Elverişli rüzgâr
BÜLENT USTA BÜLENT USTA

Sabah, otobüslerden birisinde, tıklım tıkış, durakları gösteren ekran çalışmıyor, otobüsün kliması son sıcaklıkta ve insanlar terden yapış yapış, nefes almak için pencere açıldığında içeri buz gibi bir hava giriyor, aynı anda sıcak ve havasızlık, soğuk ve yağmur… Arkalardan biri bağırıyor: “Şu hale bak, koyun gibiyiz, koyunları bile böyle taşımıyorlar!”



Bir kadın, defalarca dilekçe yazdığını, daha fazla kâr için otobüs seferlerinin mahsustan birleştirildiğini, bu otobüsün kalkmayan iki seferin yolcusu olduğunu, durakları gösteren ekranın da bu yüzden çalıştırılmadığını açıklıyor. Ortada ciddi bir haksızlık var ve bu duruma boyun eğmiş bir çoğunluk… Otobüsler belirlenen saat aralıklarında kalksa, böyle istiflenmiş bir halde yolculuk yapmayacak kimse, eğer gerekirse o saat aralıklarına yeni seferler de eklenebilir, gerçekte bu hiç zor değil.

Kendimi otobüsten dışarı attığımda, ki gerçekten bir inme değil atmaydı bu, neden böyle olduğunu, neden çoğunluğun çözülebilecek şeyler olduğu halde yaşadığı zorluklara razı geldiğini düşünürken, İş Kültür’ten çıkan Schützenberger’in “Psikosoybilim” kitabında yazdıkları hatırıma geldi. Yazar, her değişimin iyi veya kötü olsun alışkanlıkları sorgulamasıyla açıklıyordu bu direnci; bu yüzden insanlar değişmek ya da değiştirmek yerine genellikle şikâyet etmeyi tercih ediyorlardı.

Örneğin işinden şikâyet eden birinin ayrılıp yeni bir işe girmesi, çoğu zaman ruhsal zorluklarla dolu bir süreçtir, insanın alıştığı düzeni değiştirebilmesi kolay değildir. Psikoterapiden biliyoruz ki, birey, kişisel ve etkileşimsel dünyasındaki sürekliliği, bağlantıları ve aşinalığı koruma eğilimindedir her zaman; öteki insanlara bağlı ve onlara göre konumlanmış daimi bir kendilik duyumuna şiddetle ihtiyaç duyar, bulunduğu konum kendisine zarar veriyor olsa dahi. Savaş ya da iş bulma nedeninden olsun, yaşanan her göçün insanın üzerinde az ya da çok travmatik bir etkisinin olması, bu yüzden kaçınılmazdır.

Schützenberger, değişimin yine de sanıldığı kadar zor olmadığını, Kurt Lewin’in görüşleriyle açıklıyor. Değişim, bir kuvvetler dengesi meselesidir Lewin için, küçük bir etki dengeyi bozup değişime neden olabilir, çünkü gerçekte her şey hareket halindedir.

II. Dünya Savaşı sırasında ABD hükümeti, askerlerini beslemek için daha fazla ete ihtiyaç duyar, bu yüzden halkın sakatat ürünlerine teşvik edilmesi için Kurt Lewin gibi araştırmacılara başvurur. Sakatat ürünlerinin faydalarına dair haberler yapılır, konferanslar düzenlenir, ama çok az bir değişim sağlanır. Fark edilir ki, nasihat etmek ve mantık hiç kimseyi değiştirmemektedir. Değişimi sağlayan şeyin, eşitler arasında diyalog ve özgür paylaşım olduğu, kendisine üstünlük kuran bilgili ve yetkili kişiden çok, kendisi gibi olanın düşüncelerini kişinin dikkate aldığı tespit edilir. Anne babaların, ergen çocuklarıyla iletişim sorunu yaşadıkları yer de tam burasıdır, nasihat bir işe yaramaz; ergen, kendi arkadaş grubunun düşüncelerini çok daha fazla önemseme eğilimindedir çoğu zaman. Lewin’in önerisiyle, küçük tartışma grupları kurularak sakatat ürünlerinin faydaları anlatılmaya başlanır, seslenilen grubun kültürel ve duygusal yapısına uygun.

Psikoterapide de, kişiye ne kadar mantıklı açıklamalarda bulunursanız bulunun, eğer duymaya hazır değilse duymaz, nasihat işe yarasa evinde oturup kitap okuyarak da sorunlarını çözebilirdi. İnsan, ilişkisel bir varlık ve ancak özgürce kendisini ifade edebildiği bir ilişki içerisinde değişebilir. Değişimi ve yenilenmeyi sabote ederek zamanı durduran şeylerden özgürleşmek, insanın kendisini ve hayatı yeniden bulmasıdır bir bakıma, gerçek ihtiyaç ve taleplerine uygun. Seneca’nın meşhur sözü: “Nereye gideceğini bilmeyen kişi için hiçbir rüzgâr elverişli değildir.”