Diyarbakır’ın festivali
Evrim Alataş Evrim Alataş
Diyarbakır’da sıcaklar bastırdı. Ekinler kurudu, şimdi otlar sararıyor. Ceketlerini ters çevirip, şapkalarının arkasını önüne verip de tanrıya el açıp, yağmur dileyenlerin dilekleri...

Diyarbakır’da sıcaklar bastırdı. Ekinler kurudu, şimdi otlar sararıyor. Ceketlerini ters çevirip, şapkalarının arkasını önüne verip de tanrıya el açıp, yağmur dileyenlerin dilekleri kabul oldu mu bilemiyorum. Yağmur yağdı yağmasına da, kurumuş ekinleri diriltemedi; üstüne bir de mercimekleri kırdı. Yani, kimisi belki arabesk bulsa da, “Mezar kaza kaza kederli, kızgın tohum serpe serpe hünerli” sözleri ne çok uyar şu Karacadağ, Lice, Dicle köylülerine. Kızgın tohum serpemeseler de yakılmış köylerin kurumuş arazilerine, mezar kazmaktan kederli oldukları, her gün dolmuşta, yol kenarında, mahalle arası kahvelerde oturan yaşını almış erkeklerin yüzünde hissedilmekte hala. Bu coğrafyaya yazılan her dörtlük, zamanın tozlu raflarına kalkamadan, yaşlanmadan, sürer gider bu nedenle. Varsın 1950’lerde yazılsın, varsın 1970’lerde…

İşte böyle ilkbahar dediğimize sararmış otlar, kurumuş ekinler, ölen çocuklarla girerken, yaslı bir anneyi sakinleştirmek için etrafına toplanan kalabalık gibi geliyor bana Diyarbakır Festivali… “At karanı, kalk hele yerinden, bak debelenip dönüyor dünya!” Tam da böyle işte…

Geceleri gürül gürül kalkan bomba yüklü uçakların ardından perdesini aralayıp bakan bir dağ çocuğu annesinin kederi bir kentin tüm gecelerine korku düşürürken, yine de, her şeye rağmen, Şêx Saîd’in idamını gören surların ortasında, Dağkapı Meydanı’nda tüm zamanların sürgünleri Çingeneleri, yani ki Domları, rıbapçıları, davulcuları buluşturup halaylar çekmek, herhalde bize mahsus. Yadırgadığımdan değil, handiyse diyeceğim, halay olmasaydı eğer, yani bablekan, çepik olmasaydı, ölürdü bu halk, ölürdük hep beraber. İyidir, iyidir bence. Oynamayı bilmeyen, ağlamayı da beceremez.

İşte şimdi şehirde festival zamanı. DEHAP, vaktiyle belediyeleri kazandığında baylamıştı festivaller. O zamanlar, Kürt siyaseti de “barış” argümanını oluşturmuş, festivaller de gelip bu argümanın üstüne kurulmuştu. Ve tam da o zamanlar, ateşkes ilan edilmiş de şehir uzun bir aradan sonra çöp tenekelerine kavuşmuştu. Bilir misiniz bilmem, uzun süre yasaklıydı çöp tenekeleri. Bomba konulur hesabına… İşte böyle hem çöp tenekelerine, hem ateşkese hem de festivallere kavuşunca kent, İstanbul, Ankara, İzmir’den olmadık insan geldi şehre. Sanatçılar, şairler, siyasetçiler… Festivallerin ilk olmasından herhal, hele de beyaz tülbentli kadınlar, “barış anneleri”, her gelenin boynuna sarılır, döndükleri zaman barışa hizmet edeceklerini ve barış denilen şeyin, yani dağdan çocuklarının inmesinin çok olabilir, kolay bir şey olduğunu sandılar. Asker ve polisten, memurdan ziyade “Türk”ün pek girmediği şehirlerde, yeni bir kapı açıldı da onlar sayesinde barış gelecek sandılar. Abartmıyorum, iyi biliyorum pek çok kadının böyle boyunlara sarılıp “gidin barışı getirin” dediklerini. Ve tabi Diyarbakır’dayken şiirlerindeki Kaz dağlarını Cudi dağı yapanlar, oryantalizmin huşusu ile sağa sola sarılanlar döndüler, hiçbir şey gelmedi. Getiremezlerdi de. Lakin nerede durabilirlerdi, o ayrı ve uzun bir tartışma mevzusu.

Ve söylece, yıllarca süren festivallerde artık gelmedik sanatçı kalmadı. Diyarbakırlılar da baktılar ki böyle getire götüre, taşımalı servislerle olmuyor bu iş. Sahneye çıkıp sempati içinde mesaj verenlerin, sahne arkasındaki “paramı verin, Kürtçe şarkı söyleyen çocuklarla sahne almam” lafları, işi başka yere evriltti. Şimdi bir yandan Kürdileşirken festivaller, bir yandan da “kardeşlik” ayarını bulabildi. Çünkü popülizm hiç kimseyi bir yere götüremedi.

Bu sene, her türlü din, her türlü kültürü buluşturuyor festival. Ve Kürtlerin filozofu, dünyanın aşk destancısı, yani Mem u Zin’in yaratıcısı Ehmedê Xanî’ye adandı festival. Festivalin bir gününde ise sadece uluslar arası Ehmedê Xanî sempozyumu var. Başlıklar heyecan verici. Bakalım…

İşte böyle, biz, savaş uçaklarının gürültüsü altında gündüzleri müzik dinleyecek, söyleşilere katılacak, geceleri yıldızları seyredeceğiz. Kaymamaları dileğiyle…