DOSYA: Öğrenciler gibi hukuk da katledildi

15.03.2007 18:27 ARŞİV
12 Eylül darbesine giden süreçte yaşanan sağ-sol çatışmasının dönüm noktalarından biri 16 Mart 1978'de Beyazıt Meydanı'nda yaşandı. Okuldan çıkan sol görüşlü öğrencilere bomba atıldı. Toz ve duman dağılınca katliamın bilançosu ortaya çıktı..

VOLKAN ŞAHİN
Tam 29 yıl önce bugün, sağ görüşlü bir grup tarafından İstanbul Üniversitesi'nden çıkmakta olan sol görüşlü öğrencilerin üzerine atılan bomba ve ardından açılan ateş sonucu 7 öğrenci yaşamını yitirdi, elliye yakın öğrenci ise yaralandı.

Katliamın ardından yargılama sürecinde yaşananlar ise, acıları hafifletmek şöyle dursun bir hukuk skandalına imza atıldığını gözler önüne serdi.

12 Eylül darbesine giden süreçte yaşanan sağ-sol çatışmasının dönüm noktalarından biri de takvimler 16 Mart 1978'i gösterdiğinde İstanbul Beyazıt Meydanı'nda yaşandı. Öğle saatlerinde okuldan çıkan son görüşlü öğrencilerin üzerine önce bir bomba atıldı. Ardından da silahlar ateşlendi. Toz ve duman dağılınca katliamın bilançosu ortaya çıktı. Saldırıda Hatice Özen, Cemil Sönmez, Baki Ekiz, Turan Ören, Abdullah Şimşek, Ha-mit Akıl ve Murat Kurt adlı öğrenciler ölmüş, elliye yakın öğrenci ise yaralanmıştı. Katledilen öğrencilerin cenazeleri binlerce kişinin katıldığı bir törenle Beyazıt'tan kaldırıldı.

POLİSLERİ DURDURAN AMİR

Katliamın ardından yaşananlar ise tam manasıyla bir hukuk skandaliydi. Üniversite polis noktası amiri Reşat Altay'ın, diğer günlerde olduğu gibi 16 Mart günü de üniversitenin Süleymaniye'ye açılan kapısından çıkmak isteyen öğrencilere izin vermeyerek saldırının olacağı kapıdan çıkmaya zorladığı ve patlamanın ardından saldırganları yakalamak üzere harekete geçen polislere, "Durun. Koşmayın" şeklinde talimat verdiği yönündeki iddialar bugün bile tazeliğini koruyor.

Olayın ardından mesleki kariyerine devam eden Altay kendisini, "16 Mart'ta ben yeni mezun bir komiser yardımcısıy-dım. Orada hayatını zor kurtaranlardan biri de bendim. Üstelik olay yerinde onca emniyet amiri, başkomiser varken, banamı kalmış 'bırakın dönün' demek. Bu iddialar doğru değil.

Bu iddia doğru olsaydı soruşturmalarda suçlanırdım" diyerek savundu. Hrant Dink cinayetiyle adı bir kez daha gündeme gelen Altay, Trabzon İl Emniyet Müdürlüğü görevindeyken Dink suikastı soruşturması kapsamında, "yapılan ihbarı değerlendirmediği" gerekçesiyle görevden alındı.

DAVA YILAN HİKÂYESİNE DÖNDÜ

Katliamın ardından tanıkların ifadeleri doğrultusunda dönemin Ülkü Ocakları Derneği (ÜOD) İstanbul Şube Başkanı Orhan Çakıroğlu, ÜOD yöneticilerinden Mehmet Gül, Kazım Ayaydın, Sıddık Po-lat ve Ahmet Hamdi Paksoy, katliamı planlayıp uygulamak suçundan İstanbul 1 NoTu Sıkıyönetim Mahkemesi'nde yargılandı. Sanıklar delil yetersizliği gerekçesiyle beraat ederken, sadece Sıddık Polat'a 11 yıl hapis cezası verildi. Ancak onun hakkında da Askeri Yargıtay, 5 Ekim 1982 tarihinde beraat kararı verdi.

Katliamı gerçekleştirenlerden olduğu öne sürülen ve konuşmaması için öldürüldüğü sanılan Zülküf İsot'un ablası Remziye Akyol'un olayla ilgili yaptığı önemli açıklamaların ardından bir grup avukat, yeni delillerle 1992'de İstanbul Cumhuriyet Savcılığı'na müracaat ederek "İadeyi Muhakeme" talebinde bulundu. Avukatların talebi ancak 1 Haziran 1995 yılında uygulamaya konuldu.

Yeniden açılan dava İstanbul 6. Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülmeye başlandı. Remziye Akyol'un ifadeleri, Latif Aktı ve Sıddık Polat'la birlikte polis memuru Mustafa Doğan'ı da işaret ediyordu.

Akyol, mahkemeye verdiği ifadede,  katliamı kardeşinin Mustafa Doğan, Latif Aktı ve Sıddık Polat'la birlikte gerçekleştirdiğini söyleyerek, emri MHP lideri Alparslan Türkeş'in verdiğini açıkladı. Ancak davanın en önemli sanıklarından olan Mustafa Doğan sanık sandalyesine hiçbir zaman oturmadı. Savcılık, İstanbul Emniyet Müdürlüğü'ne Mustafa Doğan'ın bulunması ve mahkemeye getirilmesi için defalarca yazı yazdı. Emniyet'ten gelen cevap, Doğan'ın Mart 1978'de İstanbul Toplum Polisi görevinde bulunduğu ancak kısa bir süre sonra polislikten istifa ettiğini belirtiyordu. Yazının altındaki imza da Reşat Altay'a aitti. Altay, İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele'den sorumlu Müdür Yardımcısı sıfatıyla yazıya imzayı atmıştı.

'BOMBALARI ÇATLI TEMİN ETTİ'

8 Temmuz 1996 tarihli duruşmayla birbiri ardına yaşanan hukuk skandallarına bir yenisi daha eklendi. Ankara 5. Ağır Ceza Mahkemesi'nden istenilen MHP Ana Davası'nın gerekçeli kararında, başta Alparslan Türkeş olmak üzere bazı MHP yöneticilerinin isimlerinin yer aldığı sayfaların eksik olarak gönderildiği ortaya çıktı.

Davada, Susurluk Skandalı'nın baş aktörü Abdullah Çadı'nın, 16 Mart katli-amında kullanılan bombaları temin ettiği ortaya çıktı. 24 Kasım 1997 tarihli duruşmada tanık olarak dinlenen emekli Astsubay Oğuz Serçinlioğlu ifadesinde, Çatlı'ya verilen TNT kalıplarının ordu tarafından temin edildiğini söyledi. Daha sonra İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi'nde Susurluk Davası çerçevesinde yürütülen bir araştırmada, katliamın ardından polisleri durduran Reşat Altay'ın Çatlı'yla beş kez telefon görüşmesi yaptığının belirlenmesi de bir diğer dikkat çekici noktaydı.

MİT, BELGELERİ VERMEDİ

1997'de İstanbul Barosu bünyesinde kurulan Susurluk Komisyonu'na gelen bazı belgelerden dönemin Ülkü Ocakları Başkanı Lokman Kondakçı ile dönemin İçişleri Bakanı Hasan Fehmi Güneş arasında katliamın karanlık noktalarını aydınlatacak önemli bir görüşme yapıldığı anlaşıldı. Avukatlar bu belgeleri mahkemeye sundu ve Milli İstihbarat Teşkilatı'ndan (MİT) belge ve görüşme tutanaklarının tamamının gönderilmesini istedi.

MİT mahkemenin bu isteğine olumsuz yanıt verdi ve İçişleri Bakanlığı'nın muhatap alınmasını istedi. Uzun süren yazışmalardan sonuç alınamaması üzerine avukatlar, "MİT'in mahkemeye müdahale ettiği, savunma haklarının kısıtlandığı" gerekçesiyle davadan çekildi. Büyük bölümü açıklanan, bazı gazetelerde de yayınlanan belgeler nedeniyle Avukat Cem Alptekin 'gizli belgeleri açıkladığı' iddiasıyla İstanbul 5. Ağır Ceza Mahkemesi'nde yargılandı ve beraat etti. 16 Mart 1978'de düzenlenen silahlı -bombalı saldırı nedeniyle açılan davanın, MİT'in istenen belgeleri göndermemesi ve bu nedenle davanın sonuçlanmaması nedeniyle avukatlar Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne başvurdu.

Katliamın üzerinden geçen 29 yılda bir arpa boyu bile yol alınamaması elbette en çok saldırıda hayatını kaybeden 7 öğrencinin ailesini ve arkadaşlarını kahrediyor. Onlar 29 yıldır her 16 Mart'ta yaptıkları gibi bugün de, bombalar ve kurşunlarla gencecik bedenlerin birer çiçek gibi solduğu İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi'nin önüne yedi adet karanfil bırakacaklar.

Katliamın 29. yıldönümünde Çağdaş Hukukçular Derneği üyesi avukatlar da cübbeleriyle Beyazıt'ta bir anma etkinliği gerçekleştirecek. İnsan Hakları Derneği istanbul Şubesi üyeleri ise 19.00'da Taksim'de bulunan merkezlerinin önünde mumlarla oturma eylemi yapacak.

Reşat Altay'ın yazılmamış anıları
CAN DÜNDAR*

TRABZON Emniyet Müdürü Reşat Altay merkeze alındı dün...

Malumunuz, Altay, sürekli linç, suikast, cinayet haberleriyle gündeme gelen Trabzon'daki güvenlik zaafını izah ederken, suçu reform yasalarına atmış, "Avrupa Birliği uyum kanunları istihbaratı zayıflattı" demişti.

Demokratikleşme hevesi Emniyet'te zaaf yaratmasa, polisin elinde yedd olsa, hiç bunlar başa gelir miydi?

Dilerim Altay, Trabzon'daki ağır mesai günlerinden sonra Ankara'da boş vakit bulur; anılarını yazar.

Biz de Türkiye'nin son 30 yılının hikâyesini onun kaleminden okuruz; okudukça sürekli baş sayfaya dönen kanlı bir tarih kitabı gibi...

Mesela o kitap 30 yıl öncesinden bir sahneyle başlayabilir:

16 Mart 1978 Perşembe günü...

Öğleyin...

İstanbul Üniversitesi çıkışında 100 kişilik öğrenci grubunun üzerine bomba atılıyor.

7 ölü, 47 yaralı var.

Esmer, kısa boylu, hırkalı bombacı, TNT'yi solcu grubun üzerine atıp üniversitenin merdivenlerinden kaçmaya başlıyor. Öğrenciler kaçışırken Beyazıt Kütüphanesi önünden de otomatik silahlarla yaylım ateşi açılıyor.

Gençler de polis de yere kapaklanıyor.

Ayağa kalktıklarında polis ateş açan saldırganları takip için fırlıyor.

Arkadan bir ses:

"Geri dönün" diye bağırıyor.

Polis geri dönüyor. Katiller kaçıyor.

Geri dönen polislerden biri Yahya Gergin...

Olayın ayrıntılarını yıllar sonra 32. Gün'den Rıdvan Akar'a anlatıyor. Meğer normalde 30-40 polisin görev yaptığı kapıda o gün sadece 9 polis görevlendirilmiş. Failleri kovalarken kendilerine "Geri dönün" diye bağıran amiri de merak edip araştırmış.

O komiser yardımcısının adı Reşat Altay'mış.

Belki o günü yazar Altay anılarında...

Sonra bandı 14 yıl ileri sarar:

Nisan 1992...

Çiftehavuzlar'da bir örgüt evi... 3 Dev-Sol militanı kıstırılıyor. İstense beklenip teslime zorlanabilirler. Ama hayır; polis evi basıyor ve 3'ünü de öldürüyor.

Bu yargısız infazın ardından 22 polis hakkında "kasten adam öldürmek" suçlamasıyla dava açılıyor.

Daha sonra "Zor kullanma yeddlerini kullanmışlardır" diye beraat eden sanıklar içinde ileride Susurluk davasında tanıyacağımız isimler var:

İbrahim Şahin gibi... Ayhan Çarkın gibi...

Tanıdık bir polis daha var:

Reşat Altay.

***

Ne kadar renkli anılar bunlar...

4 yıl daha geçiyor... Sayfalar çevriliyor...

3 Kasım 1996...

Susurluk skandalı patlıyor. Kazada ölen Abdullah Çadı'nın bütün ilişkileri ortaya seriliyor.

Çadı'nın telefon kayıtları incelemeye alınıyor. Ve şaşırtıcı sonuç ortaya çıkıyor:

Kırmızı bültenle aranan Cadı, İstanbul Emniyet Müdürlüğü, Terörle Mücadele Şubesi'nin müdürüyle 5 kez telefonla görüşmüş.

Kim var şubenin başında?

Doğru tahmin ettiniz:

Reşat Altay...

***

Altay anılarını yazsa, bu ilişkileri anlatsa, bütün bunlara rağmen nasıl sürekli terfi edip Gaziantep'e, Bursa'ya, Trabzon'a emniyet müdürü olduğunu izah etse, biraz da Trabzon'daki örgüdenmelerden bahsetse iyi olmaz mı?

Türkiye'nin son 30 yılının hikâyesini onun kaleminden okurduk böylece; ilerledikçe hep baş sayfaya dönen kanlı bir tarih kitabı okur gibi...

*Bu yazı Hrant Dink cinayetinden sonra Milliyet Gazete-si'nde Can Dündar'ın köşesinde yayınlanmıştır.

Zamanaşımı süresi 2008'de bitiyor
16 Mart katliamı davasının avukatlarından Cem Alptekin, geçen yıl katliamın yıldönümünde BİA-NET'e yaptığı açıklamada, yasal sürecin yargının sıkışmasından dolayı tamamlanamayışının eksiklik olduğunu söyledi. Alptekin, olayın üzerinden geçen 29 yılda ortaya çıkan toplumsal muhalefetle davanın tozlu raflardan indirilmesini, baskılara rağmen yeni delillerin ve tanıkların bulunmasını sağladıklarını ifade etti. Bu yönüyle derin devlet kavramının yargısal açıdan ele alınmasının anlamlı bir gelişme olduğunu belirten Alptekin, sürecin sonlanmamasının ve yargının sıkışıp kalmasının umutsuzluk verici olduğunu dile getirdi.

Alptekin şöyle devam etti: "Önemli ipuçları edindik. MİT'in bilgi vermesi gerektiği kararı ortaya çıktı. MİT bilgileri göndermeyeceğini söyledi. 2008 yılına kadar bir gelişme olmaması halinde dava zaman aşımına uğrayacak. 16 Mart davasının başından sonuna kadar tam manasıyla sonuçlanması daha geniş katılımlı bir toplumsal muhalefeti gerektirir." Katliamın birinci derece görgü tanıklarından polis memuru Yahya Gergin Akşam Gazetesi'ne verdiği röportajda, Sıkıyönetim Mahkemesi'ndeki ifadesinde saldırganları yakalamalarına komiser yardımcısı Reşat Altay'ın engel olduğunu anlattı.

Yahya Ergin şöyle konuştu: "Üniversitenin önünde 9 memur, 1 komiser muavini görevliydik. Sol görüşlü öğrenciler okuldan çıktı. Merdivenler-deki 20-25 kişilik sağcı grup, slogan atmaya başladı. Amirimiz olay çıkmasın diye slogan atanları geriye çekmemizi istedi. Öğrencilerle birlikte Süley-maniye istikametine gideceğimiz zaman merdiven başındaki iki görevli arkadaştan biri, arkasından atılan bombayı havada gördü ve 'bomba!' diye bağırdı. Herkes kendini yere attı. Üniversite Kütüphanesi'nin oradan silahlar patlamaya başladı. Kaçanları kovalamaya başladık. Arkamızdan birisi 'Gitmeyin, geri gelin' diye bağırdı. Saldırganlar iki silahı atıp kaçmış. O silahları bulduk ve döndük. Döndüğümde arkamdan bağıranın kim olduğunu sordum; Komiser Muavini Reşat Altay olduğunu söylediler. Altay, Kumkapı Birliği'nin başındaydı. Yaralıların ve ölenlerin taşındığı arabaya bindiğimde çoraplarıma kadar kan bulaştı. Ölenlerin vücutları parçalanmıştı."

Daha sonra Sıkıyönetim Mahkemesi'nde ifade verdiğini anlatan Gergin, bir de 1996'da ifade vermek zorunda kaldığını söyledi. 1996'da olayda ölenlerin arkadaşları 16 Mart Katiiamı davasını yeniden açtı. Yahya Gergin'in tanıklık yapması istendi. O günleri hatırlamak istemediğini söyleyen Gergin, "Ölen öğrenciler her gece rüyama girdi. Vicdan muhasebemi yaptım. İstanbul 6. Ağır Ceza Mahkemesi'ne gidip, bildiklerimi anlattım" dedi.

Gergin, tanıklığı sebebiyle sürgün edildiğini, meslekten ihraç edildiğini ve "hayatının mahvolduğunu" söyledi.