birgün

-3° PARÇALI AZ BULUTLU

GÜNCEL 03.12.2020 07:40

Eğitim Sen 11. Olağan Genel Kurulu’nun ardından kısa bir değerlendirme ve muhasebe çağrısı

Eğitim Sen 11. Olağan Genel Kurulu’nun ardından kısa bir değerlendirme ve muhasebe çağrısı

28-29 Kasım 2020 tarihlerinde Ankara’da pandeminin gölgesinde gerçekleştirilen Eğitim Sen 11. Olağan Genel Kurulu, kongre salonuna ve sonrasına yansıyan ciddi tartışmalar nedeniyle ülkenin ve emek camiasının gündemine oturdu.

Öncelikle belirtmek isteriz ki, tek adam rejiminin önüne geçemediği derin siyasal krizlerle boğuştuğu, emekçilerin ve yoksul halk kesimlerinin ekonomik krizin yıkıcı etkileriyle yüz yüze kaldığı, toplumsal muhalefetin baskı ve zorbalıkla sindirilmek istendiği bu dönemde Genel Kurul’umuzun emekçiler açısından yeni mücadele perspektifleri yaratacak kolektif bir tartışma zemini olarak örgütlenebilmesi, Türkiye’deki emek ve demokrasi mücadelesi açısından hayli verimli olacaktı. Ancak geldiğimiz noktada, gerek salgının eriştiği boyutlar nedeniyle ortaya çıkan sağlık riski, gerekse Eğitim Sen’in kuruluş kültürüyle hiçbir biçimde bağdaşmayan dışlayıcı ve dayatmacı bir anlayış nedeniyle bu fırsat heba edilmiştir. Neticede, Eğitim Sen 11. Genel Kurulu, yöntemi, içeriği, temsiliyet gücü ve en önemlisi de yönetime egemen olan sendikal anlayışıyla oldukça sorunlu ve gelecek açısından büyük problemlere gebe bir biçimde sona ermiştir.

Her ne kadar, Genel Başkan’ın konuşmasının ardından salonu terk etmemiz Pandora’nın Kutusu’nun açılmasına neden olmuş gibi görünse de, delegelerle ve kamuoyuyla paylaştığımız deklarasyonda da dile getirdiğimiz gibi, sorunu bu noktaya getiren nedenler Genel Kurul öncesine dayanmaktadır. Sorunu tüm boyutlarıyla ortaya koymak açısından, yaşananları ve tavrımızı bir kez daha paylaşmak isteriz.

1) SALGINDA GENEL KURUL

Genel Kurul öncesinde Eğitim Sen örgütlülüğü ve delegeleri arasında en çok konuşulan konu, salgının kontrol edilemez bir düzeye ulaştığı dönemde Genel Kurul’un yapılmasının yaratacağı sakıncalardı.

Pandemi döneminde tam katılımlı ve birkaç güne yayılmış şekilde toplanacak bir Genel Kurul’un hem sağlık açısından hem de örgütsel açıdan çeşitli sıkıntılara yol açabileceğini ağustos ayında yaptığımız görüşmelerde diğer sendikal gruplara ilettik. Yani kongrenin salgının geldiği nokta itibarıyla ertelenmesi talebi bazı grupların dile getirdiği gibi yeni bir öneri değildi. Önerimiz, (tüzük ve program tartışmalarını da içeren tam katılımlı ve günlere yayılmış bir Genel Kurul’un salgın kontrol altına alındıktan hemen sonra yapılması kaydıyla) ya katılımın seyreltildiği teknik bir kongre yapılması ya da kongrenin ertelenmesi biçimindeydi.

Eğitim Sen Merkez Yürütme Kurulu’nun kongre kararı aldığı 16 Ekim’den günümüze vaka ve vefat sayılarındaki ciddi artış ve birçok ilden delege arkadaşlarımızın pozitif ya da temaslı olduğu bilgisi durumu yeniden değerlendirme ihtiyacını doğurmuştu. Salgın büyüdükçe delege iradesinin salgın nedeniyle eksik kalacağının açık biçimde ortaya çıkması, Genel Kurul yaklaştıkça erteleme talebimizdeki ısrarımızın artmasına neden olmuştur. Tüm ısrarımıza rağmen görüştüğümüz gruplar Genel Kurul’un yapılmasında diretmişler, bu diretmenin sonucunda delegenin çoğunluğunun katılmadığı bir Genel Kurul tablosu ortaya çıkmıştır.

2) SENDİKAL ANLAYIŞTA UZLAŞMAZ AYRIM

Ülkemizdeki kamu emekçileri hareketinin asli ve kurucu dinamiklerinden birisi olan Devrimci Sendikal Dayanışma, kamu emekçileri sendikalarının kurulma ve konfederasyonlaşma süreçlerinden itibaren, ortaya çıkan örgütlenmelerin kamu emekçilerinin bütünlüğünü kapsayan bir yapıya ve bu bütünlüklü yapıyı temsil edecek bir yönetim anlayışına dayanmasına önem vermiştir. İşyerlerinden başlayarak tüm üyelerimizin taleplerini ve çoğulluğunu yansıtacak bir kitle mutabakatının egemen hale getirilmesi anlayışı, DSD’nin sendikal demokrasiye bakışının temelini oluşturmaktadır. Kuruluş dönemlerinden beri büyük fedakarlıklarla ve çabalarla korumaya çalıştığımız bu anlayış, kimi zaman bize yönelik en büyük eleştiri olsa da, ülkemizdeki kamu emekçileri hareketinin dinamik ve çoğulcu karakterinin en büyük güvencesidir.

DSD, geçmişten bugüne Türkiye’deki emek mücadelelerinin en büyük miraslarından birisi olan “sınıf ve kitle sendikacılığı” anlayışının sürdürücüsüdür. Emek ve sermaye çelişkisini esas alan ve emek üzerindeki sermayenin tahakkümünü ortadan kaldırmayı amaçlayan bu anlayış, sendikal mücadelemizin olduğu gibi, inat ve çabayla koruduğumuz kitle mutabakatı çizgimizin de temelini oluşturmaktadır.

Sendika yönetimlerinde bulunduğumuz her dönemde olduğu gibi, geçtiğimiz 3,5 yıllık dönemde de, Eğitim Sen’de bu anlayış doğrultusunda mücadele ettik. Kapitalist sömürü düzenine karşı haklarımızı, neoliberal yağmaya karşı kamunun çıkarlarını, gerici karanlığa karşı aydınlanma değerlerini, dinsel dayatmalara karşı laikliği savunan sınıf temelli bir anlayışı egemen kıldık. Gerek üyelerimiz, gerek emekçiler, gerekse toplumun geniş kesimleri arasında büyük destek bulan, Eğitim Sen’i yeniden bir umut haline getiren bu anlayış, anlaşılan o ki, Demokratik Emek Platformu’nu rahatsız etmiştir.

Genel Kurul’a sayılı günler kala bu rahatsızlığını dile getirmeye başlayan Demokratik Emek Platformu, Eğitim Sen’i “siyasal konularda yeterince ses çıkarmamakla”, “laiklik ve özlük hakları temelli bir hat örgütlemekle” , “kamuculuk ve bilimsellik söylemlerini baskın hale getirmekle” eleştirmiş ve önümüzdeki dönem bu çizginin değişmesi gerektiğine işaret etmiştir.

Demokratik Emek Platformu tarafından yayımlanan ve Genel Kurul sonrasında kamuoyunda eleştiriyle karşılanan “Biz Kazanacağız” başlıklı broşürde en açık ifadesini bulan bu eleştiri ve anlayış, bizim açımızdan, sendikal mücadelenin geleceğine ilişkin ortak tavır alışı ve ortak bir yürütme faaliyetini neredeyse imkânsız hale getirmiştir.

Tüm kongre tartışmalarına bir adım uzaktan bakıldığında bu çerçevede iki farklı ideolojik yaklaşımın berraklaştığı görülmektedir: Bir yanda emek-sermaye çelişkisini esas alan, dünyadaki devasa proleterleşme dalgasını gören ve emekçilerin devrimci gücünü başat hale getiren, üretim ve sömürü ilişkisinin ortaya çıktığı iş yerlerini mücadelenin merkezi yapan sınıf ve kitle sendikacılığı anlayışı, diğer yanda ise, emek sermaye çelişkisini ve emeğin devrimci rolünü talileştiren, kültür-kimlik politikalarını esas alan, devlet-sivil toplum karşıtlığı ekseninde bir radikal demokrasi projesi tezahürüne dönüşmüş sendikal anlayış. Kamuoyuna ısrarlı biçimde “koltuk krizi”, “yönetim pazarlığı”, “başkanlık talebi” olarak sunularak üstü örtülmek istenen şey, sendikal anlayışta belirginleşen bu ayrışmadır. Eğitim Sen Genel Kurulu öncesindeki görüşmelerde ve sonrasındaki tartışmalarda ortaya çıkan, bu iki farklı yaklaşımın mücadelesinin kristalize olmasından başka bir şey değildir. (Çok merak ediliyorsa söyleyelim. DSD, bu anlayış ekseninde Eğitim Sen ve KESK’te kendisine teklif edilen Eş Başkanlık önerilerini de hiç düşünmeden reddetmiştir.)

3) İHRAÇLARA İLİŞKİN TAVRIMIZ

Eğitim Sen 11. Olağan Genel Kurulu’nun üzerinde en çok tartışılan konularından birisi de, haklarında Disiplin Kurulu süreci işletilen üyelerin ihraç edilmesi konusu oldu. Genel Kurul öncesinde yaptığımız tüm görüşmelerde, haklarında verilen disiplin kurulu kararı ne olursa olsun, içinden geçtiğimiz koşullar dikkate alınarak, Genel Kurul’da söz konusu arkadaşlarla ilgili bir ihraç kararının alınmasının doğru olmayacağını dile getirdik.

Bu arkadaşlarımızın eylem tarzlarına ve konfederasyonumuzu hedef alan davranışlarına dair güçlü eleştirel tavrımızda bir değişiklik yoktur. Ancak bir kısmı cezaevinde olan, hiçbir biçimde kendilerini ifade etme şansı bulunmayan bu arkadaşlarla ilgili mevcut şartlarda yeterli bir tartışma ve sağlıklı bir değerlendirme imkânı bulunmamaktadır. Sendika tüzüğümüzün ve Disiplin Kurul’umuzun üyelikten ihraçlara ilişkin son kararı Genel Kurul’a bırakıyor olması, Genel Kurul’a böylesi bir politik değerlendirme yapabilme sorumluluğu da yüklemektedir. Ne yazık ki bu doğrultudaki önerimiz de hiçbir grup tarafından kabul edilmemiştir.

4) DEĞERLERİMİZİ SAVUNMAYA DEVAM EDECEĞİZ

Eskiye nazaran azalmış üye sayısına rağmen geçtiğimiz 3,5 yıl boyunca Eğitim Sen iş yerlerinde hegemonyasını yeniden var etmiş, örgütümüz yeniden “eğitim” denildiğinde akla ilk gelen sendika haline gelmiştir. AKP- MHP rejiminin gerici ve piyasacı zorbalığına karşı ülkenin her yerinde mücadelenin öncülüğünü üstlenmiştir.

Pandemi döneminde tüm eğitim sendikaları şaşkınlık ve hareketsizlik halindeyken eğitime dair her gelişmeyi an be an takip ederek tarihe not düşmüş ülkedeki tüm eğitim unsurlarının susturulamayan sesi haline gelmiştir. Bu ses, güvencesizleştirilen, itibarsızlaştırılmaya çalışılan, suskunluğu muteber sayılan eğitim emekçilerinin sesidir. Ortaya konulan bu mücadele hattının başarısı, emekçilerin dönüştürücü-devrimci gücünü küçümseyen, sivil-toplumcu anlayışın hakikat karşısındaki iflasının da belgesidir.

Sendikaları siyasal ajandalara kilitlenmiş verimsiz ve etkisiz birer aparata dönüştürmek isteyen bu anlayış, ne yazık ki kamu emekçilerinin ortak sorunları etrafında örgütlenmiş bir mücadele hattının her türlü siyasi mücadele için de en uygun ve en etkili yol olduğunun farkına varamamıştır.

Sendikal ve siyasal hattımıza ilişkin eleştirilerde “faşizmle uzlaştılar” tarzındaki değerlendirmeler örgütsel kültürümüze uymayan hayli sıkıntılı ifadelerdir. 1970’lerin antifaşist- antiemperyalist mücadele geleneğinin mirasçısı grubumuza yönelik bu değerlendirmeyi şiddetle reddediyoruz. Kongre heyecanıyla söylendiğini umut ettiğimiz bu kastı aşan ifadeler ivedilikle düzeltilmelidir.

Kendi siyasal ihtiyaçlarının karşılanmadığı gerekçesiyle sendikayı, emeğin ve alın terinin geniş caddelerinden çekerek kültür-kimlik hattının patikalarına ve çıkmaz sokaklarına hapsetmeye çalışan bu hatta karşı kamuculuğu, laikliği, bilimselliği ve sınıf siyasetini savunmaya devam edeceğiz.

Eğitim Sen’in ve bir bütün olarak KESK’in içine sürüklenmeye çalışıldığı bu yönelimden çıkış, sınıf siyaseti zemininde oluşturulacak güçlü bir kitlesel karşı duruşla mümkündür. Bilinmelidir ki, tüm bu olan biteni “koltuk krizi” veya “taht kavgası” nitelemeleriyle tarif ederek, kendi konumlarının haklılığını ispat yarışına girenler, istemeden de olsa büyük bir hataya sürüklenmektedir. Bu anlamıyla Eğitim Sen 11. Olağan Genel Kurulu tüm üyelerimize büyük bir sorumluluk yüklemektedir.

Buna rağmen sendikamızda koltuk ve kriz kelimelerinin yan yana kullanılacağı cümlelerin öznesi anlayışlar da yok değildir. Siyasi bağlantıları muğlak, örgütsel tabanla bağı zayıf bu anlayışların temsiliyet gücünün artması kurucu değerlerden uzaklaşmanın, bürokratikleşmenin ve bir tür çürüme halinin yansımasıdır. Sendika yöneticiliğini adeta bir meslek haline getiren bu çevreler her dönem aynı isimler etrafında değişik yönetsel organlarda yer almayı bir tarz haline getirmişlerdir.

Genel Kurul’da yaşananların ciddi bir örgütsel krizin kapısını araladığı muhakkaktır ancak kimi sağcı odaklarca bu krizin kışkırtılarak kriminalize edilmek istendiğinin de farkındayız. Bu kışkırtmalara izin vermeyeceğimizin ve bu maksadı belli manipülasyonlara tüm gücümüzle karşı koyacağımızın bilinmesini isteriz.

Devrimci Sendikal Dayanışma olarak, bu topraklarda kamu emekçileri hareketini var eden tüm değerlerimizi savunmaya devam edeceğiz. Örgütsel mirasımızı tahrip eden ve yok sayan bu grupçu ve dayatmacı anlayışın sendikamıza hâkim olmasına izin vermeyeceğiz. Kurucu değerlerimizin ve örgütsel mutabakatın zeminlerinin yeniden hayat bulması için var gücümüzle çabalayacağız. Siyasi ihtiyaçlarını gerekçe göstererek mutabakat zeminlerini yok eden, sorunları program tartışmalarıyla aşmaya çalışmak yerine delege aritmetiğine yaslanarak örgütsel mühendislik yapmaya çalışan yaklaşıma karşı 90’lardaki kurucu ve birleştirici ruha sahip çıkacağız.

Devrimci Sendikal Dayanışma olarak sendikamızın bugün içinde bulunduğu durum itibarıyla herkes açısından özeleştirel ve kapsayıcı bir yaklaşıma büyük bir ihtiyaç duyulduğunun farkındayız. Bu ihtiyacın gereğini samimiyetle yerine getireceğimize, sınıf ve kitle sendikacılığı ekseninde tarihimize ve emeğimize sahip çıkarak mücadeleyi yükselteceğimizden hiç kimsenin şüphesi olmasın.

SÖZ YETKİ KARAR ÇALIŞANLARA!

DEVRİMCİ SENDİKAL DAYANIŞMA

Bir Çağrımız Var
Az önce okuduğunuz haber, bağımsız bir medya organı tarafından size sunuldu.
Bağımsız gazetecilik; sermayeye karşı halkı, sömürüye karşı emeği, eşitsizliğe karşı adaleti, savaşlara karşı barışı, piyasacılığa karşı temel hakları, talana karşı doğayı, erkek şiddetine karşı kadınları, istismara karşı çocukları savunmanın olmazsa olmaz koşuludur.
Siz de gerçeğin sesini yükseltmek adına sorumluluk almak istiyorsanız, sadece birkaç dakikanızı ayırarak BirGün’e abone olabilir ve ‘#BirGünBenim’ diyebilirsiniz.
Şimdiden sonsuz teşekkürler…
BirGün bizim; hepimizin.
Tıklayınız