birgün

13° PARÇALI BULUTLU

SİYASET 27.10.2021 08:41

Emeğin Türkiye’si için sol program şart

AKP’li iktidar yılları Türkiye ekonomisine yıkım, yurttaşa daha çok yoksulluk getirdi. Genç işsizlere her gün yenileri eklenirken işsiz sayısı milyonları buldu. Hayat pahalılığı durdurulamaz bir gerçek oldu. Yoksulluk nesilden nesile taşınan kader haline geldi. Bu karabasanın tek nedenini Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ve Erdoğan’ın uygulamaları olarak görmek eksik kalır. 20 yıldır uygulanan neoliberal ekonomik programla mücadele etmeyen ve hesaplaşmayan bir anlayış geleceğin Türkiye’sini kuramaz.

Emeğin Türkiye’si için sol program şart

Levent Hekim

İkincisini gerçekleştirdiğimiz Yuvarlak Masa toplantısının bu haftaki konusunu Türkiye’nin içinde bulunduğu ekonomik sorunlar ve Sol çıkış için atılması olarak belirledik. Konuklarımız ise akademisyenler Gamze Yücesan Özdemir, Hayri Kozanoğlu ve Anıl Aba oldu.

Türkiye yaklaşık dört yıldır ekonomik krizle boğuşuyor. Yurttaşlar her gün daha da yoksullaşırken AKP iktidarı sadece yaşananları seyrediyor. Seyretmekle kalsa iyi, AKP sözcüler eliyle ülkede her şeyin nasıl güllük gülistanlık olduğunu anlatıp duruyor. İtiraz edeni nankörlük ve hainlikle suçlamayı da ihmal etmiyorlar.

Kronikleşen işsizlik giderek sosyal krize neden oluyor. Her üç üniversite mezunun gençten bir tanesi işsiz durumda. Hayat pahalılığı aldı başını gidiyor. Yoksulluk kalıcı ve nesilden nesile aktarılan kader haline geldi. Türk lirası yılbaşından bu yana dünyanın en çok değer kaybeden parası haline geldi.

Kuşkusuz bu kara tablonun nedeni AKP’nin ısrarla uyguladığı politikalar. Neoliberal politikaları amansız uygulayıcısı durumuna olan iktidar, ülkede ne var ne yoksa hepsini sattı. Tüm kurumları yok etti. Ülkeyi betondan bir cehenneme döndürdü. Bir avuç zenginin kasasını doldurmakla kendini görevli kabul etti. Beşli Çete AKP’li dönemin en önemli simgelerinden biri haline geldi.

AKP’nin bu uygulamalarına karşı mücadele vermek, kökten bir eleştiriye tabi tutmak kuşkusuz muhalefet güçlerinin en önemli görevlerinden biri. Bununla birlikte mecliste grubu bulunan partilerin böyle bir programa sahip olduğunu söylemek mümkün değil. Yaşanan sorunları sadece Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin ve doğallığında Erdoğan uygulamalarında gören anlayış sorunun ancak bir tarafını görmekle yetinmek zorunda kalacaktır.

Yaşanan büyük yıkımın, yoksulluğun, yolsuzluğun arkasında 20 yıldır kesintisiz bir biçimde uygulanan neoliberal politikalar var. Bu politikalarla hesaplaşmadan çıkış yolu bulmak imkansız. Çözümü bu süreci yaratan politikacılardan ya da patronlar kulübünden beklemek ham hayalden başka bir şey değil. Emekçiler ve yoksul halk için çözüm ancak sol ve radikal bir programla mümkün.

Yaptığımız bu Yuvarlak Masa buluşmasında böyle bir amaca hizmet etmesini diliyoruz.


Tek adam rejimi çözüldükçe, dostları da birer birer terk ediyor. TÜSAD’ın yayımladığı “Geleceği İnşa Raporu” sizce ne ifade ediyor?

Hayri Kozanoğlu:
TÜSİAD’ın açıkladığı Geleceği İnşa Raporu, Yüksek İstişare Konseyi toplantısı daha sonra Amerika’da MIT'de öğretim üyesi Daron Acemoğlu’nun yaptığı konuşmalar genel bir değerlendirme yapmayı olanaklı kılıyor. TÜSİAD’ın demokrasiden, özgürlüklerden bahsetmesi, eşitsizliklerin, gelir ve servet eşitsizliklerinin var olduğunu kabul etmesi, İstanbul Sözleşmesi’ne sahip çıkması, toplumsal cinsiyet eşitliğini dile getirmesi, bir tarafıyla burjuva demokrasisine sahip çıktığı, Türkiye’nin burjuva demokrasisi kapsamında, bu otoriter rejimden kurtulması için tavır gösterdiği şeklinde olumlu nitelendirilebilir. Ama TÜSİAD’ın tarihsel misyonuna baktığımız zaman özellikle, 12 Eylül 1980 darbesi öncesinde yayımladığı tehditkâr bildiri, daha sonra cunta yönetimiyle işbirliği yapması, bize bu konuda çok da umutlu olma şansını vermiyor. Detaylara baktığımızda tanımladıkları demokrasinin içerisinde sendikaların, meslek kuruluşlarının, toplumsal hareketlerin yeri olmadığını görüyoruz. Bireysel özgürlükten, bireylerin siyasete katılmasının ötesinde bir özgürlük tanımı yapmıyor. Kolektif mücadele biçimlerinin, örneğin sendikaların demokratik bir toplumun gereği olduğuna ilişkin bir katkısı yok. Diğer bir önemli konu ise 2001-2007 dönemini yani AKP'nin ilk iktidar olduğu dönemi bir devr-i saadet olarak tanımlıyor. Raporun ötesinde Daron Acemoğlu’nun sunuşunda da aynı temalar var. 2002-2007 dönemine baktığımız zaman özelleştirmelerin en fazla hız kazandığı, Kemal Derviş’ in “12 günde 12 Yasa” sloganının hayata geçtiği, bir anlamda Cumhuriyet’in birikimini oluşturan kurumsal yapıların -başta DPT olmak üzere- en fazla zarar gördüğü, kamu bankalarının kamuyu destekleme, tarım kesimini destekleme, yatırımlara katkıda bulunma misyonlarının göz ardı edildiği, TÜSİAD üyelerinin özelleştirmelerden en fazla pay aldığı ve en hızla zenginleştiği dönem olduğunu görüyoruz. Bugün yaşadığımız sorunların kaynağında da bunların yattığını biliyoruz. O bakımdan TÜSİAD’ın son çıkışını, laiklik vurgusu yapmasını da bir artı kabul edersek, Türkiye toplumuna bir ehven-i şerin sunulması olarak görüyoruz. Ehven-i Şer in de sonunda “şer” olduğunu düşünürsek itirazlarımızın daha önde geldiğini vurgulayabiliriz.

emegin-turkiye-si-icin-sol-program-sart-936721-1.
Prof. Dr. Hayri Kozanoğlu - İktisatçı

Anıl Aba:Ülkenin ekonomik durumu yıllardır kötüye gidiyor. Son birkaç senede olmuş bir şey değil. TÜSİAD bu noktaya varılmasını neden bekledi, diye sorarlar. Nitekim AKP döneminde bu şirketler rekor kârlar açıkladılar. Vergileri silindi pek çoğunun, bir sürü teşvikler aldılar, grevler yasaklandı, hükümetten sayısız ihaleler aldılar. Üye şirketler, Hayri Hoca’nın dediği gibi sayısız özelleştirmeler aldılar. Yani AKP döneminde TÜSİAD üyeleri çok büyük avantajlara sahip oldular. Tabii son yıllarda işin rengi biraz değiştiği için, siyasetin rengi biraz değiştiği içinde pozisyon değiştirmeye başlıyorlar. Ama ülkenin bu hale gelmesinde, ekonominin bu hale gelmesinde, işsizliğin bu noktaya ulaşmasında, döviz kurunun bu noktaya ulaşmasında, yaşam standartlarının gerilemesinde, alım gücünün düşmesinde, AKP kadar bu TÜSİAD şirketlerinin de büyük payı var. En nihayetinde TÜSİAD bir çıkar örgütüdür, bunu düzgünce söylemek lazım. Kendi çıkarlarını, yani sermayenin çıkarlarını savunuyorlar. Ona göre hareket ediyorlar, siyaseti de ona göre şekillendiriyorlar ve kendilerine göre pozisyon alıyorlar. O zamanki çıkarları AKP ile işbirliği halinde hareket etmekti. Şimdi AKP’nin gidici olduğunu anladıkları ve öngördükleri için geleceğe yönelik bir yatırım olarak böyle bir yaptılar. Tabii TÜSİAD üyelerinin hem böyle -en azından tepede- görgülü, eğitimli, vizyon sahibi, iş dünyasını bilen “elit görünümlü” insanlar olmaları hem de Daron Acemoğlu gibi Nobel Ödülü alma potansiyeli olan insanlarla bir araya geliyor olmaları olumlu bir imaj sunuyor insanlara. İnsanlar; “İşte aradığımız açıklamalar, işte aradığımız aradığımız değişim, dönüşüm…” gibi sözlerle TÜSİAD’ın açıklamalarını heyecanla karşılıyorlar. Hâlbuki ekonomiyi buraya getirenlerden biri de TÜSİAD. Halkın da esas düşmanı onlar fakat işte başka bir imaj sunuyorlar. Laiklik vurgusu yapıyorlar mesela. Şimdi mi sorun oldu laiklik? 18-20 senedir neredeydi TÜSİAD? Son bir senede mi sorun haline geldi siyasal İslam Türkiye’ de? Ama biliyorlar ki önümüzdeki birkaç yıl içerisinde -ya da en azından bahislerini oraya oynuyorlar- CHP liderliğinde bir ittifak iktidar olacak. O yüzden vurgumuzu şimdi laiklik söylemiyle süsleyelim. O tarafa bir göz kırpalım ki rantımız, tezgâhımız bozulmasın. Türkiye’ de sendikalaşma oranı %4-5 e kadar düşürüldü bu son 15 yıl içerisinde. Biz, sol olarak, istiyoruz ki bu oran artsın. Ama TÜSİAD istiyor ki gelecek dönemde de sendikalaşma üzerindeki baskı bu seviyelerde kalsın. Bizler istiyoruz ki zenginler de vergi versin. Ama vergisi silinen şirketler, kişiler vs. istiyor ki vergi yükü tabanda kalsın, vatandaşın üstünde kalsın. Ve buna göre de şimdiden pozisyon alma çabasındalar.

emegin-turkiye-si-icin-sol-program-sart-936722-1.
Prof. Dr. Gamze Yücesan Özdemir - Akademisyen

Gamze Yücesan Özdemir: TÜSİAD’ın raporu, Cumhur İttifakı karşısındaki düzen muhalefetinin sermaye ve sınıf karakterini çok net ortaya koyuyor. Düzen muhalefetinin, “AKP gitsin”den başka hangi konuda ortaklaştıkları önemli bir soru. Genelde yan yana duranların birbirlerinin ayaklarına basmadan AKP’yi gönderme çabaları olduğunu biliyoruz. Ama TÜSİAD'ın bu açıklaması bir konuda uzlaştıklarını gösteriyor: Sermaye tahakkümünün devam etmesi. Tekrar sormak gerekiyor: TÜSİAD’ ın parçası olduğu bir muhalefet emekçilere ve halka ne getirebilir? Emekçiler yüksek enflasyondan, işsizlikten, ekonomik krizden ve salgından çok derinden etkilenmiş durumdalar. Ve onların sözünün olmadığını görüyoruz. Ve bir kere daha demeliyiz ki emekçi kesimlerin, halkın böyle bir düzen muhalefetinde, TÜSİAD’ın söz sahibi olduğu bir düzen muhalefetinde sözü olmayacaktır. Şöyle düşünenler olabilir: Keşke bu düzen muhalefeti emekçilere yönelik daha farklı şeyler söyleyebilse, dillendirebilse. Ama şu anda gözüken o ki “keşke” değil, “o halde” demek durumundayız. Eğer şu anda muhalefetin sesi TÜSAİD ise, o halde emekçi halkın sesini yükseltecek olan sosyalist soldur. Halk ve emekçiler bu ateş çemberinin içinden başka bir sermaye tahakkümü için mi geçiyorlar? Hayır. Emekçi halkın, bu toplumun üreten kesimlerinin geleceğini kuracak olan sosyalist sol programıyla ve siyasetiyle sesini yükseltmelidir.

Merkez Bankası’nın faiz hamlesinin ardından kamu bankaları da indirime gitti? Bu gelişmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Hayri Kozanoğlu:
Merkez Bankası konusunu aslında TÜSİAD’ın toplantısıyla birleştirirsek, Tuncay Özilhan “Merkez Bankası bağımsızlığı tartışma dışı bir konudur” dedi. Halbuki bu tartışılacak bir konudur. Merkez bankalarının bağımsız olması, neoliberal kurgunun bir uzantısıdır. Bunun anlamı şudur: Bir ülkeyi yöneten hükümetin önceliklerine, eğer bu hükümet halkı temsil ediyorsa halkın ihtiyaçlarına bakılmaksızın merkez bankası, uluslararası sermayenin taleplerine ve önceliklerine göre bir para politikası izlemelidir anlamına gelir. Biz neoliberalizmi nasıl eleştiriyorsak, nasıl mahkûm ediyorsak, bağımsız merkez bankacılığına karşı tutumumuz da budur. Ama buradan şu anlaşılmamalı: Bizim kavramsal olarak merkez bankası bağımsızlığını eleştirmemiz, MB’nin bir kurum olarak doğrudan doğruya kuruluş yasasına ve misyonuna aykırı olarak Saray tarafından yönlendirilmesini onaylıyoruz anlamına gelmez. MB’nin bağımsızlığını eğer eleştiriyorsak bu MB yasasının değiştirilmesiyle, yeniden tanımlanmasıyla mümkün olacak bir şeydir. Öncelikle bu konuyu vurgulamak istiyorum. Madem küresel kapitalizme eklemlenmiş bir Türkiye var, “oyunu kurallarına göre oynadığını” iddia eden bir ekonomi yönetimi var, o zaman MB’nin böyle gelişigüzel, zorlamalı faiz indirimlerine gitmesinin ekonominin dengelerini daha fazla bozacağını tahmin etmek zor değil. Zaten gerek eylüldeki, gerek ekimdeki faiz indirimlerinden sonra döviz kurlarındaki sıçrama, ekonominin makro dengelerinin iyice bozulduğunu gösterdi. Neden, bu çok tehlikeli bir adım, ateşle oynamak? Çünkü Türkiye 450 milyar dolar civarında dış borcu olan, bu anlamda dövizin her on kuruş yükselmesinde 45 milyar liralık ek bir borçlanma yükümlülüğü içine giren bir ülke. Kamunun döviz borçları, bunun 30 milyar doları döviz cinsinden iç borç olmak üzere 240 milyar dolar civarında. Yani yine döviz kurunun, doların 10 kuruş yükselmesi kamu bütçesine 24 milyar liralık bir yük getiriyor. Kamu bütçesi derken gerek bizim gibi vergi ödeyen gerek yine bizler gibi kamunun sosyal programlarından, sosyal misyonundan faydalanan yurttaşların cebinden çıkan 24 milyar lira anlamına gelir. Zaten fazla üzerinde durmaya gerek bile yok. Çünkü piyasadaki bütün göstergeler, örneğin kamunu on yıllık tahvillerinin faizi yüzde 16-17 aralığındayken, 20’nin üzerine, 20 buçuğa çıktı. Yani bu önümüzdeki dönemlerde borçlanmanın maliyetinin çok daha fazla yükselmesi anlamına gelir. Aynı şey dış borçlar için, dış finansman için geçerli. CDS denilen kredi sigortasının maliyeti de 450 puanın üzerine çıktı, yani dünyada geçerli olan faizlerin üzerine 4,5 puan daha fazla ödemek söz konusu. Bunlar da ekonomiyi ciddi bir şekilde zorluyor. Şimdi, niye bu adımlar atılıyor? Bunun değişik açıklamaları olabilir. Birincisi, cumhurbaşkanının “faiz sebeptir, enflasyon netice” şeklindeki kendine has tezinin bir şekilde tekrar sınanması anlamına geliyor olabilir. İkincisi faizleri indirerek kredileri canlandırmak, kredi genişlemesini hızlandırmak, böylelikle ekonomiye bir seçim arifesine girildiği dönemde hız kazandırmak olabilir. Benim kişisel görüşüm, kısa sürede de gözlemlediğimiz gibi bu çabaların sonuç vermeyeceği. Aslında 2018 yazını çağrıştıran bir manzara söz konusu. Ama durumun ondan daha da vahim olduğunu düşünüyorum. Onun da nedenleri şu: 2018 yazında ABD ile Rahip Brunson temelli bir gerilim vardı. Bir şekilde Türkiye’nin elinde rehin bir rahip vardı. Rahibi serbest bırakınca piyasalar rahatladı ve döviz kuru da dolaylı olarak gevşedi. İkincisi MB’nin rezerv durumu bu kadar kötü değildi. Bugün Swap’lar hariç MB’nin rezervleri 40 milyar dolar eksi durumda. Yani piyasaya müdahale edecek bir gücü de yok. Sermaye fraksiyonları arasındaki kavganın bir yansıması mı sorusunu sınadığımız zaman, gerek Ömer Koç’un TÜSİAD toplantısından evvel yaptığı konuşma, gerekse TÜSİAD toplantısında verilen mesajlar TÜSİAD’ın bu süreci ciddi şekilde eleştirdiğini gösteriyor. Çünkü biraz daha yakından baktığımız zaman, TÜSİAD üyelerinin daha yaygın dövizle borçlanan, daha fazla ithal girdi kullanan ve görece olarak işgücüne daha yüksek ücret ödeyen ve daha ileri teknoloji kullanan firmalardan oluştuğunu görüyoruz. Sermaye fraksiyonlarının diğerini de TOBB’un ve MÜSİAD’ın temsil ettiğini düşünürsek, bunlar sürekli olarak kredi faizlerinin yüksekliğinden şikâyet ediyorlar. Bunlar daha emek yoğun teknoloji kullanan, daha ucuz emek çalıştıran, kayıt dışı emeğe, göçmen işçiliğe daha fazla başvuran, özellikle Türkiye’nin ihracatını yoğunlaştırdığı, yeni destinasyonlara ihracat yapmayı amaçlayan, özellikle mobilya, tekstil, hazır giyim ve gıdada yoğunlaşmış kesimler. Bunlar TL kredilerinin faizlerinden daha fazla etkileniyorlar. Döviz kuru değişikliklerinden daha az etkileniyorlar. Hatta işgücünün döviz cinsinden maliyeti düştüğü için de buradan rekabet güçlerinin artacağını düşünüyorlar. Ama bu finansallaşmış kapitalizm içerisinde ekonominin dengelerini bozduğunuz zaman bunun hiç kimseye yaramayacağını görmek zor değil. Nitekim şu bir hafta içerisinde ortaya çıkan manzaradan onlar da şikâyetçi olduklarını dile getirdiler. Yani bir anlamda AKP rejimi, Saray rejimi oyunun kurallarının tamamen dışına çıkmış durumda. Farklı bir kurgusu da yok. Onun için Türkiye ekonomisi duvara doğru yaklaşan, freni boşalmış bir araca benziyor. Bizim açımızdan AKP rejiminin başına böyle bir dert gelmesinde belki sakınca görülmeyebilir. Ama bu sade vatandaşa daha fazla işsizlik, enflasyonun yükselmesi, ücretlerin geç ve eksik ödenmesi, iş yerlerinin kapanması, devletin bu kadar güç duruma düşünce sosyal fonksiyonlarının iyice zayıflaması şeklinde geri dönebilme riski taşıyor. O bakımdan bizler açısından da ciddi endişe verici bir sürecin içinden geçiyoruz.

emegin-turkiye-si-icin-sol-program-sart-936723-1.
Dr. Anıl Aba - Akademisyen

Anıl Aba: Şimdi merkez bankası bağımsızlığı ezelden beri uygulanan bir şey değil aslında. Neoliberalizmle birlikte, neoliberal dönemde uygulanmaya başlayan, merkez Batı ve diğer tüm küresel kapitalist ekonomiye entegre olan ülkelere empoze edilen görece yeni bir şey. Merkez bankası bağımsızlığı para politikasıyla maliye politikasını birbirinden ayırıyor. Bu da bir uyumsuzluğa sebebiyet veriyor. Hem teoride hem pratikte biz biliyoruz ki bu iki politikanın ortak amaç çerçevesinde birlikte hareket etmesi daha mantıklı. Yani biri bir tarafa giderken, öteki diğer tarafa gidiyorsa arzu edilen, hedeflenen sonuçlara ulaşılmayabiliyor. Tabii merkez Batı ülkeleri fiyat istikrarı adı altında merkez bankası bağımsızlığı vurgusunu yaparken ve tüm dünyaya bunu dayatmaya çalışırlarken, aslında kendileri bile buna tam manasıyla uymuyorlar. Kriz anlarında bu daha çok ortaya çıkıyor. ABD’de bile 2008 çöküşünde biz gördük ki FED, hükümetle ortak hareket etti. Tabii bizdeki kadar şeffaf olmuyor, MB başkanını görevden al, “faizi indir,” “faizi kaldır” şeklinde yaşanmıyor. Daha masa altından, el altından belli bir ortak çizgide hareket edilerek yapılıyor. İş bize gelince Hayri Hoca’nın dediği gibi durum biraz farklı. Yani biz idealinde aslında para politikası ve maliye politikasının birlikte belirlenmesi gerektiğini savunuyoruz. Ama diğer yandan da bu ikisinin tek bir adama ya da saraya bağlanmasını da pekala eleştirebiliriz. Şimdi hem medyada hem halkta hem muhalefette bir reaksiyon var. İşte AKP ne yapıyorsa biz de onun karşısındayız. İşte AKP Merkez Bankası’nı kontrol ediyorsa, o zaman Merkez Bankası bağımsızlığına tutunmalıyız gibi yanlış bir algı var. Orada ince bir ayar gerekiyor. Bizim bunu aslında anlatmamız gerekiyor. Onun haricinde verilen kararların; yani Merkez Bankasının faiz indirme-yükseltme kararlarının nötr kararlar olmadıklarını anlamalıyız. Her kararın bir kazananları bir kaybedenleri oluyor. Dolayısıyla ekonomik olduğu kadar politik de kararlar bunlar. Son alınan kararları düşünürsek, burada MÜSİAD ve TOBB tarafından gelen ucuz kredi talebi bir faktör olabilir. Bir seçim veya erken seçim hazırlığı olabilir. Bunlar günü kurtarmak için yapılan şeyler. Yani Türkiye’nin problemleri Merkez Bankası’nın bağımsız olup olmamasının çok ötesinde, onu indir bunu bindir ile çözülemeyecek şeyler. Dolayısıyla ihtiyacımız olan aslında orta ve uzun vadeli çok daha büyük ve yapısal dönüşümler. Çok klişe bir ifade bu ama doğruya doğru. İktisadi ve toplumsal yapıda çok ciddi bir dönüşüme ihtiyacımız var. Yani öyle %3-4 faiz indirimi-bindirimi günü kurtarmaya yarayabilir, ama orta vadede durum daha da kötüleşecektir.

Gamze Yücesan Özdemir: Hem Hayri Hoca hem de Anıl ana başlıkları çok detaylı bir şekilde açıkladılar. Belki ben de bir kere daha bazı olguların altını çizebilirim. Bu gelen faiz indirimi, AKP’nin seçime doğru bir büyüme hikâyesi yazma isteğidir. Bu noktada düşük kredilerle yatırımların yapılması gibi bir süreç işleyebilir. Bir diğeri de yeniden ucuz emek gücü üzerinden ihracatı hareketlendirmek olabilir. Her iki koşulda da karşımızdaki gerçeklik bu sürecin halk kesimlerine enflasyon ve hayat pahalılığı olarak dönecek olmasıdır. Bu süreçte sermaye fraksiyonları kendi içinde çatışır mı? Olabilir. İstanbul sermayesi, TÜSİAD sermayesi Batı’yla uyumlu, yabancı sermaye hareketleriyle uyumlu bir ekonomiyi tercih edebilir. AKP de yandaş sermayesine kısa sürede nefes aldırmak istiyor olabilir. Ama Anıl’ın da dediği gibi, tartışmayı faizlerdeki 2-3 puanlık çıkışlara ve inişlere sıkıştırarak bu gündemi meşrulaştırmamalıyız. Sosyalistler için yanlış soruların doğru cevabı olmaz. Dolayısıyla biz doğru soruyu soralım. Doğru soru şu: Halk kesimleri için sorun olan yoksulluğun, işsizliğin çözümü nerededir? Çözümü piyasa mekanizması dışında, piyasa mekanizmasıyla halk adına hesaplaşarak aramak gerekir.

Bu politikaların yarattığı enflasyonun, hayat pahalılığının emekçi halk kesimleri açısından sonuçlarına dair neler söylersiniz?

Gamze Yücesan Özdemir:
Geniş toplum kesimleri, halk kesimleri ve emekçiler işsizlik, borçluluk ve enflasyon altında ezilmiş durumdalar. Bugün onlara yönelik sözün ve siyasetin örülmesi çok kıymetli. Emekçiler için daha iyi ve güvenceli bir yaşamın kapitalizmin sınırları içinde olmayacağını biliyoruz. Bunun sosyalizmle mümkün olduğunu biliyoruz. Ancak başka bir dünya mümkün diyebilecek kılcal damarları da bugünden örmemiz ve canlandırmamız gerekiyor. Bugünün acil taleplerini üç başlıkta düşünebiliriz: Çalışma yaşamına yönelik, gelir adaletsizliğine yönelik ve örgütlenmeye yönelik. İnsan onuruna yaraşır bir ücret, içinde bulunduğumuz dönemde asgari ücret tartışmalarına denk düşüyor. Asgari ücretin belirleneceği önümüzdeki günlerde, emekçilerinin seslerini yükseltmesi esastır. Asgari ücret bizim ülkemiz için ayrıca önemli çünkü ülkedeki ücretlerin ortalaması asgari ücrete yaklaşmış durumda. Ülkedeki ücretli kesimin yüzde 50’si- 60’ı asgari ücret alıyor. Biz bir asgari ücretliler toplumuyuz. Bir de şunu not düşelim: Asgari ücret genç istihdam için de çok önemli. Son gelen veriler mühendislik ve mimarlık mezunu gençlerin işe asgari ücretle başladığını gösteriyor. Tüm bu gerçeklikler karşısında asgari ücret mücadelesi sol için esastır. Çalışma yaşamına dair güvenceli istihdam talebi yükseltilmelidir. Güvencesiz ve esnek uygulamalara karşı politikalar, düzenlemeler ve normlar önerilmelidir. Uzaktan çalışma ve son dönem artan GİG çalışma ve platform kapitalizmi en acil düzenlenmesi gereken alanlar olarak öne çıkıyor. İstihdamda kamunun sorumluluğunun da altı çizilmelidir. İkinci başlık ise gelir adaletsizliği. Gelir adaletsizliği derinleşiyor. Önümüzdeki günlerdeki bütçe tartışmalarında, halkın bütçesi talebini yükseltmek gerekiyor: Halkın eğitimi ve sağlığı için bütçe. Vergi adaleti de emekçilerin en acil gündemidir. Emekçilere ve geniş halk kesimlerine yönelik üçüncü başlık ise örgütlenme. Salgın günlerinden bu yana sendikal faaliyetler sermaye tarafından çok sert bastırılıyor. Diğer yandan da salgın günleri sendikalı ve sendikasız işyerleri arasındaki farkı da gösterdi. Sendikal barajların kaldırılması, toplu iş sözleşmesi hakkının tüm işçilere tanınması ve işyerlerinde sendika olmadığı takdirde de emeğin temsilinin yaratılabileceği mekanizmaların kurulması yönünde acil talepleri yükseltmeliyiz.

Anıl Aba: Ben daha çok enerjideki zamlarla yoğunlaşan pahalılık üzerinden kış aylarına odaklandım. Tabii esas sorunlar başta da belirtiğimiz gibi yapısal ve bu şekilde çözülmesi gerekiyor. Ama hani kısa vadede halka, dramatik sorunların önüne geçmek için birtakım taleplerde bulunulabilir. Bu kış soğuk geçeceğe benziyor. Hem iklim açısından hem de yükselen doğalgaz, elektrik faturaları ve geriden takip eden maaş zamları açısından. Bu konuda belli gruplara yönelik yapılacak hızlı ve acil yardımlar önem taşıyor. İşte kışlık yardımı, mont, kaban, battaniye gibi. Çünkü geçen bir amca bir sokak röportajında “doğalgaz çok pahalı, evde doğalgazı yakamadığımız için bütün gün sokakta geziyorum” gibi bir açıklamada bulunmuştu. Bu çok acil bir sorun ve çok acil bir şekilde çözülmesi gereken şeyler bunlar. Bu bir sağlık sorununa da dönüşüyor. Kışın grip, soğuk algınlığı gibi problemler bu dar gelirli, evini ısıtamayan, sokakta gezmek zorunda kalan insanlarda daha sık görülüyor. O yüzden belediyeler üzerinden olur, devlet üzerinden olur bu yardımların acil bir şekilde yapılması gerekiyor. Evlerin restorasyonu aynı şekilde. Dış cephelerin mantolanmasından tutun da işte kırık dökük duvarların, kırık camların onarılması, tahta kapıların yenilenmesi, izolasyona yönelik yine belli grup vatandaşlar için bu talepler çok acil olarak yükseltilebilir. Onun haricinde yakıt yardımı; doğalgaz faturalarında belli destekler olur. Tabii Türkiye’nin küçük bir kesiminde doğalgaza erişim var. Hala kömür, odun yakarak ya da elektrikle ısınanlar var. Dolayısıyla sadece doğalgaz değil elektrik faturaları da yükseliyor. Orada da bir destek, yardım talebi gerçekleştirilebilir. Bunlar başta dediğim gibi acil talepler. Bu ve birkaç yıl içine yapılması gerekenler, insanların gelirlerini, yaşam standartlarını top yekûn yükseltip, bu gibi acil taleplere ihtiyaç duymadan, sorunları zaten kendi gelirleriyle çözebilecekleri refaha eriştirmek. Bu da asgari ve ortalama ücretleri yükseltmek, alım gücünü artırmakla oluyor. Orta ve uzun vadede bunun peşine düşüp kısa vadede, en azından bu kış için bu tür sorunlara odaklanmakta fayda var diye düşünüyorum.

Hayri Kozanoğlu: Şimdi gerek Gamze, gerek Anıl emekçi kesimlerin geniş halk kesimlerinin bu süreçte yaşamını nasıl düzeltilebileceğine ilişkin benim de katıldığı önerilerini dile getirdiler. Ben biraz daha bunun finansmanı üzerinde durmak istiyorum. Çünkü en nihayetinde bunlar bütçeye belli yükler getiren adımlar olacak. Öncelikle şunu hatırlatmak gerekiyor: Meral Akşener’in son konjonktürde ortaya attı, sol, sosyalist kesimler olarak öteden beri dile getirdiğimiz bir borç sorunu var. Meral Akşener “tiksindirici borçlar” kavramıyla bir çıkış yaptı. Tiksindirici borçlar dendiği zaman, ilk olarak bu 5 büyük müteahhidin ve kamu -özel iş birliği projelerinin kamuya getirdiği hem miktar üzerinden hem de dövizle ödeme şeklindeki yüklerin gözden geçirilmesi var. Ben bütün dış borçların kamunun verdiği bütün ihalelerin, bu kamu- özel iş birliği projeleri başta olmak üzere gözden geçirilmesini ve bu gayri meşru nitelikteki borçların, halkın sırtından, bizlerin sırtından ödemesinin durdurulması gerektiğini düşünüyorum. Bu sadece AKP rejimi değişecek, yeni bir yönetim gelecekle çözümlenecek bir konu değil. Dünya’da borç denetimi diye bir kavram var. Hangi borçların tiksindirici olduğunu gayri meşru olduğuna karar verebilmek için, uzmanların sendika temsilcilerinin, meslek odası temsilcilerinin, sosyal hareketlerin de var olduğu bir komisyonun çok önemli bir görev üstlenmesi gerektiğini, biz sosyalistlerin AKP sonrası dönem için önermeleri gerektiğini düşünüyorum. Diğer bir konu şu; Bunu TÜSİAD bile dile getiriyor. Türkiye'de büyük bir gelir ve servet adaletsizliği var. Bunu sadece gündelik vergilerle değil, bir servet vergisiyle, bir şekilde düzenleyici adımlar atılabilir. Servet vergisi böyle anında çok keskin bir vergi şeklinde değil, bunu zamana yayılarak yapılması gerekir. Çünkü bunu çok keskin bir şekilde uyguladığınız zaman sakıncası şu, sermaye arasında el değişmesine neden olabilir. Bizim istediğimiz o değil, bütçeye katkıda bulunacak, bunların geçmişte ödemediği vergileri alan bir servet vergisi şeklinde. Aynı şekilde gelir vergisi, kurumlar vergisi oranlarının yükseltilmesi. Bu istisnaların mümkün olduğu kadar budanması ve bunun büyük ölçüde sosyal programlara aktarılması. Pandemi döneminde Türkiye bütün OEDC ülkeleri arasında bütçeden halka en az yardımda bulunan ekonomi yönetimi olarak öne çıktı. Bunu büyük ölçüde kredilerle, ucuz kredilerle sağlamaya çalıştılar. Ama ucuz kredilerde gelir dağılımını düzeltecek bir etki yaratmadı. Çünkü 2020 yazında çok düşük kredilerden, konut ve yatırım kredilerini yani orta uzun vadeli kredilerden yararlananlar genellikle varlıklı rantiye kesimler oldu. Sade yurttaşımız ise daha çok kredi kartı harcamaları ile ihtiyaç kredileri ile yani günlük geçimini sağlamak için bunlardan yararlandı. O dönem için evet faizler düşüktü. Ama bunların vadesi kısa süreli olduğu için sade yurttaş açısından büyük bir ekonomik darboğaz oluşturdu. Onun için radikal bir şekilde ihtiyaç kredisi borçlarının faizlerinin silinmesi, kredi kartı borçlarının aynı şekilde faizlerinin silinmesi, bunların takvimlendirilmesi, öğrenci kredilerinin sadece faizleri değil, kendinin de büyük ölçüde silinmesi gibi önümüzdeki dönemde önemli düzenlemeler yapmak gerektiğini düşünüyorum. Ben sadece sistem içi değil, belki bir geçiş döneminde mülkiyet ilişkilerine doğrudan doğruya dokunmasa da emekten yana radikal adımlar atılmadan, Türkiye'deki bu adaletsizliğin, yoksulluğun yaygınlaşmasının, insanların pazarlardan çürük meyve sebze toplaması gibi insanlık ayıbı durumların ortaya çıkmasının ancak emekten yana radikal politikalarla kaldırılabileceğine inanıyorum.

Millet İttifakı, HDP ve en son TÜSİAD’ın açıkladı programda dahil bütün belgeler neredeyse aynı eksende duruyor. Emek ve emekçi halk kesimlerine dair bir şey yok. Bu bağlamda SOL’un ve sosyalistlerin programında neler olmalı?

Gamze Yücesan Özdemir: Nasıl bir siyaset, nasıl bir program? Sömürü ve eşitsiz güç ilişkileri içindeki gündelik hayatlar, bu eşitsizlikleri meşrulaştıran kurallar içinde devam ederler. Ama öyle anlar gelir ki bu eşitsizliği meşrulaştıran kurallar ve kodlar paramparça olur ve eşitsizlik toplumsal kesimler önünde apaçık hale gelir. İşte bu an, emekçi sınıflar içinde ahlaki öfkenin mayalandığı andır. Bu an solun da mayalandığı andır. Böyle bir andayız. Bu ülkenin sıradan ve sahici insanlarının umudu olmak zorunda olan bir sol program dillendirilmelidir. Sosyalist sol program hali hazırdaki tutum belgelerinden ne anlamda farklılaşacaktır? Sosyalist sol program emekçilerin cumhuriyeti için, devrimci cumhuriyet için bir yeniden kuruluşu hedeflemelidir. Yeniden kuruluş ekonomik, siyasal ve sosyal bütünlük gerektirir. Bu program, bu ülkeyi emekçilerden yana yeniden kuracağımız bir program olmalı. Dolayısıyla asla taviz vermeden “laik, kamucu, planlamadan ve emekten yana, anti- emperyalist bir gelecek mümkündür” demeliyiz. Bugünün zorluklarını en derinden yaşayan kesimlerle birlikte, böyle bir programın mümkün olduğunu, böyle bir programın uygulanabileceğini, uygulanması gerektiğini ve uygulayacağımızı dile getirmeliyiz. Kapitalist üretim ilişkilerinin parçaladığı, uçurumun kıyısına yuvarladığı toplumsallığı yeniden kurmak için yurttaşlık vurgusu da önemlidir: Emekçilerin cumhuriyetinin, devrimci cumhuriyetin yurttaşı olmak. Piyasanın, kapitalizmin ve emperyalizmin dini, mezhepçi, etnik anlamda parçaladığı toplumsallığı bir araya getirmek için yurttaşlık bir kale olarak işlev görebilir. Gıda hakkı, barınma hakkı, çalışma hakkı ve tüm yurttaşlık hakları sosyalist sol programda yer almalıdır.

Hayri Kozanoğlu: Şimdi bütün ülke AKP sonrası, saray rejimi sonrası bir döneme hazırlanıyor. AKP rejiminin iki özelliğini göz önünde bulundurarak geleceği düşünmemiz gerekiyor. Mevcut rejim neoliberal otoriterlik, neoliberal tek adam rejimi şeklinde tanımlayabiliriz. Onun için bir tarafıyla demokrasinin, insan haklarının, özgürlüklerin genişletildiği, laikliğe sahip çıkılan, aydınlanma değerlerinin, Cumhuriyet’in kazanımlarının önemsendiği bir süreç olmalı. Kamuda liyakat öne çıkmalı, tarikat cemaat örgütlenmeleri, yandaşlık ilişkilerini radikal bir şekilde tasfiye eden bir dönem yaşanmalı. Bir tarafıyla da bu neoliberal anlayışa karşı Gamze'nin de vurguladığı, kamucu, eşitlikçi, dayanışmacı bir toplum talebinde bulunmamız gerekiyor. Şimdi baktığımız zaman bu millet ittifakı denen altı partinin oluşturduğu blokun söylemleri; işte bir tarafıyla İYİ Parti’nin, AKP’nin kuruluşuna katılmış ama sürecin olumsuz gitmesi sonucu oradan kopmuş unsurları içermesi, işte DEVA Parti’sinin büyük ölçüde AKP’nin ilk on yılının dış politikası ve ekonomi politikasına vurgu yapması. Davutoğlu'nun kendisinin başbakanlığa yükseldiği 2015'e kadar olan sürece sahip çıkıp, kendi önünün kesilmesi üzerinden AKP rejimine eleştiri getirmesi. CHP’nin sözcülerinin de vurgularında 2002-2007 AB ile entegrasyon sürecini, aslında hatırlarsak o dönem bir CHP milletvekili olan Kemal Derviş'in programını en azından hiç eleştirmemesi. Bu belirtiler bir neoliberal restorasyona hazırlanıldığı izlenimini doğuruyor. Şimdi bu noktada şunu vurgulamak gerekli; AKP rejiminin geride bırakılmasını, küçümsemeyen bütün AKP rejimine karşı kesimlerin ortak iradesini göz ardı etmeyen bir pozisyon almak gerekiyor. Ama diğer taraftan emekten yana radikal talepleri de gündeme getirmek, halkın önüne sol çözümleri de koymak gerekiyor. Bu dengeyi iyi kurmak gerekiyor. Gamze'nin söylediği yurttaşlık hakları tanımı çok önemli. Çünkü bir yurttaş politik süreçlere katılabilmesi, karar süreçlerinde rol alabilmesi ve sendikalı olabilmesi, örgütlü toplumun bir parçası olabilmesi de belli bir ekonomik güce sahip olmasıyla mümkün. Yani ekonomik, sosyal, politik hatlar bir bütündür. O bakımdan insanların bir temel yurttaşlık ödemesiyle, en asgari geçimlerini sağlayabilecekleri, asgari ücretin uygarca bir yaşam sürmeye izin veren bir ücret olması gibi, talepleri ön plana çıkartan bir sol programı toplumun önüne net bir şekilde koymamız gerekiyor. Ben bu programın toplumda karşılık bulacağını düşünüyorum. Enflasyonun yükseldiği, yaşam şartlarının zorlaştığı bir kış dönemine girerken bunun halkta ciddi bir karşılığı olacağına inanıyorum. Bu sadece bizim düşünsel olarak dile getirmemizle değil, örgütlenmekle; bu fikirleri doğrudan doğruya yurttaşlarla paylaşmak, onları bu sürecin bir parçası bir öznesi yapmakla da mümkün. O bakımdan Sol Parti'ye de genel olarak, sosyalist, devrimci kesimlere de bu dönemde çok önemli bir rol ve misyon düştüğüne inanıyorum.

Anıl Aba: Türkiye'de büyüyen yoksulluğun önemli bir belirleyicisi de ev sahipliği ve kirada yaşamak zorunluluğu. Buradan yola çıkaraktan, Türkiye'de bir sol program oluşturulacaksa eğer onun en üst başlıklarından birinin bu konut edindirme başlığı olması gerektiğini gerektiğini düşünüyorum. Bu tartışmalı bir konu elbette. İşte nasıl olsun, herkes ev sahibi mi olsun? Kiralar düşük mü olsun? Mortgage ile mi olsun, teşvikle mi olsun, kamu üzerinden direk projelerle mi olsun. Bunu tartışmamız gerekir. Masadaki alternatifler arasından birini seçmeliyiz. Ama, öyle ya da böyle, bir konut edindirme planımız muhakkak olmalı. Dünyaya baktığınızda işte Romanya gibi, Slovakya gibi, Macaristan gibi, Post-Sovyet ülkelerinde konut sahipliği oranının yüzde doksanların üstünde olduğu, yani toplumun neredeyse tamamı konut sahibi gibi bir şeye geliyor. Küba'da da bu böyle, hala komünist bir ülke olduğu için. Kapitalist pazar ekonomisi olup bunu başaranlar da var, Singapur gibi. Türkiye'de bu oran yüzde ellilerde. Çok düşük bir oran. Konut sahipliği Türkiye'de hala çok düşük. " Ev Yaşamak İçindir, Spekülasyon İçin Değil" şiarıyla yola çıkıp, ikinci, üçüncü, dördüncü evleri olanlara ihtiyacının dışında bunu bir yatırım, spekülasyon ve servet biriktirme kanalı olarak görenlere yönelik yüksek vergiler koymak bir çözüm olabilir. İspanya'da buna benzer şeyler konuşuluyor bu aralar. Programın diğer bir başlığı da servet ve gelir dağılımı adaletsizliği olmalı. Önümüzdeki on yılın herhalde en sıcak gündem maddelerinden biri olacak bu servet vergisi. Konuşulmaya tartışılmaya devam edecek. Dünyada henüz doğru düzgün bir uygulaması yok.. Biz daha önce bunu Hayri Hocayla, Oğuz Hocayla konuştuk. Farklı sayısal formüllerle, farklı öneriler ortaya koyduk. Bunları düşünmek, solun düşünmesi ve bir servet vergisi planıyla çıkması gerekiyor mutlaka. Tabii tek başına yetmez, gelir vergisi dilimlerinde ve oranlarında da bir düzenleme yapılması şart buna ek olarak. Çok gündeme gelmeyen, Türkiye siyasetinde ve medyasında aslında tartışılmayan, kenarda köşede kalan, fakat önemli olduğunu düşündüğüm bir konu da dijitalleşme. Bu bir trend artık. Önemsiz bir konu da değil. Dünyanın en büyük şirketleri bunlar; Google, Facebook, Amazon, Apple, Spotify, Netflix gibi şirketler. Sabahtan akşama kadar biz bu uygulamalarla vakit geçiriyoruz. Gençler, insanlar bunların ağına düşmüş durumda. E bu şirketler vergi de vermiyorlar. Bu şirketler ekonomik olarak çok büyük değerler yaratıyorlar fakat buna mukabil, yüksek bir istihdam yaratmıyorlar. Dolayısıyla ekonomide bu kadar önemli bir payı olan, önümüzdeki yıllarda önemi daha da artacak olan bu dijital ekonomiye yönelikte solun kayıtsız kalmaması gerekiyor. Kendi yerelimizde Yemek Sepeti gibi, Biletix gibi, Hepsi Burada gibi, Trend Yol gibi, Martı gibi, Getir gibi tekelleşme eğiliminde olan şirketleri de görüyoruz. Bunların işçileriyle olan çatışmalarını da müşterileriyle olan çatışmaları da takip ediyoruz. Dolayısıyla sol, muhakkak bu dijitalleşme trendine yönelik bir şey üretmeli. Muadil hizmetlerin devlet veya belediyeler tarafından verilmesinden tutun, bizatihi bu şirketlerin kamulaştırılmasına kadar çeşitli politikaları masaya yatırıp, bir sol programa oturtmamız gerektiğini de düşünüyorum. Hem fark yaratan bir konu. Yoksulluk, işsizlik gibi konularda herkes benzer şeyler söylüyor belki ama dijitalleşme konusunda çok partinin bir programı yok. Tabii vatandaşlık temel geliri de yine bu on yılın bir sıcak gündem maddesi. Onun da artıları var eksileri var. Kazanımları var, götürümleri var. Bunları da sol program oluşturulurken tartışıp, bir karara bağlamak gerekiyor.


► İşsiz ordusu büyüdü

2001 krizi öncesinde 2000 yılında Türkiye’de işsizlik oranı yüzde 6 idi. 2002’de bu oran yüzde 9,8’e fırladı. AKP döneminde işsizlikte en düşük nokta 2012 yılında yüzde 8,4 oldu. 2019’da ise dar tanımlı işsizlik oranı yüzde 13,7 oldu. 2021 Ağustos ayına göre ise rakam yüzde 12.3 oldu. TÜİK’in açıklamalarının aksine DİSK-Ar geniş tanımlı işsizlik oranının yüzde 25’lerin üzerine çıktığını ifade ediyor.

► Hayat çok pahalı

AKP iktidara geldiğinde Türkiye ekonomik kriz içindeydi ve süregelen bir enflasyonla mücadele ediyordu. 2002 Türkiye’sinde enflasyon yüzde 29 civarındaydı. Ara ara tek haneli rakamlara inse de hayat hep pahalı kaldı. 2019’da Türkiye’de enflasyon yüzde 11,8 olan enflasyon bugün resmi rakamlara yüzde 20’lere dayandı. Sokağın enflasyonu, halkı yaşadığı çok daha yüksek.

► Milli gelir azaldı

2002 yılı sonunda Türkiye’nin milli geliri 240 milyar dolardı. Kişi başına düşen gelirde de gerileme yaşandı. Cumhuriyet tarihinde ilk kez kişi başı gelir 7 yıl artarda düşüş gösterdi. 2013 yılında 12 bin 582 bin dolar olan milli gelir, 2020 yılında 8 bin 597 dolar oldu.

► Türk Lirası eridi gitti

Son yıllara TL’deki değer kaybı damga vurdu. Öyle ki, yılbaşından bu yana dolar karşısında dünyada en fazla değer kaybı yaşayan para birimi yaklaşık yüzde 30’luk oranla TL. 4 Kasım 2002’de 1,67 olan dolar/TL kuru, bugün 9,60 seviyelerinde.

► Borç boğaza dayandı

AKP iktidara geldiğinde Türkiye’nin borç stoku 129,6 milyardı. Türkiye’nin brüt dış borç stoku, 2018’in birinci çeyreğinde 466,9 milyar dolara kadar yükseldi. 2021 Mart sonu itibarıyla Türkiye’nin dış borç stoku 448,8 milyar dolar oldu. 2002’de yüzde 54,4 olan dış borç stokunun milli gelire oranı, 2021’in ilk üç ayı itibarıyla yüzde 61,5 seviyesine çıktı.

► Asgari ücrete mahkûm

Asgari ücret son 18 yılda görece artmış olsa da, çalışanların büyük çoğunluğunun ücreti asgari ücret ve ona yakın seviyelere geriledi. AB üyesi ülkelerin ortalamasında çalışanların sadece yüzde 7,5'i asgari ücretin yüzde 5 fazlasına kadar çalışıyor. Türkiye'de bu oran yüzde 50’nin üzerine çıktı.

► Cari açık devam ediyor

Türkiye’de milli gelire oranla cari açık 2002’de yüzde 0,3 iken, 2011’de yüzde 8,9’a kadar yükseldi. 2020’de cari işlemler açığı 36 milyar 724 milyon dolar olarak gerçekleşti.

► Zengin daha zengin oldu

2002 yılında nüfusun en zengin yüzde 10’luk kesimi servetin yüzde 67,7’sine sahipti. 2020 yılında bu oran yüzde 81,1’e kadar yükseldi.