birgün

-3° AÇIK

BİRGÜN PAZAR 15.11.2020 10:06

Doğadan Çizgili Hikayeler: Çiçeklerin imparatoriçesi: Gül

Gülün tarihi insanlığın tarihinden önce başlıyor, hem de milyonlarca yıl önce. Colorado’daki Florissant fosilleri incelendiğinde, gülün yaşı 40 milyon yıl olarak saptanmış. Moleküler biyologlar, gülün DNA’sı incelediğinde, gülün yaşını 200 milyon yıl kadar geriye götürmüşler.

Doğadan Çizgili Hikayeler: Çiçeklerin imparatoriçesi: Gül

Gül Çetin

Âşık Veysel ''Güle kıymet verilmezdi/ Âşık ile maşuk olmasaydı'' demiş. Ama çiçeklerin imparatoriçesi gülün milyonlarca yıl evvelinde, daha biz; yani insanlık ortada yokken bile var olduğunu ve insanın onu keşfedişiyle kelimenin tam manasıyla hayatımızın her alanına dahil olduğunu öğrendikçe, ben gülün kıymetini verelim istiyorum. Doğu ve Batı Medeniyetlerinin hemen hemen hepsinde; sanatın her alanında, çinilerde, kumaşlarda, betimlemelerde, dinlerde, tasavvufta, mitolojide, simgesel manalarda, edebiyatta, mücevherde, tatlılarda, şiirlerde, şarkılarda, bahçelerde, parklarda, mezarlarda, burnumuzun ucunda, defterimizin arasında, vazomuzda, sevgilinin elinde, kulağımızın arkasında, ceketimizin cebinde, gelinin buketinde, gül her yerde. Var mı onun kadar hayatımızın içinde olan bir çiçek?

Gül, gülgiller (Rosaceae) familyasından “Rosa” cinsinden çok yıllık dikenli çalı ya da tırmanıcı bitki türünden. Beş çanak yaprak, çok sayıda parçalı taç yapraktan oluşan gülün az yapraklı, çok yapraklı, kokulu, kırmızı, sarı, beyaz vb. renklerde oluşu bakımından dünyada 200 kadar türü, doğal çeşitlerin yanı sıra 45.000’i geçen kültür, melez çeşitlerinin olduğu biliniyor. Türkiye’de ise başı Isparta çekmekle beraber 25 kadar gül çeşidi yetiştiriliyor. Anavatanı Anadolu, İran ve Çin olarak gösterilse de; günümüzde Fas, Bulgaristan, Hindistan, Güney Afrika, Suudi Arabistan ve Mısır’da da gül üreticiliği yapılıyor.

Gülün tarihi insanlığın tarihinden önce başlıyor, hem de milyonlarca yıl önce. Colorado’daki Florissant fosilleri incelendiğinde, gülün yaşı 40 milyon yıl olarak saptanmış. Moleküler biyologlar, gülün DNA’sı incelediğinde, gülün yaşını 200 milyon yıl kadar geriye götürmüşler. İnanılmaz değil mi? Adı güzel, tadı/kokusu güzel, kendi güzel gül çiçeği o kadar uzun zamandır tüm duyularımıza hitap ediyor ve şifa veriyor ki…

Yazılı tarihte güle ait ilk kayıtlara, 5 bin yıl önceki Mezopotamya kil tabletlerinde rastlanmış. Babil’in Asma Bahçeleri’nde yetişen güllerden gül yağı ve gül suyu yapılırmış. Fenikeliler büyük kanallar içerisinde gül suyu üretmiş. Mezopotamya’dan sonra gül, Girit’te, Knossos Sarayı’ndaki M.Ö. 1600’lerden kalma bir duvar freskinde karşımıza çıkıyor. Eski Mısır’da gülü tanımlayan en eski hiyeroglif M.Ö. 1400 yılına ait. Hemen araya magazin sıkıştırayım: Şok! Şok! Şok! “Güzelliğine düşkün Kleopatra, süt banyolarına mutlaka gül yaprakları eklermiş.” Filozof Konfüçyus’a göre, imparatorluk kitaplığında güllerle ilgili 600’den fazla kitap varmış. Antik Yunan ve Roma’da gül, gündelik hayatta (el yıkama ve banyo yaparken), cenaze-düğün törenlerinde kullanılırmış. Ünlü hekim Hippokrates, gül yapraklarını uterus ve deri hastalıklarının tedavisinde kullanırmış. Baş ağrısında başın etrafına sarılan gül çelenkleri, göz sorunlarına ezilmiş gül yaprakları, öksürüğe ve mide rahatsızlıklarına gül çayı dertlere şifa olmuş. Büyük İskender’in Doğu’ya doğru yaptığı seferlerle, gül daha fazla tanınmış ve Batı’ya yayılıp yetiştirilmeye başlanmış. Ortaçağ ve Rönesans dönemlerinde gül depresyonun tedavisinde kullanılmış. Düşünün; kremi, yağı, suyu, parfümüyle gülün antiseptik ve antibakteriyel özelliklerinden ve gönlü ferahlatan kokusundan ne kadar uzun zamandır yararlanıyoruz. Ülkemizde bol miktarda bulunan Rosa Damascena’dan gül yağı elde ediyoruz ama kıymetini bilelim diye şunu bilgiyi vermek istiyorum: 3-4 ton kadar gülden 1 litre gül yağı çıkıyor!

Yenilebilen ve içilebilen bir çiçek olması da gülü pek çok çiçekten ayıran bir özellik. Osmanlı döneminde sarayların etrafında gül yetiştirilmesi için özel bahçeler tasarlanmış, bu alanların, “Gülhane” gibi içinde “gül” kelimesi bulunan isimlerle adlandırıldığını biliyoruz. Güllerle birbirinden güzel tatlılar ve içecekler hazırlanıyor. Güllaç, güllabiye, gül şerbeti, gül reçeli, gül macunu, gül sirkesi diye sayarken, insan “güllerin içinden canım koşarak koşarak” mutfağa gidip hazırlamak istiyor.

Güllerden bahsederken Napolyon Bonaparte'ın aşkı İmparatoriçe Josephine’den söz etmemek olmaz. Çünkü Malmaison şatosunun devasa bahçesindeki en değerli konuklar “güller”. Josephine’in dünyadaki her çeşit gülü elde etme tutkusunu destekleyen Napolyon, savaş sırasında bile ele geçirdiği gemilerde, sevgili karısının sevebileceği bitki ya da gül tohumlarını bahçesine gönderiyormuş. Böylece gül koleksiyonunu geliştiren İmparatoriçe, yaklaşık 250 farklı tür yetiştirmiş. Ne aşk!

Mitolojik öykülerde, tanrıların el ele verip yarattıkları söylenen gül, Aphrodite’nin en sevdiği çiçeklerdenmiş. Bir gün bir tane gülü oğlu Eros’a hediye etmiş, Eros da aynı gülü sessizlik Tanrısı Harpocrates’e vermiş ve böylece gül, “sevginin”, “sessizliğin” ve “gizliliğin” sembolü olmuş. Doğu ve Batı’nın ortak figürü gül, İslam kültüründe ve tasavvuf anlayışında bazen Allah’ın güzelliği, bazen de Hz. Muhammed’in simgesi. Bektaşiler için gülün ayrı bir önemi var. Rivayete göre Hz. Ali ölmeden önce yanındakilerden bir deste gül ister ve getirilen güldesteyi kokladıktan sonra vefat eder. Hristiyanlıkta; kırmızı gül Hz. İsa ve haç ile ilişkilendirilirken, beyaz gül; Hz. Meryem’in simgelerinden birisi. Musevilerin Mısır’dan çıkmalarının yedinci haftaları olarak kabul ettikleri bayramları “gül bayramı” olarak adlandırılır. Ayrıca 6 Mayıs Hıdırellez günü, Hızır ve İlyas peygamberin altında buluştuğuna inanılan gül ağaçlarının altına dilekler bırakılır. “Yaz dileğini bırak bir güle; kavuş berekete.”

Edebiyatta gül; Hâfız’dan Ronsard’a, Yunus’tan Tagore’a, Hayyâm’dan Goethe’ye, Fuzuli’den Rilke’ye kadar bütün dünya şairleri için mis kokulu bir buluşma noktası. Yüzlerce şair güle şiirler yazmışlar. Çağdaş şairlerden Atila İlhan “Ayrılık Sevdaya Dahil” şiirine “Açılmış sarmaşık gülleri kokularıyla baygın” diye başlarken, Yahya Kemal onu destekliyor ve “Her seher bir gül açar, her gece bir bülbül öter” diyor. Ahmet Haşim “Isrâra ne hâcet yine bülbül? Bil, kalbimizin bahçelerinde. Cân verdi senin söylediğin gül!” diye cevap veriyor sanki Yahya Kemal’e. Nazım Hikmet “Yedi tepeli şehrimde bıraktım gonca gülümü” diyor kederli… Behçet Necatigil’in gülü de ona üzülüp soluyor sanki “Solgun bir gül oluyor dokununca”, Cemal Süreya hepten koyvermiş kederine ortak oluyor Nazım’ın ve tüm şair dostlarına “Gülün tam ortasında ağlıyorum” diyor. Ahmet Hamdi Tanpınar uzatıyor ona elindeki tası “Doldurur hiç durmadan uzattığı bu tası, Gül, ey bir âna sığmış ebediyet rüyası!”

Var mıdır bir şairin bunun üzerine söyleyecek mısrası?

İşte Bora Ayanoğlu’ndan “Güller ve Dudaklar” şarkısının tam sırası…

İsmimi az bile anlatabildiğim gül kokulu yazım, doğum günümde kendime ve sizlere armağan.

Her ayın üçüncü pazarı, doğanın farklı bir mucizesinde görüşmek üzere…

Bir Çağrımız Var
Az önce okuduğunuz haber, bağımsız bir medya organı tarafından size sunuldu.
Bağımsız gazetecilik; sermayeye karşı halkı, sömürüye karşı emeği, eşitsizliğe karşı adaleti, savaşlara karşı barışı, piyasacılığa karşı temel hakları, talana karşı doğayı, erkek şiddetine karşı kadınları, istismara karşı çocukları savunmanın olmazsa olmaz koşuludur.
Siz de gerçeğin sesini yükseltmek adına sorumluluk almak istiyorsanız, sadece birkaç dakikanızı ayırarak BirGün’e abone olabilir ve ‘#BirGünBenim’ diyebilirsiniz.
Şimdiden sonsuz teşekkürler…
BirGün bizim; hepimizin.
Tıklayınız