birgün

10° PARÇALI BULUTLU

KÜLTÜR SANAT 14.10.2020 09:41

Eleştiri geleneği özgünlükle artar

Erdal Öz Edebiyat Ödülü’nün sahibi olan Prof Dr. Jale Parla, “Özgün bir katkı getirmeyen tezleri, dergilere sunulan yazıları reddetmek gerek. İşte o zaman Türkiye’de eleştiri geleneği çok daha sağlam temeller üzerinde yükselecektir” diyor.

Eleştiri geleneği özgünlükle artar

Oğuzcan Ünlü

Jale Parla, 2020 Erdal Öz Edebiyat Ödülü’nü “Akademi ile edebiyat dünyasını bir araya getirme konusundaki başarısı, Türk edebiyatı üzerine özgün çözümlemeleri ve edebiyat eğitimine katkılarıyla, eleştiri geleceğini kültürel inceleme ve karşılaştırmalı edebiyat yönünde zenginleştiren yeni alanlar açması nedeniyle” aldı.

On yıllar boyunca akademiye ve eleştiri dünyasına sayısız katkı sunan, Efendilik, Şarkiyatçılık, Kölelik, Babalar ve Oğullar, Don Kişot’tan Bugüne Roman, Türk Romanında Yazar ve Başkalaşım, Orhan Pamuk’ta Yazıyla Kefaret gibi kitapların yazarı Jale Parla ile bir disiplin olarak edebiyatı konuştuk.

► Geçtiğimiz günlerde Erdal Öz Edebiyat Ödülü’nün sahibi oldunuz. Bu ödülü almak size neler hissettirdi? Sizin için önemi nedir?

Kültür insanı, şair, romancı, eleştirmen, antidemokratik baskıya direnmiş bir hukukçu… Böyle bir kişinin adını taşıyan ödüle lâyık görülmek elbette onurlandırıcıdır. Erdal Öz’ün kendisi de önemli edebiyat ödülleri almış birisiydi (Sedat Simavi, Sait Faik, Orhan Kemal…) Ailesinin onun adına bir edebiyat ödülü vermesi, Erdal Öz’ün ait olduğu kültür dünyasına anlamlı bir katkı. Bu ödülü almak, bana da kendimi bu dünyaya ait hissettirdi ve gururlandırdı.

ÖZGÜN KATKI GETİRMEYEN TEZLERİ REDDETMEK GEREK

► Günümüzde dergi ve gazete sayfalarında eleştiri başlığıyla yazılan yazıların pek çoğu kitap tanıtımı yapmaktan öteye geçemiyor. Edebiyatımızda eleştiri eksikliği olduğunu düşünüyor musunuz? Akademi eleştirinin güçlenmesi için neler yapabilir?

Edebiyatımızda eleştiri eksikliği olduğunu düşünmüyorum. Kitap tanıtımları önemli bence, çünkü hiç kimse her çıkan yayını takip edemez. Daha derinlikli değerlendirmeler elbette gerekli; ama bunların da yapıldığını biliyorum. Özellikle de internet ortamında, gerek web sitelerinde, gerekse internet haberciliği yapan sitelerin kültür sayfalarında. Ve 1980’den bugüne kadar çıkan gerçekten özgün ve kapsamlı araştırma/inceleme kitaplarında. Beni rahatsız eden tek şey, gerek yurt içindeki hakemli dergilerde, gerekse üniversitelerin tez arşivlerinde yığılan çalışmalarda özgün katkının eksikliği. Hem tez danışmanları, hem de dergi hakemleri genellikle bu hususu ihmal ediyorlar. Bu konuda sık sık kendimi suçladığımı itiraf etmeliyim—hakemliklerim için değil ama danışmanlıklarım için. Son anda teslim edilen tezleri, eksikliklerine rağmen geri çeviremediğim için. Çünkü adayın ya zamanı dolmuştur, ya bir yerde iş bulmuştur, ataması yapılacaktır. Kıyamazsınız. Oysa sıkı durmak gerekir, biraz katı kalpli olup alanına, ufacık da olsa özgün bir katkı getirmeyen tezleri, dergilere sunulan yazıları reddetmek gerek. O zaman Türkiye’de eleştiri geleneği çok daha sağlam temeller üzerinde yükselecektir.

TEKİNSİZLİĞİN BİR YANI PSİKOLOJİYE BİR YANI KÖTÜLÜĞE DAYANIYOR

► Özellikle 1980 sonrası gerçekleşen dönüşümle birlikte çağımızda okurlar tekinsiz anlatıcılarla bolca karşı karşıya kalıyor artık. 21. yüzyılın anlatıcılarını nasıl tarif edersiniz?

21. yüzyılın anlatıları da, anlatıcıları da, ortak bir gerçeklikten, psikolojiden besleniyorlar. Artık psikolojileri derinlemesine yansıtılmamış roman kişilerinin ikna ediciliği, gerçekliği yok. 20. yüzyılın başından itibaren romanda bireyin temsili temelden değişti. 19. yüzyıl klasik romanlarında, örneğin Dickens ve Balzac gibi romancılarda, birey daha genel bir tipin temsilcisidir (hırslı genç, açgözlü iş adamı, fedakâr baba, asil fahişe, iyi yürekli suçlu, vb.) ve bireyselliği içinde bulunduğu koşulların biricikliğiyle, bu koşullarla nasıl başa çıktığıyla ölçülür. Oysa 20. Yüzyıldan itibaren roman kişisinin birincil gerçekliğini içinde bulunduğu koşullardan çok içine gömdüğü, en derinde sakladığı tekinsiz oluşturuyor. Bu da beklenir bir şey. İnsanlar daha çocuklukta psikolojik danışmanlarla karşılaşıyor, ergenlikte terapiye gidiyor, orta ve geç yaşlarda Prozac, Cipralex, Efexor, vb. gibi antidepresanlarla tanışıyor. O zaman anlatıcılar da, anlatılar da düşten ve sanrılardan, parçalanmalardan ve başkalaşımlardan besleniyor. Dolayısıyla tekinsizin bir yanı psikolojiye yaslanıyor. Diğeri kötülüğe. Bu kötülük de 19. Yüzyıl edebiyatından tanıdığımız kötülükten farklı. O kötülük tekinsiz olanın yüceliğiyle temsil ediliyordu; tekinsiz şeytaniydi. Ama şeytani aynı zamanda isyankârdı; düzene karşı çıkan, sorgulayandı. Milton’un Kayıp Cennet’inin Lucifer’i, Shelley’in yaratığı, Balzac’ın Vautrin’i, Joyce’un gerekirse şeytanla işbirliği yapmak pahasına düzenle işbirliği yapmayı reddeden Stephen Dedalus’u, tekinsizle kötülüğün ilişkisini başkaldırı üzerinden kurmuşlardı. 21. Yüzyılın tekinsizinin ilişkilendirildiği kötülük ise bayağı, arsız, işbirlikçi, gurursuz, itaatkâr, aşağılık bir kötülük, Arendt’in kavramlaştırdığı “sıradan” kötülük. Bu türden kötülükle tekinsizin ilişkilendirildiği metin E.T. A. Hoffmann’ın Kum Adamı’dır ki, zaten Freud’un tekinsiz tanımına da ilham veren bu metindir. Ve böyle bir kötülüğün gömüldüğü tekinsiz çok daha irkiltici, kaygılandırıcı. 21. Yüzyıl tekinsiz anlatıcıları, bu tür kötülükle yüzleşmenin gerçekliğini neredeyse takıntılı diyebileceğim bir biçimde tekrar ve tekrar anlatıyor.

elestiri-gelenegi-ozgunlukle-artar-792451-1.

***

FEMİNİZM YAŞAMIN HER ALANINDA ZORLUKLARLA KARŞILAŞTI

► Yine 1980’ler, Türkiye’de kamusal alanda feminizmin görünür olduğu ve feminizmin buraya müdahale etmeye başladığı yıllar olarak yaşandı. Edebiyatımızda feminist eleştirinin gelişimi ne gibi zorluklarla karşılaştı?

Feminist düşüncenin karşılaştığı zorlukları biliyorum. Yaşamın her alanında. Ama feminist eleştirinin gelişiminde karşılaşılan zorlukları bilmiyorum. Mutlaka vardır. Kendi hesabıma hayranlıkla okuyup izlediğim hemen aklıma gelen epeyce isim var: Zeynep Ergun, Fatmagül Berktay, Sibel Irzık, Deniz Kandiyoti, Aksu Bora, Sema Kaygusuz, Hülya Adak, Nil Mutluer, Mine Söğüt, Müge İplikçi gibi. Ayrıca birçok kurum tarafından yapılan, ne yazık ki ancak uzaktan izleyebildiğim, nitelikli etkinlik ve konferanslar da var.

► Çeşitli röportajlarınızda Türk Romanında Yazar ve Başkalaşım kitabınızda bahsettiğiniz romanda kurulan bohemyanın apolitik bir tutum olmadığını vurguluyorsunuz. Bu bohemyadaki politik tutumu açabilir misiniz?

Bunun anarşist ve özgürlükçü bir tutum olduğunu, toplum mühendisliğine ve planlanmış, dayatılan değişim süreçlerine direnen organik başkalaşımların önerildiği bir tutum olduğunu söylemek istemiştim.

► Birkaç ay önce kaybettiğimiz Adalet Ağaoğlu’nun kadın karakterlerinin kamusal alanla ilişkisini nasıl yorumluyorsunuz?

Adalet Ağaoğlu, erkek olsun, kadın olsun, roman kişilerini kamusal alanda konumlandırırken, bu konumu her yönüyle inceleyip irdeleyen ilk roman yazarımızdır, diyebilirim. Ağaoğlu’nun olumladığı kadın karakterler, Türkiye’nin yaşadığı değişim süreçlerinde hep benzer cinsiyetçi tutum ve davranışlara muhatap olmuş, bu tutum ve davranışlardan incinmiş, ama incinmişliklerinin cinsiyetçiliğe karşı direnmelerine engel olmasına izin vermemiş kadınlardır.

► Bilge Karasu’nun Andronikos karakterini hatırlarsak, edebiyatta inanç krizi sizin için ne anlam ifade ediyor?

Andronikos ve inanç krizi temasını ben Dostoyevski’nin Karamazov Kardeşler’indeki Alyosha’nın inanç krizi ve Büyük Engizisyoncu öyküsü çerçevesinde düşünmüşümdür. İki metin arasında gizli bir fısıldaşma, bir çekişme varmış gibi gelir bana. Şöyle: Mutlak itaat gerektiren inanç, sistem ve söylemlere karşı yöneltilmiş ilk minik soru, ilk ufacık kuşku çığ gibi büyür, çoğalır ve kişiyi esir alır. Dostoyevski’nin Karamazov Kardeşler’inde tanrıtanımaz İvan’ın mümin kardeşi Alyosha’ya anlattığı Büyük Engizisyoncu öyküsü 16. Yüzyılda, İspanya’da İsa’nın Büyük Engizisyoncu’yla karşılaşmasını anlatır. Engizisyoncu İsa’yı tutuklatır ve gece onunla konuşmaya gider. Hem İsa’nın neden böyle itaatsiz davrandığını soracak, hem de, en az İsa’nın misyonu kadar önemsediği kendi misyonunu savunacaktır. İsa’nın temsil ettiği bireysel özgürlük onun temsil ettiği kolektif nizamı tehdit etmekle kalmaz yalnızca. İsa’nın anlamadığı, insanların da, özgürlüğün getirdiği belirsizliklere karşı istibdatın getirdiği güven ve belirliliği tercih ettikleridir. Bu yüzden ona gene ihanet edeceklerdir. Büyük Engizisyoncu bu argümanını kendine göre varoluşsal bir paradoksa, özgürlük korkusuna dayandırırken daha da ileri gider ve kendisinin de, kanun ve düzen adamı olarak müstebit rolünü üstlenmek zorunda kaldığı için bir kurban gibi görülmesini, kendisine empatiyle yaklaşılmasını talep eder. İsa’yı serbest bırakır. İsa giderken onu alnından öper. İvan öyküyü bitirince inançlı Alyosha da, inançsız İvan’ı aynı şekilde öpecektir. Bu öykünün bin bir yorumu var ama ben bu yorumlara konu olan paradoksu satın alanlardan olmadığımı söyleyeceğim. Dostoyevski’nin öyküyü temellendirdiği paradoksun, yani, itaat etmeyeni en ağır biçimde cezalandıran ve kurban eden otoritenin de aslında bir kurban olduğunun, dahası bu eylemin fedakârca bir eylem olduğunun, zorlama ve sahte bir paradoks olduğunu düşünürüm. (Aynı paradoks Sofokles’in Antigone oyununun da paradoksu olarak öne sürülür; ona da katılmam. Orada da haklı olan ve kurban olan Antigone’dir bana göre, Kreon değil). Andronikos’a dönersek, uzun sürmüş bir günün akşamında çığ gibi büyümüş kuşku ve sorgulamanın yükü, paha biçilmez bir deneyimin yüküdür onun için. Varoluşculuğu benimsemiş bir yazar olan Bilge Karasu’ya göre bu deneyimin yükü özgürlüğün yüküdür. Ve insanın onurla taşımakla yükümlü olduğu bir yüktür. Andronikos’un öykünün sonunda kendini cezalandırarak yaptığı seçim, özgürlüğün ona bahşettiği bir imkândır. Aslında manastıra dönmeyi seçerek otoriteye teslim olmuş da değildir (çok didaktik bir okuma mı yapıyorum?), gecikerek kavuştuğu özgürlüğün, önce günlerce konuşarak, sonra arınarak ve ölerek tadına varmayı seçmiştir.

► Dünyada sağın, milliyetçiliğin ve öteki düşmanlığının güçlenmesiyle birlikte otoriter liderlerin iktidarda olduklarını görmekteyiz. Pandemi koşulları ise güvencesizliği, eşitsizliği ve umutsuzluğu daha fazla görünür kıldı. Bu koşullar altında, sanatın durumu sizce nasıl görünüyor?

Sanatın sesinin en güçlendiği durumlar bu durumlardır diye düşünürüm.

Bir Çağrımız Var
Az önce okuduğunuz haber, bağımsız bir medya organı tarafından size sunuldu.
Bağımsız gazetecilik; sermayeye karşı halkı, sömürüye karşı emeği, eşitsizliğe karşı adaleti, savaşlara karşı barışı, piyasacılığa karşı temel hakları, talana karşı doğayı, erkek şiddetine karşı kadınları, istismara karşı çocukları savunmanın olmazsa olmaz koşuludur.
Siz de gerçeğin sesini yükseltmek adına sorumluluk almak istiyorsanız, sadece birkaç dakikanızı ayırarak BirGün’e abone olabilir ve ‘#BirGünBenim’ diyebilirsiniz.
Şimdiden sonsuz teşekkürler…
BirGün bizim; hepimizin.
Tıklayınız