelesinin kıymetini fısıldıyor kulağımıza. Bu uğurda hukuksuzca tutuklanan, yargılanan ve aranıza yeni katılan tüm kız kardeşlerime de selam olsun. Hepinizi tek tek anmak isterdim, ama biliyorum ki birçoğunuzun ismi, sesi, hikâyesi kalbimizde zaten yer etmiş durumda. Sevgili İkbal’e, sevgili Güzin’e, sevgili Ayşe’ye ve adlarını tek tek buraya sığdıramadığım nice dosta selam ve dayanışma gönderiyorum. Sizlere mektup yazamıyorum dostlarım. Ne yazacağımı bilemiyorum bazen. Kelimeler boğazımda düğümleniyor. Çünkü her harf, her cümle biraz eksik, biraz yetersiz kalıyor size anlatmaya.

***

Ve evet, burada Bakırköy’e pozitif bir ayrımcılık yaptığımın farkındayım. Ama Silivri’yi, Sincan’ı… Ve dört bir yandaki bütün cezaevlerinde hukuksuz tutulan tüm dostlarımız da aklımızda, yüreğimizde taşıyoruz. Hepimiz aynı gökyüzüne bakıyoruz. Dışarıdaki mücadele, içeridekilerin her anında, her nefeste onlarla birlikte sürüyor.

Kadın infaz memurlarının kimi zaman bir bakışıyla, kimi zaman sessizce uzattığı bir selamla içimizi ısıtan o insanlığı da unutmuyorum. Koşullar ne kadar zor olsa da, insanlığın bir yerlerde dimdik ayakta durduğunu hissettiren o küçücük ama kocaman davranışları da unutmak mümkün değil. Kimi zaman bir bakışta, kimi zaman bir selamda birbirimize tutunduk.

Ama her şeye rağmen, şehirlerin, insanların, iradenin susturulmaya çalışıldığı bu tozun toprağın arasından bir şey hep yeşeriyor: Umut. Direnişin tam ortasında, inadına. Gezi’de nasıl büyüdüyse, şimdi de büyüyor. Gençlerin korkmadan, vazgeçmeden beynimize örülen zincirleri kıran sesiyle… İnanıyorum ki o sesler, duvarları, kilitleri, yasakları aşarak size de ulaşıyor; tıpkı bir şarkı gibi, bir slogan gibi, bir gülümseme gibi…

Biliyorum ki, yakında özgürlükte buluşacağız. O gün geldiğinde, ağaçlara sarılır gibi sarılacağız birbirimize ve beraber hayatı savunacağız. Hiç susmamış, hiç unutmamış ve hiç vazgeçmemiş olmanın verdiği o tarifsiz rahatlıkla….

Hasretle, özlemle, umutla…