birgün

15° AÇIK

KÜLTÜR SANAT 21.11.2021 12:23
author

Diyanet bütçesi Kültür’ü katladı

TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu 2022 bütçe görüşmeleri çerçevesinde kabul edilen Kültür ve Turizm Bakanlığı bütçesi 7 milyar 109 milyon, Diyanet İşleri Başkanlığı bütçesi ise yaklaşık 17 milyar.

Diyanet bütçesi Kültür’ü katladı

Türkiye tarihinin en sıkıntılı dönemlerinden birini yaşarken, Meclis’te 2022 bütçesi tartışılıyor. Cumhurbaşkanı tarafından TBMM’ye gönderilen bütçede Kültür ve Turizm’e ayrılan miktarla, Diyanet İşleri Başkanlığı’na ayrılan miktar arasındaki fark dikkat çekici. Plan ve Bütçe Komisyonu’nda kabul edilen Kültür ve Turizm Bakanlığı bütçesi 7 milyar 109 milyon iken, Diyanet İşleri Başkanlığı’na ayrılan miktar 16 milyar 98 milyon. Seçim yaklaşırken, tek adam rejiminin dine sarılmaktan başka çaresinin kalmadığının bir kanıtı değil de nedir?

Kültür-sanata ayrılan bütçenin Genel Bütçe içindeki payını henüz bilmiyoruz, görüşmeler devam ettiği için, ama geçen yıllardaki oranlara bakarak bu payın yüzde 1 bile olmayacağını söyleyebiliriz. Oysa ki, Avrupa ülkeleri yüzde 1 oranını bile az buluyor. Toplumsal gelişmenin sanat ve kültür bilinciyle yetişmiş bireyler eliyle sağlanacağını bildikleri için… Din görevlilerinin ücretleri ise bu hizmetten yararlananlar tarafından karşılanıyor Batı dünyasında. Ülkemiz koşullarında tüm dini gruplara hizmet sunan ‘Din İşleri Yüksek Kurulu’ gibi düzenleyici, denetleyici bir kurumun varlığı gerekli olabilir, ama bugünkü yapısını savunmak kolay olmasa gerek. Bu konuyu uzmanlarına bırakarak, biz konumuza dönelim; devletin kültür ve sanata ayırdığı ödeneklerin yetersizliğine…
Kültür ve turizmin tek bir çatı altında toplanmasının yararından çok zararı bulunması, bakanlık bütçesinin önemli bir kısmının turizme ayrılması bir yana, kültür varlıklarının yalnızca para getirecek birer unsur olarak değerlendirilmesinin sakıncaları ortada. Bütçede halk kültürlerinin geliştirilmesine ve bağımsız sanat topluluklarının güçlendirilmesine ayrılan kaynaklar son derece sınırlı. Sanat kurumlarının günümüz gerçeklerine uyum sağlayamayan yapılarından kurtularak çağdaş sanat yönetimi ilkeleri doğrultusunda çalışabilmeleri için bu alana ciddi bir kaynak ayırmak gerekiyor. Oysa ki, Kültür ve Turizm Bakanlığı bütçesinin yüzde 90’ı personel giderleri.

ÖZERK YAPILANMA

Bu söylediklerimden, kamu sanat kurumlarının gerekli olmadığı sonucu çıkarılmamalı. Tam tersine, kamu sanat kurumlarının bütçesinin artırılması, bu kurumların çağdaş bir anlayış doğrultusunda çalışabilmeleri için ön koşuldur. Ama bu da yetmez; bu kurumların özerk yapılara kavuşturulması gerekir. Yani, “parayı veren düdüğü çalar” anlayışını bir kenara bırakmalıdır devleti yönetenler. Çalışanların kendi yöneticilerini ve projelerini belirleyebildiği, bütçelerini oluşturabildiği yapılara dönüşmeleri gerekir. İktidara talip olan siyasi partilerin bu doğrultuda çalışmalar yapıp yapmadığını bilmiyorum. Belki de, gündemlerinde öncelikli bir madde değildir sanat ve kültür… Sanattan nasibini almamış yurttaşların demokrasi bilincine kavuşmasının mümkün olmayacağı inancıyla söylüyorum bunları.

Özerkliğin kardeş ilkesi yerelliktir. Merkezden yönetilen sanat kurumları yerine, ‘yerinden yönetim’ ilkesinin egemen olduğu bir kurumlaşma çağdaş yönetim anlayışının temellerinden biri değil midir? Farklı düşünenler olacaktır elbet, ama kanımca devletin sanat kurumları özerk statüye kavuşturulduklarında ülkemizin sanat ve kültür yaşamına ciddi katkılar sunacaktır. Bugünkü durumda bile, Devlet Tiyatroları’nın sanat yaşamımızda önemli bir işlev üstlendiğini, az gelirli toplum kesimlerini -makul ücretler karşılığında- sanat yapıtları ile buluşturduğunu görmezlikten gelemeyiz.

Buraya kadar, kamu sanat kurumlarından söz ettim. Ama meselenin çözümü, sanatı devletin tekelinden çıkarmakta yatıyor. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın özel tiyatrolara, sinema salonlarına, film projelerine verdiği sembolik desteklerden söz etmiyorum. Bu destekler, hangi hükümet gelirse gelsin, siyasete bağımlı olacaktır. Çözüm, aşağıdan yukarıya bir yapılanma ile kurulacak özerk ve demokratik bir sanat kurumu (Türkiye Özerk Sanat Kurumu) yaratmakta yatıyor.

Geçmiş dönemlerde sınırlı çevrelerde çokça tartışıldı bu ihtiyaç. Sanat disiplinlerindeki meslek birlikleri ve derneklerin temsilcilerinin oluşturduğu bir Genel Kurul ve Yönetim Kurulu’na, kendi bütçesine sahip olan bir kurumdan söz ediyorum. Bu bütçenin bir bölümü farklı disiplinlerdeki üretimlerin getirilerinden (rüsum, bandrol, vb), bir bölümü ise Cumhurbaşkanlığı bütçesinden karşılanabilir. Elbette, bugünkü sistemden kurtulmuş bir ülke hayali ile konuşuyorum. Siyaset kurumunun kıskacından uzak, Kraliçe’ye bağlı olarak çalışan ‘Büyük Britanya Sanat Kurumu’ (Arts Council of Great Britain) bu alandaki en iyi örneklerden birini oluşturuyor.

SANAT VE YERELLİK

Büyük Britanya Sanat Kurumu’nun alt birimleri olan ‘Bölgesel Sanat Konseyleri’ (Regional Art Councils), sanat kurumunun işleyişinde eşitlik ve adaletin sağlanması, ülke genelindeki sanatçıların ve sanat kuruluşlarının büyük kentlerin entelektüel hegemonyasından kurtulmaları adına bir güvence oluşturur. Bu yapılanma, özerk sanat kurumu için bir model oluşturabilir. Bağımsız sanat kuruluşları ve sanat inisiyatiflerinin böyle bir kurumdan destek aldıklarında çok daha verimli bir üretim içine girmeleri beklenir.

Yerel sivil toplum kuruluşlarının ve özel sektörün, bir kentin kültürel gelişiminde çok önemli bir rol oynadığı/oynayabileceği unutulmamalı. Devletin, özerk sanat kurumu aracılığı ile bu kuruluşları desteklemesi gerekir. Vergi muafiyetleri, mekân tahsisleri ve proje çağrıları yoluyla. Bölgesel sanat konseyleri kültürel kalkınmanın motorlarından biri olabilir… Olmalıdır.

Yerellikten söz açmışken, ülkemizden bir örnek vermek isterim. Anadolu Kültür’ün şubesi olarak kurulan Diyarbakır Sanat Merkezi’nin 20. yılında gerçekleştirdiği iki çalışmadan söz edeceğim. İlki, “Muhtemel Gelecekler, Sanat, Kültür ve Siyaset Alanında Güncel Tartışmalar Programı”. Çevrimiçi konuşmalar ve dört hafta sürecek bir seminerden oluşan program, “Dünyada ve Türkiye’de Siyaset ile Sanat İlişkisi: 1945 Sonrasından Bugüne Temel Dönüşümler” başlıklı bir oturumla sona erecek. Diğer proje ise, “Hatırlamak ve Anlatmak için Şehre BAK” programının bir parçası olarak gerçekleştirilen ‘Kulaktan Kulağa Kolektif Video Üretim Atölyesi’nin ürünü olan 12 kısa film.

Ayvalık Film Festivali’nde izlediğim ve hafta içinde İzmir Fransız Kültür Merkezi’nde sunumunu yaptığım filmleri 12 kadın yönetmiş. Çoğunluğu amatör olan yönetmenler çevrimiçi bir atölye çalışması ile geliştirdikleri filmlerinde kentlerindeki değişimi yansıtmışlar. İzmir’deki gösterime Proje Koordinatörü Övgü Gökçe ile “Fotoğraf Altı” filminin yönetmeni Aylin Kızıl katıldı. Bir deneyim ve bilgi paylaşımı olan proje kapsamında gerçekleştirilen yaratıcı belgeseller ve deneysel filmler, Diyarbakır Suriçi’nin ve Nusaybin’in içler acısı TOKİ konutlarından ‘Kore Mahallesi’ndeki çocukluk anılarına, Batman’daki bir süs havuzunun duvarına yansıyan Hasankeyf acısına, Mardin’in bir köyünde tek başına yaşayan Zeki Nine’nin renkli dünyasına, aşefçilerin (ot toplayıcıların) fısıltılarından rüya tabirlerine, masallardan yıkıntılara (yıkılan Yılmaz Güney sinemasının hafızasına) uzanıyor.

Konu bulamayan kısa filmcilerimize ders olarak gösterilmeli, çoğunluğu amatör olan bu genç kadınların çektikleri filmler. Yaşanan onca acıya karşın dirençlerini ve yaşam sevinçlerini yitirmeyen bu kadınların filmleri geleceğe umutla bakmamız için yeter de artar bile…