Emir Kulu
HAYDAR ERGÜLEN HAYDAR ERGÜLEN
Tüm otoriter rejimler ‘yurttaş’tan boyun eğmesini talep eder, buna göre düzenlemeler yapar, yasalar çıkarır, yasaları keyfince çıkarır, yasaları yoldan çıkarır. Sonuçta herkesi çileden çıkarır!

Hayır, ne Afyon’un ilçesi Emirdağ’dan, ki Brüksel’de kocaman bir mahalleleri var, ne de Konya’nın ilçesi Kulu’dan söz edeceğim. Koca bir köy mü desem kasaba mı yoksa kent irisi mi, artık “nerede ve nasıl yaşıyor ve yaşatıyorsanız” oradan, yani Türkiye’den. Büyük çoğunluğunu ne halkçıların ne demir kıratların ne mütedeyyinlerin ne de vatanperverlerin, emir kullarının oluşturduğu, bir büyük cemiyet, cemaat, topluluk, artık ne derseniz, ondan.
Emir kulu olmak, hepimizin ortak mesleği. En eski, en yaygın mesleğimiz. Bunun için bir yerde çalışıyor olmak gerekli değil, işlisi işsizi, dişlisi dişsizi, kadını erkeği, genci yaşlısı hepimiz ‘emir kulu’yuz.

Emir, amir. Emredersiniz, emredin yeter, emriniz olur, emriniz başım üstüne, amirim! Ne de olsa ‘emir demiri keser!’ ucuzluğuyla yetiştirilmiş bir ırkın ahfadıyız! Aileden okula, işyerinden askerliğe, siyasetten mahalleye…’Kulluk bilinci’ dedikleri, altı üstü iki sözcükten oluşan, başı sonunu tutmayan bir ideoloji çünkü bu. Kulluk varsa bilinç yoktur, bilinç söz konusuysa kulluk olmaz!

Neler karşısında ‘boynumuz kıldan ince’dir, bir düşünsenize. Neler neler karşısında değil ki? Herkes birbirinin karşısında emir kulu! Ama bir ‘Allah’ın kulu’ da çıkıp, ‘yahu kula kulluk edilir mi?’ demiyor, vaktiyle böyle diyenler de, şimdi ‘emir kulu’ olarak boyun büküp gerdan kırarak arz-ı endam ediyor. Hani şu “kula kulluk edene yazıklar olsun!” diye ortalığı inletenler ve onun gibilerden söz ediyorum.

Kapı kulluğundan emir kulluğuna… uzanan dememi beklemiyorsunuz herhalde, ikisi de aynı şey, aslında. Tamam, kapıkulunun bir tanımı var, çünkü o haddizatında bir meslek: “Osmanlı İmparatorluğu’nda doğrudan padişaha bağlı olarak sarayda görev yapan maaşlı asker”lere kapıkulu adı veriliyor. Kapıkulları maaşlarını ulufe, bahşiş olarak alırlar, “padişahım çok yaşa!” diye bağırırlar.

Değişen bir şey yok ama gelişen bir şey var. Emir kullarının çoğunlukta olduğu bir memleketiz artık. Bundan övünmemiz mi gerekir? ‘Devletlü’nün karşısında elpençe divan durmak, hazır ve nazır olmak, hani ‘gak dediğinde et, guk dediğinde süt’ getirenlerin bol olduğu ‘memleketin birinde’ hüküm sürmek, ‘bir eli yağda, bir eli balda’ yaşayıp gitmek, yakın çevresini abad edip, onu koruyanları beslemek, zamanla bunun bir ‘sadaka kültürü’ne dönüşmesi, işyerlerinden mağazalara, dolmuşlara, minibüslere dek her yeri sadaka kutularıyla donatmak, ‘milleti sadıka’ anlayışının banisi olarak şimdi de ‘ümmeti sadaka’ devrine kapı açmak…

Kapı. ‘Yağlı bir kapı’ bulmanın gizli bir erkek mesleği olduğu, ‘devlete kapılanma’ deyiminin kuşaktan kuşağa devredildiği bir yerde, hadi herkes demeyelim ama çoğunluk ‘kapılanma’ peşindedir, emir kuludur. Bu içimize mi, genlerimize mi, ruhumuza mı, hangisineyse artık, işlemiş olmalı ki, herkesin ‘askerlik hatırası’ gibi en azından bir hatırası vardır bu konuda. 35 yıl önce, Kıbrıs’ta askerlik yapıp, gitmeden önce çalıştığım reklam ajansına dönmüştüm yeniden.

Efsanevi reklam ajansı Ajans Ada, patron da Ersin Salman. TRT yapımcılarından, Behice Boran’ın metinlerini yazan, sonra da reklam sektörünün önde gelen yaratıcılarından. Askerlik sonrası ilk günlerden birinde daktilo başında reklam yazmaya çalışırken odaya giren Ersin beyi fark etmemle ‘emret komutanım!’ deyip esas duruşa geçmem bir oldu! Esprili adamdır, ‘asker, rahat!’ dedi de, oturdum.

Eskiden televizyonlarda polis şeflerine durmadan ‘amirim!’ diyen gazeteciler vardı, bunu öyle şehvetli biçimde ve öyle sık söylerlerdi ki, ‘bunların içine kul kaçmış herhalde!’ demekten kendimi alamazdım. Herkesin, hepimizin içine bir ‘kul’ kaçmış, sert bir sesleniş ya da ayak sesi duyar duymaz toparlanıyor, şapkamızı aranıyor, esas duruşa geçiyoruz. Ece Ayhan’ın dediği gibi “esas duruş mülkün temelidir!” Ondan mülhem “emir kulu da mülkün temelidir!” diyelim.

Lider kültünün artık sevgiyi, hayranlığı aştığı, “Emret uğrunda ölelim!” çılgınlığına ulaştığı zamanlardayız çoktur. Her şeyin ‘emir telakki edildiği’ zamanlar ne zaman sona ermişti ki zaten, diyebilirsiniz. Devlet adabı, görgüsü, terbiyesi, her neyse, dedikleri de bu olsa gerek. “Emredersiniz efendim” ile “emret komutanım” arasında ne fark var ki? Sivil dediğimiz yöneticiler de askeri bir yapılanma ve örgütlenme içinde çalışmıyorlar mı? Ona buna hemen İttihatçı diyenler, suçlayanlar, ki son 15 yıldır bilmeyen kalmadı İttihatçının ne olduğunu, ‘içlerindeki asker’i unutmuş görünüyorlar!

Sivil, asker, kadın, erkek, genç, yaşlı… “Bekçi Murtaza” tiplemesine gülüyoruz, eleştiriyoruz, ‘bu kadar da olur mu?’ diyoruz ama “gözlerimi kaparım, vazifemi yaparım” anlayışının, bir bakıma, ne kapitalist ne sosyalist, fakat devletçi olan anlayışın düsturlarından başlıcası olduğunu unutuyoruz. Tüm otoriter rejimler ‘yurttaş’tan boyun eğmesini talep eder, buna göre düzenlemeler yapar, yasalar çıkarır, yasaları keyfince çıkarır, yasaları yoldan çıkarır. Sonuçta herkesi çileden çıkarır!

Çıkarır da ne olur, hiç! Bir şey mi değişir, hayır! İşkenceyle, döverek, ateş ederek gençleri öldürenler, kazara mahkemeye filan çıkarlarsa, ilkin ‘vatan millet aşkıyla yaptım!’ der, biraz zorlanırlarsa da boyun büküp ‘emir kulu’ olduklarını söylerler. Pişman görünürler ama aynı vahşeti yeniden sergileyeceklerini de hepimiz adımız gibi biliriz.

En kolay gibi görünen iş emir kulu olmak. Öyle görünüyor görünmesine de, o kadar da kolay olmasa gerek. Orhan Veli’nin “Kuyruklu Şiir”indeki gibi: “Uyuşamayız, yollarımız ayrı;/Sen ciğercinin kedisi, ben sokak kedisi;/Senin yiyeceğin kalaylı kapta;/Benimki aslan ağzında/Sen aşk rüyası görürsün, ben kemik./Ama seninki de kolay değil kardeşim;/Kolay değil hani/Böyle kuyruk sallamak tanrının günü.”

Böyle olunca da insan haliyle acıyor tabii. Acıyor da, bir Allah’ın kulu da çıkıp “Emir kulu olmak da neymiş! Kula kulluk edilir mi yahu?” demiyor ya, ona yanıyorum işte!

(Yazma önerileri: Eski Solcu, Ecinni Taifesi, Esereği Cinli…)