Google Play Store
App Store

Afganistan’dan Suriye’ye, İran’dan bölge geneline uzanan hatta kadınlar ne “kurtarıcı” emperyalist müdahalelerle özgürleşiyor ne de yerli gerici rejimlerin insafına sığabiliyor. Kadınların ortak talebi yeni bir düzen, özgür bir yaşam. Bombalarla pazarlanan özgürlük söylemi ile gerici baskı rejimleri kadınların bedenleri ve yaşamları üzerindeki tahakkümünü pekiştiriyor. İranlı Afganistanlı ve Suriyeli kadınlar yaşadıklarını BirGün’e anlattı: Asla boyun eğmeyeceğiz.

Emperyal müdahale ile yerli gericilik arasında: Kadınların sıkıştığı çifte kıskaç
Afganistan
Sarya Toprak
Sarya Toprak
saryatoprak@birgun.net

Afganistanlı kadınların ve kız çocuklarının bugün yaşadıkları, Suriye’dekilerin ise yaşaması muhtemel olan gelişmeler çoğu zaman “yerel gericilik”, “kültürel geri kalmışlık” ya da “Taliban karanlığı” gibi tek boyutlu açıklamalarla izah edilmeye çalışılıyor. Oysa bu tablo, yalnızca içeriden üretilmiş bir baskı rejiminin değil aynı zamanda dışarıdan dayatılan, silahla ve işgalle biçimlenmiş bir emperyalist düzenin ürünü. Bu nedenle meseleye yalnızca “gericilik” penceresinden bakmak, karanlığın nasıl bu kadar derinleştiğini açıklamaya yetmiyor.

Bu noktada, Sharon Smith’in Kadınlar ve Sosyalizm kitabının “Emperyalizm Kadınları Özgürleştirmez” başlıklı bölümünde çizilen çerçeve, bugün Afganistan’dan Suriye’ye uzanan hatta yaşananları anlamak için hâlâ güçlü bir teorik anahtar sunuyor. Smith’in işaret ettiği üzere, kadınların baskı altına alınması ile onları “kurtarma” iddiasıyla sahneye çıkan emperyalist mekanizmalar birbirinin alternatifi değil çoğu zaman birbirini besleyen iki tamamlayıcı güçtür.

KURTARICI POZİSYONU

17 Kasım 2001’de, ABD’nin Afganistan işgalinin hemen ardından başkanın eşi Laura Bush’un radyodan tüm dünyaya yaptığı çağrı bu ilişkinin en açık örneklerinden biri:

“Terörle mücadele, aynı zamanda kadınların hakları ve onuru için verilen bir mücadeledir.”

Bu sözler bir işgalin üzerine yapıştırılan meşruiyet etiketiydi. ABD bugün İran’ı hedef alırken de aynı “özgürlük” umudunu satıyor. Kadınların yaşamsal hakları, bombaların ve işgalin ideolojik ambalajına dönüştürülüyor. Böylece emperyalist müdahale, eleştirilemez bir “insani görev” olarak sunuluyor.

Smith’in “emperyal feminizm” olarak tanımladığı bu yaklaşım, dönemin önemli bir bölüm liberal feminist çevreleri tarafından da “küresel kız kardeşlik” sanılarak sahiplenildi. Bombaların, askeri üslerin ve güvenlik rejimlerinin kadınları özgürleştirebileceği yanılgısı, feminist söylemin temel kırılmalardan biri oldu. Bu süreçte Afgan kadınlar kendi kurtuluş mücadelelerinin öznesi olmaktan çıkarıldı. Yerine, Batılı devletlerin “kurtarıcı” rolü parlatıldı. Oysa toplumsal cinsiyet rejimini sınıf ilişkileri, devlet şiddeti ve militarizmle birlikte okuduğumuzda tablo çok daha çıplak hale geliyor.

Altyapısı bombalanmış, okulları ve hastaneleri yıkılmış, toplumsal dokusu silahlı çatışmalarla parçalanmış bir coğrafyada özgürleşme “yukarıdan”, “dışarıdan” ve “silahla” ihraç edilemez. Emperyalizm gittiği yere hak, demokrasi ya da kadın özgürlüğü götürmez. Afganistan’da “kurtarma” adı altında sürdürülen 20 yıllık işgal, kadınların gündelik hayatını daha güvenli kılmadı. Aksine toplumu militarize ederek köktendinciliğin besleneceği kanalları açık tuttu.

KARANLIĞIN TARİHSEL ZEMİNİ

Bugün Taliban’ın kız çocuklarını eğitimden, kadınları kamusal hayattan silen karanlık rejimi, gökten düşmedi. Bu karanlık, yıllarca meşrulaştırılan işgalin yarattığı siyasal ve toplumsal enkaz üzerinde yükseldi. Gördüğümüz tablo yalnızca bugünün gericiliği değil, emperyalist “kurtarıcılık” söyleminin ürettiği boşluğun ve yıkımın içinden filizlendi. Ne işgali “özgürlük” ambalajıyla pazarlayan devlet feminizmine, ne de “düzen”, “ahlak” ya da “gelenek” adına kadınları eve hapseden yerli gericiliğe razıyız. Kadınlar, bu iki güce aynı anda “hayır” diyebildiği yerde politik bir güç kazanacak. Kadınların özgürleşmesi ne emperyalistlerin bombalarıyla mümkün ne de köktendinci rejimlerin insafıyla.

TALİBANLA TİCARET SÜRÜYOR

Sorularımızı yönelttiğimiz Afganistanlı Wazhma sözlerine dünyaya tepki göstererek başlıyor. Afganistan artık kız çocuklarının okumasının yasak olduğu tek ülke diyen Wazhma, “Bizim Afgan kadınlar olarak dünyanın sessizliğini nezaketle karşılayacak gücümüz kalmadı. Bizim sabrımız üzerine konforlu bir sessizlik yarattılar. Herkes susarken biz evlere kapatıldık. İşimizi, sokaklarımızı, okullarımızı kaybettik” ifadelerini kullanıyor.

Dünya liderlerinin ikiyüzlülüğüne dikkat çeken Wazhma, “Toplantılarda ‘Afgan kadınların durumu endişelendiriyor’ diyorlar. Sonra masadan kalkıp ticaret konuşuyorlar, petrol konuşuyorlar, güvenlik konuşuyorlar” diyor.

Kadınların tamamen silindiği bir ülkeyle hâlâ el sıkışıldığını hatırlatan Wazhma “Afgan kadınları bugün sadece Taliban tarafından değil dünyanın ikiyüzlü sessizliği tarafından da bastırılıyor. Ama okumanın da, var olmanın da yollarını bulmaya devam edeceğiz” diye sonlandırıyor sözlerini.

∗∗∗

EMPERYALİSTLER KADINLARI DEĞİL ÇIKARINI DÜŞÜNÜYOR

Alevi kadınların hak ve özgürlükleri için mücadele eden Suriyeli feminist aktivist Nina Al Amena BirGün’ün sorularını yanıtladı.

Bugün Suriye’de azınlık topluluklardaki olan kadınlar neler yaşıyor?

Kadınlar yoksulluk ve savaşın ötesine geçen, kimliğe ve kolektif güvenliğe yönelik tehditleri içeren bir süreç yaşıyor. Korku artık yalnızca silahlı çatışmayla sınırlı değil. Kaçırılma, karalama, mezhepçi şantaj ve kadın bedeninin intikamın sembolik bir alanına dönüştürülmesi gibi biçimler alıyor. Bu yaşananlar, toplumun kendi içinde güven duygusunun parçalanmasına yol açtı. Sosyal geri çekilme ve sessiz göç yaşanırken aileler dağılıyor ve korku gündelik yaşamın olağan bir parçası haline geliyor.

Suriye

Azınlık kadınları tehditlere, şiddete ya da zorla yerinden edilmeye maruz kalıyor mu?

Büyük ölçüde resmi olarak inkâr edilerek yaşanıyor. Kadınlar doğrudan ve dolaylı tehditlerle karşı karşıya. Kaçırılma, zorla evlendirme baskısı, ölüm tehditleri ve “ahlaki damgalama” kampanyaları yaşanıyor. Bu durum, aileleri hayatta kalma stratejisi olarak erken evliliklere ya da önleyici zorunlu göçe itiyor. Bu şiddet biçimi yalnızca kadınlara zarar vermeyi amaçlamıyor. Topluluğun onurunu, güvenlik hissini ve psikolojik istikrarını hedef alarak bütünüyle parçalamayı hedefliyor.

Emperyalist devletler ile kadınları baskılayan yapılar arasındaki ilişki nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu ilişki tamamen araçsal. Emperyalist devletler, ister otoriter ister cihatçı olsun, baskıcı yapılarla hesap sorulacak ya da dönüştürülecek sistemler olarak değil, çatışma yönetiminde kullanılacak araçlar olarak ilişki kurar. Kadın hakları söylemsel olarak gündeme getirilirken kadınlar fiilen korunmaz. Bu anlamda bu ilişkiler şiddetin normalleşmesine katkı sunar ve kadınların maruz kaldığı acıyı “kabul edilebilir yan hasar” haline getirir.

Kadınlar emperyalizme, savaşa ve cihatçılara karşı direniyor mu?

Evet ancak bu direniş her zaman görünür ya da silahlı değil. Özellikle Alevi kadınlar sessiz bir direniş pratiği geliştiriyor. Aileleri bir arada tutarak toplumsal çöküşü engellemeye ve mezhepçi intikamı reddetmeye çalışıyorlar. Burada amaç çocuklarını radikalleşmeden ya da misilleme döngülerinden korumaya çalışmak. Bu süreç siyasal destekten ve hukuki güvenceden yoksun olduğu için son derece yıpratıcı.

Nina Al AMENA
March 7 & Ladies of Light Organizasyonu Başkanı

Kadınlar barışın gerçek öznesi olabilir mi? Nasıl bir barıştan söz ediyoruz?

Evet ama bu anlaşmaların ya da güç sahiplerinin barışı değil. Kadınlar unutmaya ya da boyun eğmeye dayalı bir barış istemiyor. Kadınlar gerçek güvenliği, adaleti, mağdurun tanınmasını ve toplumsal dokunun yeniden inşasını talep ediyor. Kadınlar için barış kolektif cezalandırma mantığından çıkmak, var olmanın bir suç olmadığı duygusunu yeniden kazanmak ve kadın bedeninin politik bir mesaj olarak kullanılmasına son verilmesi anlamına geliyor.