Google Play Store
App Store

Fotoğraf sanatçısı Dilan Bozyel yeni sergisi ‘Sadece Kendimle Mutluyum’ ile sanatseverlere farklı bir deneyim sunuyor. Vitruta Space’deki sergiyi Bozyel ile konuştuk.

"Dünya’yı anlamaya çalışıyorum"
’Sadece Kendimle Mutluyum’ 30 Temmuz’a kadar Şişhane’deki Vitruta Space’de ziyaret edilebilir. (Fotoğraf: BirGün)

Emrah KOLUKISA

Dilan Bozyel hep hareket halinde! Onu yakalayabilene aşk olsun. Neyse ki işlerine rast gelmek onu zaptetmekten daha muhtemel. Üretkenlik çıtası o denli yüksek zira. Şu sıralar da Şişhane’de, Meşrutiyet Caddesi,’nin metro girişindeki ub-cunda yer alan Viteruta Spasce’de ‘Sadece Kendimle Mutlyum’ başlıklı bir sergisi var ki, Bozyel’i belki de bambaşka bir haliyle çıkarıyor karşımıza. Kend, çektiği fotoğraflardan ziyade bir başkasının çektiği fotoğrafları eşliğinde otobiyografik özellikleriyle dikkat çeken, otoportre de diyebileceğimiz ilginç bir deneyim aslında bu sergi. Genişçe bir odaya dağılmış ufak tefek eşyalar, aksesuarlar, yazılar, anılar… Ne arasanız var. Onunla yazılı olarak yaptığımız keyifli söyleşiye geçmeden son bir not ekleyeyim: Gittiğinizde çekmeceleri karıştırmayı ihmal etmeyin lütfen.

‘Sadece Kendimle Mutluyum’ adlı sergin her şeyden önce adına dair sorular uyandırdı bende. Bunu nasıl vurgulamayız, ‘Başkasıyla değil, sadece kendimle mutluyum’ gibi mi, yoksa ‘Başkası olmasa da sadece kendimle bile mutluyum’ gibi mi? 

Sergimin hazırlığında, izleyiciyi yönlendirme limitimi belirleme evresinde çok sıkışmıştım. Fakat üretim sürekliliğine odaklanınca cevabı buldum; çok açıklamayacak, izleyicinin kendi serüvenine sergim aracılığıyla dahil olacaktım. Üstelik kendimi bu denli “malzeme” ettiğim bir metotla ilerlerken daha da açıklamak, fazlaca tarif etmek; bir anneye ya da sevgiliye beni biraz da böyle sev, saçımı biraz da böyle okşa demek gibi “fazla ve zorlama” bir adım olacaktı. Fakat elbette -bu kadar lafı uzatmama rağmen- bu soruları sen sorduğun için cevaplayacağım Emrah. “Başkası olmasa da sadece kendimle bile mutluyum” sonucuna ya da tesellisine(!) varabilmek için “başkasıyla değil, sadece kendimle mutluyum“ evresinden yanıp kül olarak geçmek gerekiyor.

Sergi ilginç bir oto portre denemesi. Nereden çıktı bu fikir, nasıl gelişti zihninde, nasıl olgunlaştı? 

Otoportre benim fotoğrafçılık hayatıma başlangıcımdı. 21 yaşımda verem olduğumda bir yıla yakın karantinada, kimseyle görüşemediğim bir odada kalmıştım. O dönemde fotoğrafçılığa merak salınca, etrafımda fotoğrafını çekecek kimse olmadığı için zaman ayarlayıcı ile kendi fotoğraflarımı yani otoportrelerimi çekerek oluşturduğum dosya ile sonradan Londra’ da okuduğum okula kabul almıştım. Otoportre, sanatçıların hayatlarına dair verimli analiz sağlayan kartvizit görevi görüyor bence. Otoportre disiplinini en çok ressamlardan biliyoruz gerçi, fotoğrafçılar biraz çekingen kalıyorlar ressamlara göre. Ben, birçok fotoğrafçıya göre pek çekingen sayılmadığım için bu özelliğimi üretimimde kullanmak istedim. Karantina dönemimin üstünden 17 sene geçtikten sonra biriktirdiğim duygular ve gözlemlerimle sanki fotoğrafçılığa yeni başlamış o genç kadının bir hayalini tamamlamış gibi de oldum.

Sergi konusuna geçersek, toplumsal buhranı gözlemlerken de kendi hayatımı incelerken de benzer sonuca varınca ortaya çıktı. Herkes mutsuz. Herkes arayışta. Ama bunu cesurca dile getirmek yerine son dönemlerin kişisel gelişim trendi “kendini sevmek” öğretisinden teselli bularak; kendilerini sevmeye çalışıyorlar, bunun dozunu ve dengesini ise sessizce ayarlayamadıkları için narsisizm ortaya çıkıyor ve çeşitli cinnetler yaşıyorlar. Bu durumları gözlemlerken farkettim ki kendimi sevmeyi en doğru şekilde öğrenmeliyim. Kendimi dengeli sevmeden başkasını, insanları, ağaçları, denizleri, aynayı ve personalarımı sevemem.  İster buna tasavvuftan hallice herkes ve her şeyde kendi suretini görüp sevmek diyelim, ister toplumdan çevreden onay ve sevgi görmek diyelim. Kendimi bu evreye sokunca, ateşte yürümek gibi bir evreydi bu arada, kendimi en sakin ve dengeli hissettiğim zamanda ortaya çıktı bu sergi fikri. Elbette yaşadığım ayrılıkların da büyük etkisi oldu, Sezar’ ın hakkı Sezar’ a demeliyim buna kıkırdayarak… Fikrine güvendiğim bir sanatçının (Taycan Malloy) sorusuyla tam oturdu kafamda serginin kurgusu; nasıl bir akışı, kurgusu var bu serginin? Bir psikozun evrelerini anlatıyorum sergimde; sergi alanı girişine göre soldan sağa doğru giden bir örgü; toplumla tanışma, insanları görme evresiyle başlıyor yalnızlık, ardından kendi kabuğuna çekilme ve yalnızlaşma, bireyselleşme, sorgulamalar ile gelen kırılmalar; cinnet öncesi kendine sığınma, kendini yüceltme ve belki de enerji, Tanrı, Allah ne derseniz o yüce kavramın bile önüne geçme evresi; narsisizm. Bu evreye en çok sosyal medyada şahit oluyoruz; abartılı selfieler (otoportre değil, selfie), kendine çok önem verme, herkesten daha iyi olma çabası, daha görünür olma çılgınlığı. Metaforik olarak yatak odası aşaması başlıyor günün sonunda, Queen’ in Face It Alone şarkısı ile geçiyoruz bu evreye. Çünkü o şarkı, benim de en yanımda olan şarkıydı; Freddie Mercury’ nin HIV olduğunu öğrendiği ve o döneminde kendi kendine yüzleşmesi gereken bir hayat olduğunu “en nihayetinde, bununla yalnız başa çıkmak zorundasın” gibi sözlerle anlattığı o şarkısı. Soyunmak, kendinle en gerçek ve en çıplak halde yüzleşmek; ayna ile karşılaşmak. Ve küt diye gelen bir cinnet hali. Simülasyon içindeki en gerçeklik! “Sadece Kendimle Mutluyum” gerçeğiyle yüzleşme anı ve tüm bildiklerini kırma yani aynanın kırılma sahnesi.

Cinnet sonrası sessizlik bir evin her hatırasına şahit o rahat koltuğunda geçiyor, bir nevi intihar, kendini öldürme evresi. Buna da ister yeniden doğma, ister kendini yeniden yaratma ya da ister her şeyden kaçıp gitme evresi de diyebiliriz. Ve tüm bu yanıp küle dönüşme aşamalarından sonra gelen huzur, sessizlik, sakinlik; sergi alanındaki camın arkasından kendime, yaşadıklarıma, dünyaya deniz kenarında huzurla, sakince baktığım siyah beyaz otoportrem ile son buluyor sergi. Ve tüm bu olan bitenin ortasında yerde duran fotoğraf; vizörden baktığım, dünyayı izlediğim sağ gözümün fotoğrafı. Benim için serginin en iç gıcıklayıcı noktası o alan; gözümün dünyanın zemininden her şeyi ve herkesi izleme hissini pek sevdim. Zaten son yıllarda her üretimimde gözümün fotoğrafını kullanıyorum. Mesela geçen sene Adıyaman’ da gerçekleşen Kommagene Bienali’ nde barajın ortasındaki boş bir adanın ortasına gözümün fotoğrafı olan beyaz bir bayrak asmıştım. Kendi hayali uygarlığımı kurduğumu anlatıyordum o çalışmamda. Tüm bu anlattıklarımı tetikleyen ise elbette aile kavramıydı. Serginin girişindeki metinde anlatıyorum bunu; babamın otuzlarıma girdiğimden beri benden aile kurmamı beklemesi ve benim bekarlığı tercih edişimle, beni ve sergideki üretimimi tetikleyen o hançer gibi cümlesi “Yalnız bir sanatçı olarak öleceksin”. Babama kızmıyorum böyle sert bir cümle kurduğu için, aksine bana sonsuz ilham verdiği için minnettarım. Bana o cümleyi kurmasa kendimi göremeyecek, yalnızlığım ve “sadece kendimle” halimle barışmayacak ve hayatımın daha sağlıklı evresine geçemeyecektim. Tüm bu yolculuğun sergi ziyaretçilerinde karşılık bulmasına şaşırmıyorum. Beni sergide görüp ağlayarak sarılanlar olduğu için mutluyum. Birlikte iyileşiyor, birlikte kendimizi görüyoruz ki amacım bir sosyal mesaj vermek ve bir iyileşme hareketi yaratmak değildi. Yani her şey olması gerektiği gibi… Sanata şükranlarımla bu sorunun uzun cevabını tamamlıyorum.

Sergi mekanı da bir hayli sıradışı. Burası normalde giysi ve aksesuarların satıldığı bir yer, neden burayı tercih ettin? 

Mağazanın sahipleri Selçuk & Melih Gerger kardeşlerin şahane bakış açılarına güvendim. Dünya’ nın birçok yerinde benzer konseptli mağazalar var. Birkaç ürün daha sergilemek yerine sanata yer açmaları çok değerli bir cesaret bence. Galerilerin katı ve demode kuralları, sanatçılara uyguladıkları kelepçe sözleşmeler, eser komisyonuna verdikleri önem beni yeteri kadar soğutmuştu. Sanat üretimime gözü kapalı güvenen dostlarımın kendi alanlarında sergi davetini bu sebeple kabul ettim. Elbette ticari açıdan mazağa sahiplerine katkısı da çoktur. İşin bu kısmı için herkesin kendi kısmeti diyebiliriz. Serginin ilk iki haftasında sadece sosyal medya paylaşımlarından takip edebildiğim kadarıyla yüzleri aşan ziyaretler gerçekleşti. Bunun için hem kendim ve sanatım adına hem de arkadaşlarımın işyeri adına memnunum. Umarım bu konsept birçok markaya, mağazaya, insana örnek teşkil eder ve sanatçılara özgür üretim için daha çok alanlar açılır.

Daha önceki sergin senin fotoğraflarından oluşuyordu. Bu sefer fotoğrafların çoğu başkasına ait. Bu sergi senin hangi yönünü yansıtıyor bize? Güncel sanata doğru bir kayış mı var? 

Bu sergimdeki otoportrelerimde görüntü yönetmeni Özgür Ünal ile çalıştım. Ben kadrajı, konsepti, ışığı ve diğer teknik detayları hazırladıktan sonra zaman ayarlayıcı ile fotoğraflarımı çekmek yerine Özgür’ ün yeteneğine güvendim. Otoportreye yeni bir metot geliştirdim mi bilmiyorum, öyle bir iddiam da yok gerçi. Güncel, modern sanata doğru yönelişimi ise enstalasyon ağırlıklı bir sergi hazırlamamla yorumlayabiliriz sanki. Hatta kendimle dalga geçtiğim de oldu, modern sanat adı altında öyle güldüğüm üretimler olmuştu ki karma benim de hakkımdan geldi sanırım. Kendimi böyle anlatmak isteyişime saygı duyuyorum. Biraz da böyle dışavurumumu gerçekleştirmek bana iyi geldi. Çok sevdiğim hocalarımdan Orhan Cem Çetin’ in “bana da ben denk geldim” sözü aklımda hep, bu sözü kendi kendime o kadar çok tekrarlıyorum ki histerik gülüyorum üstüne. Siz de deneyin bence, mırıldanarak “bana da ben denk geldim” deyin.

Sergide gezerken bazı çekemeceleri açıp içine baktım; bilmiyorum bakmalı mıydım? Eski kasetler vardı bazılarında? Ne ifade ediyor bu müzikler senin için? 

Çekmecelerimi açıp incelediğin için mutluyum Emrah! : ))

Sergide çekmecelerin açılmasını, incelenmesini istiyorum. Bu sebeple her çekmecede başka bir enstalasyon var. Birinde gözümle karşılaşıyor, kameramı tuttuğum sağ avcumun içiyle karşılaşıyor ziyaretçiler mesela. Sizlerde uyandırdığı hissi çok merak ediyorum. Hayatımı didik didik incelerken kendinizle yüzleşmeniz benim için bir başarı. Eski kasetlerin olduğu çekmece geçmişe dair bir alıntı. Ben kasetlerden müzik dinleyerek hayal kurmaya başlayan bir çocuktum. Büyüdüğüm şehirden ayrılmaya dinlediğim şarkıların melodisinden, sözlerinden cesaret aldım. Sıkıcı gelmeyecekse sana; daha derin bir okuması da var geçmişe dair, kendi kendini kırmak için, geçmişle de yüzleşmek gerekiyor ve kabullenmek geçmişi, dünü, bir saniye öncesini…

Yalnızlık serginin ana kavramlarından biri. Hayatında yalnızlığın anlamı, ağırlığı ve işlevi nedir diye sorsam… 

Önce şunu çözelim isterim; kendimizle mutlu olmak, kendimizden razı olmak yalnızlık mı demek? Yalnızlık kötü bir olgu mu? Kendimizi insanlardan soyutlamak kötü bir tercih mi? Yalnızlık ihtiyacını gidermek banyonun kapısını kilitleyip, klozette işimizden daha uzun süre oturup kafa dinlemek mi demek? İnsanlık tarihinin başından beri bu konuya kafa yorulmuş bence. Belki de tarihte bir dönem mağarada yaktıkları ateş başında oturan atalarımızdan biri kendiyle yalnız kalmak için mağaradan çıkıp yıldızları izlemiş ve yıldızların konumundan dünyanın işleyişine dair bağlantılar keşfetmiş. Denize düşen yıldırımları, şimşekleri yalnız başına izlerken görkemli bir deniz tanrısı hayalini kurabilmiş başka biri. Ya da bir ağacın altında kendi kendine otururken kafasına düşen elmanın nedenini çözdü diğeri. Ya da kafatasımızın içinden geçen her sesin, sözün yanımızdaki insan tarafından duyulduğunu mu sanıyoruz? Yalnızlığa dair şiirler, şarkılar, romanlar ve birçok eser boşuna mı yazılıp çizilmiş? Yalnızlığı kabullenmek ve farkında olmak birlikte yaşayabilmenin ilk koşulu sanırım. Kendi kendimizden ne kadar razıysak o kadar sağlıklı ilişkiler kurabiliriz çevremizle, ailemizle, toplum içinde, iş hayatımızda. Böyle cevaplayınca kendimi yaşam koçu gibi hissetmek istemem, kendimce naçizane fikirlerim, çıkarımlarım bunlar.

Sergiyi gezerken çalan müzikler de özel olarak seçilmiş anladığım kadarıyla. Gerçi benim duyduğum müzikler çekmecelerdeki kasetlerden farklıydı. Çalan şarkılar için özel bir notun var mı ziyaretçilere? 

Son birkaç yılda, kendimle tanıştığım ve kendimle mutlu olmaya çalıştığım bu sürecimde bana eşlik eden şarkılardan bir şarkı listesi sergide duyduğun müzikler. Kasetlerdeki, ergenliğimdeki, yirmilerimdeki birçok şarkı yok o çalan listede. Onlar çekmecelerde, geçmişte kaldı. Biraz da kısmet misali, her ziyaretçinin sergiyi incelediği zaman diliminde hangi şarkılar çalıyor bilmiyorum. Herkesin kendi yolculuğu oluyor böylelikle farklı algıları tetikleyerek. İlginçtir ki sergi ziyaretçilerin çoğundan aldığım yorum benzer oldu; “sergiyi gezerken x şarkı çalıyordu, bu şarkı benim için çok önemli, hayatımı anlatıyor” gibi…

Sadece kendinle mutlu olman dışında nasılsın son zamanlarda, örneğin seçimlerden sonra moralin ne halde?  

Duygusal bir vatandaş olarak, hem galip hem mağlup hem de namağlup hissediyorum. Şimdi bunu susmadan konuşup duran siyasetçiler düşünsün! : )) Ülke siyasetinin aklımda yarattığı fevri duyguları günlük hayatıma yansıtmamayı tercih ediyorum. Aksine, daha kontrollü ve mantıklı olup, bu ülkede yaşayan bir birey olarak ne yapmam gerektiğine dair kendimi geliştirmeye, bilgi sahibi olmaya çalışıyorum. Siyasetin kirli oyunlarında bizim hiçbir rolümüz ve kontrolümüz olmadığını bilerek derin nefesler alıyorum gündemi takip ederken. Adaptasyona fazlasıyla alışkın bir milletiz, bir o kadar da galeyana çok hızlı gelebilen bir milletiz. Bu sebeple resme daha geniş açıdan bakmak gerekiyor gibi geliyor bana. Ekonomik krizin komşumdan bana, benden mahallemdeki esnafa yansıma biçimi dertlendiriyor beni. Hangi takımın(!) seçimi kazandığından çok ülkenin, dünyanın açlık ve sefalet oranı ilgilendiriyor. Bu aralar çok eleştirilen, hiçbir şeyi umursamadan Ege’ de tatile gidip eğlenenleri suçlamıyorum mesela, bu dünyanın düzeni böyle, cennette yaşamıyoruz neticede; bu sebeple politikayla sıradan ve çok da bilgi sahibi olmayan bir vatandaş olarak Ege’ de boğulup ölüme terkedilen mültecileri unutmadan, bugünden sonra bu felaketleri yaşamamak için ne yapmak gerektiğine kafa yormayı tercih ediyorum. İyi olmadığım bir konudan bahsetmemi istersen, ben deprem felaketi sonrasındaki beceriksizliği sindiremiyorum. Depremi öngörüp doğru kentleşme kuramayanlardan da geçtim-lanet olsun! Felaket bir turnusol dönemden geçtik. Seçim sonrasındaki deprem bölgesine dair acımasız eleştiriler de cabası. Bundan sonra yaşanacak felaketler için halk olarak nasıl bilinçlenmeliyiz buna kafa yormalıyım. Bu şekilde efkarın içinde kaybolmamaya çalışıyorum. Sonuçta ortadoğuluyuz ve arabeske çok meyilliyiz. Kendimi kaybetmek istemiyorum efkarın içinde. Bir de seçim döneminden beri liderleri ve hayatlarını anlatan biyografik filmler izlemeye çalışıyorum. Dünya’yı daha iyi anlamaya ve tanımaya çalışıyorum kendimce. Belki bu şekilde hayata, gezegene bir katkıda bulunabilme umudumu taze tutmaya çalışıyorum, umudunu kaybedenlere delilik gibi gelse de bu halim…

Sergide ‘Herkes terk mi etti? Herkesi terk mi ettim?’ Diye bir soru var. Bugünlerde ülkeyi terk etmeyi düşünen ve terk eden çok sayıda insan olduğu gerçeğini anımsattı bana; sen neyi kastediyordun? 

Hem kişisel özel hayatlarımıza dair bir soruydu bu, hem de senin aklına gelen anlamını içeren bir soruydu. Ülkeyi terk edenler kendilerini terk etmiyor. Ben de uzunca bir süre yurtdışında yaşadığım için anlayabiliyorum bu gerçeği, buna dair bir yazı da yazmıştım Kafa Dergisi’ ne, “ya gidecekseniz tam gidin ve bizi unutun, ya da kalın birlik olalım” gibilerinden bir serzenişte bulunmuştum. Kimse gitmek isteyenleri terketmiyor çünkü. Bu ülkeden gitmek isteyenler herkesi terk ediyor. Ama özel hayatlarımızda farklı işliyor bu soru; yalnız kalmayı mı tercih ediyoruz, kendimizi yalnızlaştırıyor muyuz, kaçıyor muyuz, kalıyor muyuz, emek vermek istiyor muyuz, bencilleşiyor muyuz, fazla fedakar mı oluyoruz ve daha da önemlisi sadece kendimizle mutlu muyuz yoksa başkasıyla mutlu olmayı bilmiyor muyuz?...

‘Sadece Kendimle Mutluyum’ 30 Temmuz’a kadar Şişhane’deki Vitruta Space’de ziyaret edilebilir.