birgün

17° AÇIK

BİRGÜN PAZAR 28.04.2019 10:06

Doğanın hakları üzerine

Batuhan Sarıcan batusarican@gmail.com Londra sokaklarında bir hayalet dolaşıyor. İklim değişikliğine ve doğa tahribatına karşı kendiliğinden ortaya çıkan bir sivil itaatsizlik hareketi olan Yokoluş İsyanı’ndan (Extinction Rebellion) bahsediyoruz. Hareket, hükümeti 2025 yılı itibariyle sera gazını sıfırlamaya çağırıyor.1 Yüzlercesinin gözaltına alındığı pasif direnişçilerin gündeme getirdiği diğer bir talep ise doğa hakları. Bu talep, ekolojik mücadele tandansındaki hareketler […]

Doğanın hakları üzerine

Batuhan Sarıcan

batusarican@gmail.com

Londra sokaklarında bir hayalet dolaşıyor. İklim değişikliğine ve doğa tahribatına karşı kendiliğinden ortaya çıkan bir sivil itaatsizlik hareketi olan Yokoluş İsyanı’ndan (Extinction Rebellion) bahsediyoruz. Hareket, hükümeti 2025 yılı itibariyle sera gazını sıfırlamaya çağırıyor.1 Yüzlercesinin gözaltına alındığı pasif direnişçilerin gündeme getirdiği diğer bir talep ise doğa hakları. Bu talep, ekolojik mücadele tandansındaki hareketler için bir ilk değil, son da olmayacak; iklim değişikliğine karşı yükselen “haklı” sesler korosunun tamamlayıcısı olacak.

Ne zaman doğa hakları söz konusu olsa akıllara hemen rant uğruna kesilen yüzbinlerce ağaç veya karnında yavrusuyla vurulan bir tilki gibi örnekler geliyor. Soru şu: Canlı veya cansız diye ayırt etmeksizin doğanın yasa hükmünde konumu nedir/kendini nasıl savunabilir? Bu soru, insanlar arasında bile hak ve adalet eşitsizliği olan bir dünyada cevabı olmayan, yaman sorudur. Ancak bu bakış açısında da insanın, sınıf olarak doğanın üstünde konumlandırılması gibi bir ayrımcılık tuzağı söz konusu değil mi? Burada doğru cevabı aramaktansa doğru soruyu bulmak en doğrusu gibi gözüküyor. En isabetli soru belki de bir hayvanın, ağacın, dağın taşın; kısacası doğanın hakkını savunmanın bir insan olarak bize düşüp düşmeyeceğidir.

Aristoteles’ten bugüne doğanın hakları

Burada sınıfsal bir tartışma söz konusu aslında ve bu tartışma, Aristoteles’ten bu ana süregeliyor. Hayvanların Tarihi (Historia Animalium) isimli çalışmasında, feylesofun daha o günden insan ve doğa ilişkileri üzerine kafa yorduğunu görüyoruz. Aristoteles, bu eserinde bir tür toplama ve bölme yöntemiyle, canlılar dünyasını sınıflandırıp tarihin tanıdığı ilk ve en önemli varlık cetvellerinden birini ortaya koyuyor. Onun varlık anlayışının da yansıması olan on bir basamaklı bu cetvel, bitkimsi hayvanlardan başlayıp böceklere, oradan önce balıklara, sonra da pullu dört ayaklılara, kuşlara, deniz memelilerine ve kara memelilerine kadar uzanıyor, cetvelin en tepesinde ise insan yer alıyor.

Varlığın temelinde maddenin olduğu görüşünü reddeden Aristoteles, hiyerarşiyi, hayvanların hayatiyet potansiyeli ve hareket yetisine göre belirliyordu.2 Bu görüşe göre, hayvanların bitkilerden, insanlarınsa hayvanlardan “daha iyi” olduğu gibi bir sonuca varıyor; hiyerarşide aşağıda kalan taraf ‘kötü’ olduğu için değil de üstün taraf neyin ‘iyi’ olduğunu bildiği için hükmetme hakkını meşru kılıyor. Yani güçlü olan, iyinin ne olacağına karar veriyor. Değil mi ki bugün bu mantık silsilesi yüzünden doğa unsurlarının etinden sütünden, derisinden ve hatta kemiğinin tozundan bile faydalanıyor insan denilen yaratık. Bu açıdan avcı-toplayıcılıktan tarıma, sanayi devriminden de günümüze uzanan o yüzlerce yıllık süreçte doğanın durumunun günden güne kötüye gittiği de şüphe götürmüyor. Bu etik-dışına bir karşı çıkış olaraksa doğanın yasal değil ama öz hakkını savunmak gerekiyor.

Thoreau’nun attığı tohumlar

Doğanın öz haklarına yönelik -bilinen- ilk emarelere Henry David Thoreau’nun (1817 – 1862) kült eseri Walden’da rastlıyoruz. Türkçeye Sivil İtaatsizlik ve Pasif Direniş ismiyle çevrilen eserin Yüksek Prensipler bölümünde şu ifadeler yer alıyor: “Tam olarak sağlıklı karar veremediği çocukluk çağından çıkmış hiçbir insan, bile isteye, hayatta kendisiyle aynı haklara sahip bir canlının canına kıyamayacaktır. (…) İşte genç bir adam ormanla genellikle bu şekilde tanışır, kendisinin en özgün yanını da bu şekilde keşfetmeye başlar. Ormana önce bir avcı ve balıkçı olarak gider; içinde daha iyi bir hayatın tohumlarını taşıyorsa, kendisi için uygun olan araçları ayırt eder, (örneğin şair ya da natüralist olur) balık kepçesiyle tüfeğini bir kenara bırakır.”3

Görüşlerinin gelecek nesillerde ne kadar büyük bir yankı yapacağının ve ekolojik anarşizm ile pasif direniş pratiğine yön vereceğinin -muhtemelen- farkında olmayan Thoreau, yapıtında kanun bazında bir haktan ziyade daha evrensel bir kanun olarak yaşama hakkına vurgu yapıyor. doğanın yasa bazında değil ama “varlıksal” haklara sahip olduğunu düşünüyordu. Bu haliyle doğanın hakkı olup olmadığını tartışmaktansa doğaya saygı duymayı önerdiğini de söyleyebiliriz.

Bugün bunun karşılığını ekolojik anarşizmde buluyoruz. İnsanı merkeze alan (benmerkezci) görüşe karşı çıkarak insanın, doğanın bir parçası olduğunu (bkz. Gaia Teorisi) savunan ekolojik anarşizm felsefesi, insan özgürlüğüyle beraber hayvan özgürlüğünü ve ekolojik özgürlüğü hedefleyen insan ve insan dışı doğa arasındaki etkileşime yer veriyor. Ekolojik anarşizm sadece bir teori olmanın ötesine geçerek bu felsefeye uygun ilke ve etiğe sahip olan dünyadaki birçok birey ve grubun uygulaması olarak da karşımıza çıkıyor.4 Bu görüşü içselleştirerek samimi bir pratiği (vejetaryenlik/veganlık) tercih eden ekolojik anarşistlerin, hayvan hakları savunuculuğu yapıp akşam yemeğinde dana antrikotu “gömen” riyakâr teorisyenleri eleştirmesinde de büyük haklılık payı var.

Thoreau’dan da aldığımız kelam gücüyle doğa haklarının insanlardan bağımsız olarak zaten var olduğunu ve buna hukuksal zemin hazırlamaya çalışmanın, insan olarak doğaya üstten bir bakış olduğunu söyleyebiliriz. Zaten doğayı kanun hükmünde savunmaya çalışmak, insanın başlı başına doğa üzerindeki tahakkümünü göstermiyor mu? Üstelik bu canlı/cansızlara bahşettiğimiz haklar, onların umurlarında bile değilken.

St. Petersburg’daki European Üniversitesi’nden Oxana Timofeeva, hayvan hakları ve hayvanların özgürleşmesi için savaş verenlerin bile insanlığın, insani olmayan doğaya tahakküm uyguladığı fikrinden vazgeçemediğini savunuyor: “İnsanların umurunda olmak, hayvanların umurunda değildir aslında: Onları kurban ederiz, mezbahalara göndeririz, afiyetle yeriz, sömürürüz, eğitiriz, sanat süreçlerine dahil ederiz, onlara haklar ve belgeler veririz; oysa hayvanlar bunlara aldırış etmez.”5

Bu açıdan doğa hakları mücadelesinin de temiz bir zihinle, önyargısız olarak okunması önem taşıyor. Aristoteles’ten Thoreau’ya doğa hakları tartışmalarını üst üste koyduğumuzda doğanın öz haklarını hukuksal bir boyuta sokmaya çalışmanın, tartışma konusu yapmanın, insanı yine doğanın üzerinde söz sahibi kılmaktan ileriye gidemediğini bir kere daha belirtmek gerekiyor.

1 https://www.bbc.com/news/science-environment-47947775

2 Ahmet Cevizci, Aristoteles’in Hayvanların Hareketleri Üzerine için yazdığı önsözden, Say Yayınları, s.22

3 Henry David Thoreau, Walden (Doğal Yaşam ve Başkaldırı). Çev: Seda Çiftçi, Kaknüs Yayınları, İstanbul, s.236

4 Corporate Watch, Yeşil Kapitalizm. Çev: Sezgin Sarı, Yeni İnsan Yayınevi, s. 42

5 Oxana Timofeeva, Hayvanların Tarihi. Çev: Barış Engin Aksoy, Kolektif Kitap, s.13

Neden BirGün?

Bağımsız bir gazete olarak amacımız, insanlara hakikati ulaştırarak ülkede gerçek bir demokrasi ve özgürlük ortamının yeşermesine katkı sunmak. Bu nedenle abonelikten elde ettiğimiz geliri, daha iyi bir gazeteciliği hayata geçirmek, okurlarımızın daha nitelikli ve güvenilir bir zemin üzerinden bilgiyle buluşmasını sağlamak için kullanıyoruz. Çünkü banka hesabını şişirmek zorunda olduğumuz bir patronumuz yok; iyi ki de yok.

Bundan sonra da yolumuza aynı sorumluluk bilinciyle devam edeceğiz.

Bu yolculukta bize katılmak ve bir gün habersiz kalmamak için
Bugün BirGün’e Abone Ol.

BirGün; seninle güçlü, seninle özgür!

BirGün’e Destek Ol