Dünyaca Ünlü Türkolog ErIk Jan Zürcher: Evren’in hayalindeki başkanlık da buydu

21.05.2017 07:55 GÜNCEL
Hollandalı akademisyen Erik Jan Zürcher BirGün’e konuştu. Zürcher, “İroniktir ki Erdoğan şimdi Evren’in olmayı arzuladığı türden bir başkan haline gelecektir” dedi

Meltem Yılmaz
@meltemmmylmz

Hollandalı tarihçi, akademisyen ve Türkolog Erik Jan Zürcher, BirGün’ün gündeme ilişkin sorularını yanıtladı. Geç Osmanlı ve Erken Cumhuriyet dönemi üzerine uzman bir isim olan ve bu alandaki eserleri ABD ve Avrupa’da pek çok üniversitede okutulan Zürcher’e, 2005 yılında Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne (AB) katılım sürecine yapmış olduğu katkılardan dolayı "Üstün Hizmet Ödülü" verilmişti. Bu ödülü geçen yıl iade eden Zürcher, “Bu ödülü, 2000 ile 2005 yılları arasında Türkiye’nin AB üyeliğini savunarak yaptığım çalışmalar sebebiyle almıştım ve artık bu düşünceyi savunamayacağımı hissettim” ifadelerini kullanıyor.

Türkiye’de bugün bir cadı avı yaşandığını, bu dönemin kendisine 1980-82 dönemi Türkiye’sini hatırlattığını söyleyen Zürcher, “İroniktir ki Erdoğan şimdi Evren’in olmayı arzuladığı türden bir başkan haline gelecektir” ifadelerini kullanıyor.

»Türkiye'nin AB’ye katılım sürecine yapmış olduğunuz katkılardan dolayı size 2005 yılında "Üstün Hizmet Ödülü" verilmişti. Ancak siz, geçen yıl Türkiye'de bir "diktatoryal yönetim" olduğunu gerekçe göstererek ödülü iade ettiniz. Bugün Türkiye'ye ilişkin gözlemleriniz ne yönde?

Ödülü iki nedenle iade ettim. Birincisi, yıllardır gittikçe daha otoriter hale gelen, artık medya ve akademiye, yani birçok dostum ve meslektaşımın içinde olduğu iki topluluğa aktif bir şekilde zulmeden bir hükümetten bu ödülü artık kabul edemeyeceğimi hissettim. İkinci neden ise, bu ödülü büyük ölçüde 2000 ile 2005 yılları arasında Türkiye’nin AB üyeliğini savunarak yaptığım çalışmalar sebebiyle almıştım ve artık bu düşünceyi savunamayacağımı hissettim. Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından yaratılan bu Türkiye’nin, AB’nin temelini oluşturan demokratik ve liberal değerlerden kökten ayrılması nedeniyle AB’nin bir üyesi olamayacağını düşünüyorum.

»Kemalizm, Türkiye gibi bir ülke için pek çok kazanımı beraberinde getirmiş olmasına rağmen, bugüne kadar pek çok kesimce sert bir dille eleştirildi. Peki Kemalizm'in tasfiyesinin, Türkiye'de siyasal İslam’ın önünün açılması gibi görünen sonuçları dışında, zamanla kendini gösterecek olan, başka ne gibi sonuçlara neden olacağını düşünüyorsunuz?

Bir tarihçi olarak, Kemalizm’i Türkiye ve Ortadoğu tarihinin önemli bir safhası olarak görüyorum. Zamanı için oldukça cüretkâr bir politik ve kültürel modernleşme modelidir ve otoriter sistemin tüm olumsuzluklarına rağmen ülkeye kökten bir değişimi getirmiştir. İslam’ın kurumlardan ayrılması ve özellikle de şeriat rejiminin kaldırılması, Müslüman dünyası için önemli ve eşsiz bir durumdur. Kemalizm’in soldan aldığı eleştiriler, erken dönem cumhuriyetin işçi haklarını baskı altına aldığı, mevcut mülkiyet ilişkilerini sürdürdüğü ve Kürtler gibi unsurları ezmiş bir otoriter ulus devleti olduğu doğrudur. Ama hatırlamalıyız ki, faydaları veya hataları ne olursa olsun Kemalizm tarihteki belirli bir döneme aittir. Bugün için bir reçete olamaz. Bunu söyledikten sonra, Kemalizm’in mirasında yer alan bazı ana unsurlar günümüz Türkiye’si ve dünya için son derece geçerlidir: Laiklik, kadın hakları ve Batı’ya yönelme.

»Referandum sonuçlarını nasıl okuyorsunuz? Yarı yarıya bölünmüş bir yüzde size ne anlatıyor? Türkiye'nin yakın geleceğine dair ne gibi ipuçları veriyor?

Türkiye bölünmüş bir ülkedir. ‘Hayır’ kampanyası son derece adaletsiz koşullar altında kayda değer düzeyde direnç göstermiştir, ancak kazanmış olsaydı dahi ayrım yine de 50’ye 50 olacaktı. Sorun şu ki, ülkenin bölünmüş yapısı derin tarihsel kökenleri olan sosyal ve kültürel bir gerçekliktir. Cumhurbaşkanı ve hükümet partisi gücü köprüler kurarak değil, kendi arkalarındaki fanatik takipçilerini daha da güçlendirerek, önyargı ve korkularını besleyerek ve artırarak ve böylece Türk toplumunun diğer önemli kesimlerini yabancılaştırarak sağlamıştır. Uzun vadede bu oldukça sorumsuz bir yol haritasıdır.

»Türkiye'nin Başkanlık sistemine geçtikten sonra en iyi ihtimalle Malezyalaşacağı, İslamcı otoriter bir yönetimle süreci devam ettireceği yorumlarını siz nasıl değerlendiriyorsunuz? Başkanlık sistemi Türkiye'ye ne getirir, Türkiye'den ne götürür?

Bunun mantıklı bir beyan olduğunu düşünüyorum. Buna benzer bir şey yaratmanın Cumhurbaşkanı’nın arzusu olduğu açıktır. Ne de olsa bizzat kendisi Türkiye’nin “CEO’su" olmak istediğini belirtmiş ve Singapur’u da bir model olarak göstermiştir. Başkanlık sistemi elbette, kısmen OHAL nedeniyle ve kısmen de AKP’nin bunu kabul etmeye hazır olması nedeniyle zaten mevcut olan bir gerçekliği doğrulamaktadır. Başkanlık sistemi bunu pekiştirmektedir ve isterse Cumhurbaşkanı’nı ciddi bir şekilde tehdit edebilecek tek politik güce, yani AKP’nin kendisine Cumhurbaşkanı’nın bağımlılığını çok daha azaltmaktadır.

»“Modernleşen Türkiye'nin Tarihi” adlı kitabınızda Süleyman Demirel ve Turgut Özal'ı bir hayli yerinde ifadelerle analiz etmiştiniz. Örneğin Demirel için, "İnsanların kendilerini onun köylü geçmişiyle özdeşleştirebildikleri ve onun mesleki yükselişinde kendi umutlarının somutlaşmış ifadesini buldukları kırsal kesimde mükemmel bir oy avcısı olduğunu gösterdi" ifadeleri kullanmıştınız. Peki, Erdoğan'ın ne tür bir lider olduğunu, başarısının ardında hangi özelliklerinin olduğunu düşünüyorsunuz?

Ortada bazı sosyal faktörler var. Geçtiğimiz yüzyılın son yarısında Türkiye tarihindeki en önemli sosyal ve demografik değişim nüfus patlaması ve şehirlere doğru büyük göç olmuştur. Erdoğan kentsel göçmenleri temsil eden bir politik lider olmuştur. Bunun dışında, elbette kişisel karizma da mevcut. Bunu açıkça saptamak her zaman zordur ama tavırlarıyla ve olağanüstü halka hitabet becerileriyle hem “bizden biri” olduğunu hem de Türkiye’nin büyük kesiminin istediği bir çeşit ataerkil diktatör olduğunu (sert ama adil) aktarmaktadır. Onun takipçilerinin gözlerinde o tıpkı hem özgün hem de güçlü olan Le Pen, Trump, Putin ve özellikle de Erdoğan’a oldukça benzeyen Hindistan’da Modi gibi özgündür.

»Türkiye’nin 1980 sonrasını Üçüncü Cumhuriyet dönemi olarak tanımlıyorsunuz. Bu bağlamda AKP ne ölçüde 3. Cumhuriyet'in devamı? Ya da devamı mı?

Bence ne IMF talimatlarına dayanılarak Özal tarafından hayata geçirilen ekonomik politikalar (ve daha sonra Kemal Derviş tarafından 2000-2001 yılları arasında düzeltilen) ne de Kenan Evren’in kurduğu politik düzen bozuldu. Elbette politik düzendeki en büyük fark ordunun rolünün tamamen değişmesidir. Ancak temelinde yönetimin gücü ve azınlıkları susturan seçim sisteminin vurgusu değişmeden kalmıştır. Aslında Başkanlık sistemi bunu güçlendirmektedir. İroniktir ki Erdoğan şimdi Evren’in olmayı arzuladığı türden bir Başkan haline gelecektir.

»Geçen günlerde Türkiyeli tarihçi Sina Akşin ile yaptığım söyleşide Akşin, Türkiye'deki neo-Osmanlıcılık arayışlarına değinirken, Türkiye'nin Osmanlı'nın en karanlık günlerini yaşadığını iddia ederek, buna gerekçe olarak, "Osmanlı'da nasıl ki matbaa 300 yıl sonra geldiyse, bugünkü Türkiye'de de Wikipedia kapatılıyor" ifadelerini kullandı. Şimdi size de aynı soruyu sormak isterim: Siz, 2017 Türkiye'si ile, tarihin hangi dönemi ya da hangi coğrafyası arasında benzerlikler kuruyorsunuz?

Özellikle Necip Fazıl ve benzerlerinin zehirli mirasının kaynağı olan agresif İslami-Türk milliyetçiliği ile aynı noktada olması nedeniyle yeni Osmanlıcılığın son derece tehlikeli olduğu konusunda eski dostum Sina’ya katılıyorum. Elbette tarih tekerrür etmez, ama mevcut durumdaki bazı unsurlar kişiye diğer dönemler ve yerleri hatırlatmaktadır. Ülkedeki cadı avı ve karşıt görüşlü kişilere karşı hoşgörünün söz konusu olmaması bana 1980-82 dönemi Türkiye’sini hatırlatıyor. Parti ve partinin liderinin “ulus” ve “devlet” ile tam olarak özdeşleşmesi bana DP'nin son yıllarını (1957-60) hatırlatıyor. En karanlık anlarımda ise 1933 Almanya’sını, Hitler’in sadece %43,9 ile seçimleri kazanmasını (çoğunluk oyu değil!) ve buna rağmen parlamentonun kendisine kararname ile yönetmek için sınırsız yetki vermesini sağlamasını düşünüyorum.

»Türkiye- AB ilişkilerinin geldiği boyutu; AB'siz bir Türkiye'yi ve Türkiye'siz bir AB'yi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Her ne kadar tamamen kesilmemiş olsa da pazarlıklar hiçbir yere gitmiyor. Avrupa’da artık Türkiye’nin üyeliği için hiçbir politik destek bulunmuyor ve ayrıca Türkiye’de de bu destek artan şekilde eridi. Ekonomik olarak bu çok fark yaratmayacaktır. Ekonomik ilişkiler Gümrük Birliği’ne dayanıyor ve muhtemelen bu yakın gelecekte güncellenecektir (tarım ve hizmetleri kapsayacak şekilde). Politik olarak ise fark yaratmaktadır, çünkü Türkiye’nin dış politikasının altmış yıldan uzun süredir süregelen temellerinden vazgeçildiği anlamına gelmektedir.

»Uzun süre Ortadoğu liderliğine oynayan Erdoğan, ne ölçüde başarılı olabildi? Olabildi mi? Suriye savaşı ve Arap Baharı, Ortadoğu'da Türkiye'nin yeri ve rolü bağlamında, neyi değiştirdi? Türkiye bugün Ortadoğu coğrafyasında, nerede duruyor?

Hayır, kesinlikle başarılı olamadı. Ahmet Davutoğlu’nun hayata geçirdiği zaman parlak bir fikir gibi görünen (on yıllar boyunca sadece Batı ile ilişkilere odaklandıktan sonra çok boyutlu ve aktif bir dış politika vaat etmesi nedeniyle) Stratejik Derinlik politikası, başta “Arap Baharı” sırasında olmak üzere bir süre için başarılı görünmüştür. Ancak bu politika komşu ülkelerin ülke içi çatışmalarına müdahil olma riskini tamamen göz ardı etmiştir. Erdoğan’ın Mursi ve Hamas’ı desteklemesi pervasızcaydı ve amaca zarar vermiştir. Bunun sonucunda Türkiye’nin Ortadoğu’da neredeyse hiçbir dostu kalmamıştır (Katar ve bir noktaya kadar da Kürt özerk bölgesi dışında). Aynı zamanda Suriye’de Sünni radikalleri desteklemek, Irak’taki Şii egemen hükümete karşı çıkmak, İsrail ile zıtlaşmak ve İran’da yaptırımları kırmakta işbirliği yapmak, Türkiye'nin Batı’da iyi niyetinin kaybolmasına neden olmuştur. Her ne kadar Türkiye’nin son derece önemli olduğu ve Rus etkisine kapılmasına izin verilmemesi gerektiğinin genel anlamda NATO’da kabul görmesine rağmen ilişkilerde artık hiçbir sıcaklık kalmamıştır.