Dışarıdan içeriye mektuplar: Yargı araçsallaşırsa…
Gezi Direnişi gibi benzeri olayların gerçekleşeceğini bilen iktidar, bu durumda, halkın özgürlük istekleri yaygınlaşıp, halkın iradesi önünde duramayacağını ve iktidarını kaybedeceğini gördüğü için, araçsallaştırdığı yargı yoluyla hukuku yerle bir etmiştir.

Ömer Faruk EMİNAĞAOĞLU - Hukukçu
Günümüzde darbeler, artık topla, tankla, tüfekle yapılmıyor. Yargı araçsallaştırılıp, iktidarın dipçiği haline getirilerek, sivil darbeler gerçekleştiriliyor.
Sivil darbelerde, yargı organlarının önüne suçlu olarak çıkartılıp, suçsuzluğunuzu ispatlamanız isteniliyor. Bununla da kalınmıyor, savunma hakkınız yok sayılıyor. Suçsuzluğunuzu dahi ispatlasanız bu da görmezden geliniyor, yargı organları önüne bir kere çıkartılmaya görün, bu durumda kalan herkes dilediklerinde her durumda suçlu kabul ediliyor. Bu yapılanlara bir yargılama denilemeyeceğinden, yargı organları üzerinden, yargısız infazlar gerçekleştiriliyor.
İktidar sahipleri kimi etkisiz kılmak istiyorsa, yargı bağımsızlığını ortadan kaldırıp, yargı araçsallaştırıldığı için, hemen yargı organlarına bu görevi tevdi ediyor. Yargı organlarının kararlarının bağlayıcılığı karşısında da, her durumda yargı organları üzerinden elbette iktidarın dediği gerçekleşiyor.
AKP, hukuk devleti ve demokrasiyi iktidara gelmenin, menzile varmanın bir aracı olarak görmüş, iktidara geldiğinde de, demokrasi tramvayından inmiştir. Artık kendisini iktidarda tutma, iktidarda kalma görevini de yargıya havale edilmiştir. Böyle bir görev kendisine havale edilen yargı, toplumsal ve siyasal muhalefeti biçimlendirmek, susturmak, ortadan kaldırmak, AKP’nin iktidarda kalmasını sağlamak için, her istendiğinde istenilen imzaları karar adı altında atmaktan da geri durmamıştır.
***
Gezi Direnişi, Türkiye’de hak ve özgürlüklerin topluca, kitlesel olarak, ülke genelinde kullanımıdır. Hukuk devleti ve demokrasinin kurallarıyla işlemesi durumunda iktidarda kalamayacağını bilen, bu nedenle demokrasi tramvayından inen AKP iktidarı, nerede hak ve özgürlük kullanımı var ise, gözünü ve kulağını oraya çevirmiştir.
Gezi Direnişi’nde halkı için hak ve özgürlük diyenler, bunun için sokağa çıkanlar, mücadele edenler, AKP’nin korkulu rüyası olmuştur. Özgürlük dalgasının genişlememesi için, hemen devreye sokulan yargı ile Osman Kavalalar, Can Atalay’lardan bunun hesabını sorma yoluna gitmiştir.
Yargı adeta tam zamanlı nöbete başlamış, adeta listelenip önlerine konulan evrakta her kimin adı var ise, bu listedeki kişilerin özgürlüğü yok edilip tutuklanmış, sonra da tutuklananlar için adeta tahliye yasağı varmış gibi, örneğin Osman Kavala için bir tahliye kararı çıkınca, hemen yeni bir tutuklama kararını devreye sokmuştur. Can Atalay için dokunulmazlığı ve Anayasa Mahkemesi kararları bile görmezden gelinmiş, Can Atalay lehine karar veren Anayasa Mahkemesi üyeleri hakkında dünya hukuk tarihinde görülmedik biçimde suç duyurusu kararı verilmiş, Gezi Direnişi nedeniyle tutuklananlar, salıverilemez gibi bir anlayış sergilenmiştir.
Her yönüyle hak ve özgürlük kullanımı olan Gezi Direnişi konusunda verilen kararların neden hukuka aykırı olduğunu açıklamaya çalışmak, suçsuzluğun ispatından öte bir anlam taşımıyor. Onun için bunu anlatmaya bile gerek yok.
Gezi Direnişi’nin dizginlenmemesi durumunda, daha sonra Gezi Direnişi gibi benzeri olayların gerçekleşeceğini bilen iktidar, bu durumda, halkın özgürlük istekleri yaygınlaşıp, halkın iradesi önünde duramayacağını ve iktidarını kaybedeceğini gördüğü için, araçsallaştırdığı yargı yoluyla hukuku yerle bir etmiştir.
Bu anlayıştaki iktidar, demokrasinin olmazsa olmazı toplantı ve gösteri yürüyüş hakkını kullanılmaz hale getirmekle kalmamış, aynı tutumunu ifade özgürlüğü ve dolayısıyla basın özgürlüğünü konusunda da sergilemiştir. Bu yolla kendisini eleştirilemez bir iktidar olarak görmüştür.
2010 Anayasa değişikliği ile yargıyı tamamen etkisi altına alan iktidarın yargı yoluyla denetimi ortadan kalkınca, Gezi ve benzeri olaylarda yaşanan hukuksuzluklar saymakla bitmez hale gelmiştir.
Ankara’daki Gezi Direnişi’nde, 15 Haziran 2013 tarihinde polisin halka saldırısını önlemeye çalıştığım için ben de Kırıkkale Ağır Ceza Mahkemesi’nde 2013/192 Esas sayılı dosyada yargılanmış ve suçsuzluğumu ispat etmek durumunda bırakılmıştım.
İktidarda kalmanın yolunun, indiği demokrasi tramvayını çalıştırmamak olduğunu bilen iktidar, bu sefer 2017 yılında yapılan anayasa değişikliği ile, yasama organı yoluyla denetlenme araçlarını da ortadan kaldırmıştır. Erkler ayrılığı sadece Anayasa’da yazıldığı ile kalmıştır.
Yasama ve yargı yoluyla denetlenemeyen, basın özgürlüğünün yok edildiği, egemenlik yetkisinin tek kişi tarafından ve denetlenemez biçimde kullanıldığı bir sistemi, Anayasa değişiklikleri ile yaratan gerçekte ise Türkiye’yi anayasasızlaştıran iktidar, artık kendisini durdurabilecek hiçbir şey kalmadığı anlayışı ile bu sefer aynı hukuksuzlukları siyasal muhalefete yönelik işletmeye başladı.
Rakibi olan partilere hukuksuz biçimde, yargı üzerinden müdahaleler, kuşkusuz bunun en bariz örneği. Selahattin Demirtaş, Ümit Özdağ, Ekrem İmamoğlu hakkındaki yargı kararlarını başka türlü açıklamak olanaklı değil. 12 Eylül döneminde Milli Güvenlik Konseyi tarafından faaliyetleri yasaklanan ve zorunlu ikamete tabi tutulan parti başkanlarını hatırlayınca, bugün gelinen noktada, iktidar partisi dilediği parti için, dilediği genel başkan veya cumhurbaşkanı aday adayı için, yargıyı devreye sokarak 12 Eylül dönemindeki aynı durumu yaşatıyor.
***
Askeri vesayete son diyen bir iktidar var. 12 Eylül anayasasına son diyen bir iktidar var. Anayasa’daki egemenlik kullanımı konusundaki tüm maddeler değişti ve egemenlik yetkisi, yasama, yürütme, yargı, RTÜK gibi üzerinden sadece iktidar partisinin elinde. Aynen 12 Eylül döneminde tüm bu yetkilerin Milli Güvenlik Konseyi elinde toplanması gibi. Hatırlarsak 12 Eylül döneminde toplantı ve gösteri yürüyüşleri, siyasi parti faaliyetleri Milli Güvenlik Konseyi kararıyla yasaklanmıştı. Bugün de Gezi Direnişi’nin suç olarak görülmesi, benzeri eylemlerin yapılmamasının amaçlanmasının, 12 Eylül döneminden bir farkı kalmadı. Aynı şekilde partilere yargı üzerinden uygulanan işlemlerin de 12 Eylül döneminden hiç bir farkı kalmadı.
12 Eylül döneminin askeri darbesi ve askeri vesayet bitti ve gitti, ancak giderken şimdi yargı üzerinden yaşanan ve devam eden sivil darbe ve iktidar vesayeti geldi ve devam ediyor. İktidar vesayeti karşısında mücadele edenlerin ödedikleri bedeller, ceza değil elbette onur ve iktidar vesayeti de hukuk ve demokrasi yoluyla verilecek kararlı mücadele ile elbette sona erecek.


