Emperyalist haydutluğa karşı: 1 Mart Tezkeresi’ndeki irade bugünün pusulası
ABD’nin Irak’a yönelik saldırısına Türkiye’yi dâhil etmesine yönelik Meclis’te reddedilen Irak Tezkeresi’nin ardından 23 yıl geçti. O gün tezkereye hayır diyen milyonların mücadelesi ABD ve İsrail’in İran’a savaş açtığı koşullarda bugün çok daha önemli. 1 Mart gününde Ankara’da Sıhhıye Meydanı’nda toplanan yüz bini aşkın insanın, Meclis’te AKP saflarına kadar yarattığı etki bugün de tüm toplumsal muhalefete anti-emperyalist ve birleşik bir mücadele hattının gerekliliğini hatırlatıyor.

Tugay Soykan
Irak’a yönelik 1 Mart 2003’te Meclis’te reddedilen savaş tezkeresinin üzerinden 23 sene geçti.
ABD’nin Irak işgaline Türkiye’yi katma arayışının sonucu olan savaş tezkeresinin anlamı bugün daha fazla anlaşılır durumda. Dün sabah saatlerinden itibaren ABD-İsrail ortaklığıyla İran’a yönelik gerçekleştirilen saldırılar, tezkereye, savaşa, emperyalist müdahalelere ve yerli işbirlikçilerine ‘hayır’ demenin önemini ortaya koyuyor.
AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın da “Eşbaşkanıyım” diyerek övüne övüne bitiremediği Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) kapsamında Türkiye’yi de içine alarak bölgede başlatılan savaş politikaları tüm dünyayı felakete sürükledi. Türkiye de AKP eliyle Ortadoğu’daki Amerikan planı içerisine sokuldu.
Bu kısa özet dahi ABD emperyalizmi tarafından iktidara neden AKP’nin getirildiğini özetlerken bu plana bağlı olarak ülkede siyasal İslamcı bir rejim hayata geçirildi.
Türkiye, ABD tarafından Büyük Ortadoğu Projesi’nin Eş Başkanı olarak iktidara getirilen Erdoğan eliyle adım adım Suriye’ye kadar uzanacak savaşın içine sürüklendiği gibi, bu plana bağlı olarak yıllar içerisinde İslamcı bir dönüşüme uğratıldı.
Tezkerede "yurt dışına asker gönderme ve Türkiye’de yabancı asker bulundurma" konusundaki yetki 62 bin ABD askerini kapsıyordu. 255 uçak ve 65 helikopteri aşmamak kaydıyla yabancı silahlı kuvvetlerin geçici olarak konuşlandırılmak üzere 6 ay süreyle Türkiye’de bulunması; bunların Türkiye dışına intikallerinin en kısa sürede tamamlanması ve yabancı Hava ve Deniz Kuvvetleri ile özel kuvvetlerin unsurlarının muhtemel bir harekâtta kullanılmalarını sağlayacaktı.
Bu sayede ABD’nin BOP çerçevesindeki ilk sahnesi olan Afganistan işgalinin ardından kimyasal silah yalanlarıyla hedef tahtasına konulan Irak’a müdahaleye Türkiye’de doğrudan dâhil edilecekti.
Ancak savaş tezkeresinin görüşüldüğü 1 Mart gününde Ankara’da Sıhhıye Meydanı’nda toplanan yüz bini aşkın insan, Meclis’te AKP saflarına kadar uzanabilecek bir etkiyi yaratabildi. Erdoğan ve Abdullah Gül’ün desteklerine rağmen Meclis’teki oylamada dahi AKP sıralarından tezkereye ret oylar verildi.
Dünya genelinde de yükselen anti-emperyalist damar toplumsal muhalefetin en etkili karşı koyuşlarından birisi oldu.
Bugünden bakınca 1 Mart tezkeresinin önemini ve ne anlam ifade ettiğini dönemin tanığı “Irak'ta Savaşa Hayır Koordinasyonu” yürütücülerinden Tayfun Mater, Akademisyen Cangül Örnek ve CHP Dış Poliitkalar Koordinatörü İlhan Uzgel değerlendirdi.
***
1 MART’TAKİ İRADE BUGÜN DE PUSULAMIZ
Siyaset Bilimci Cangül Örnek
Türkiye’nin yakın siyasi tarihine baktığımızda, toplumsal hafızada "alnımızın akıyla çıktığımız gün" olarak parıldayan bir dönüm noktası vardır: 1 Mart 2003. Bir tezkerenin oylandığı o gün, sadece teknik bir parlamento süreci değil; Türkiye’nin kendi kaderini tayin etme ve komşusuna yönelik emperyalist bir saldırının parçası olmayı reddetme iradesidir. Aradan geçen yıllar, o günkü dik duruşun ne kadar hayati bir başarı olduğunu bize çok daha net göstermektedir.

1 Mart’a giden süreç, Türkiye için hiç de kolay olmamıştır. O dönemde Saddam Hüseyin rejiminin kendi halkına karşı işlediği suçlar ve bölgedeki çatışmalı geçmişi, Amerika’nın işgalini meşrulaştırmak için birer kaldıraç olarak kullanılıyordu. Ancak burada asıl başarılması gereken ve başarılan şey; despot bir rejim bahane edilerek yapılacak bir dış müdahalenin gayrimeşru olduğunu anlatabilmekti.
Türkiye kamuoyu; ana akım medyanın, ABD menşeli sivil toplum kuruluşlarının ve Ertuğrul Özkök gibi isimlerin "tezkere kabul edilmezse başımıza büyük işler açılır" şeklindeki tehditkâr söylemlerine rağmen sağlıklı bir tavır takınmıştır. Halk, barış ve bağımsızlık hassasiyetini birleştirerek Meclis üzerinde ciddi bir basınç kurmuş; her türlü yaptırımı göze alarak bu kirli denklemi reddetmiştir.
O dönemki Türkiye Büyük Millet Meclisi, bugünkünden farklı olarak halkın sesini hala dinlemek zorunda kalan bir yapıdaydı. AKP iktidarının tezkereyi geçirmek için tüm imkânlarını seferber etmesine rağmen, oylamada yeterli sayıya ulaşılamaması bu toplumsal baskının bir sonucudur. Ankara’daki devasa mitingler ve İngiltere’den Fransa’ya kadar eş zamanlı yükselen savaş karşıtı protestolar, bu direnişin moral kaynağı olmuştur. Neticede Türkiye, topraklarının işgal için kullanılmasına "hayır" diyerek hem komşusuna yönelik saldırıya ortak olmamış hem de Amerikan emperyalizmine karşı tarihi bir duruş sergilemiştir.
Soğuk Savaş sonrası Ortadoğu’nun yeniden şekillendirilmesi süreci Irak ile başlamıştı. Bugün ise bu sürecin son halkası olarak İran hedef alınmaktadır. Ancak bu düşmanlığın temel nedeni, yine iddia edildiği gibi rejimin halkına yönelik tutumu değil; İran’ın yaratılmak istenen "yeni" Ortadoğu siyasetine uyum göstermeyi reddeden bir aktör olmasıdır.
ABD’nin, özellikle Trump dönemiyle belirginleşen vizyonu oldukça yalındır: Ortadoğu’yu İsrail’in tamamen rahat edeceği ve dost rejimlerle çevrelendiği bir bölge haline getirmek. Bölgeyi yoksul halklar için bir yıkım pahasına, sermaye için dikensiz bir gül bahçesine ve dev bir pazara dönüştürmek. Ticaret yolları ve gayrimenkul yatırımları dışında bölgeye dair hiçbir insani vizyon taşımamak.
Batı’nın propaganda aygıtları, Filistin soykırımı sürecinde de gördüğümüz üzere, son derece kirli ve ustalıkla planlanmış mekanizmalarla çalışmaktadır. İran’a yönelik olası bir askeri müdahalenin, uluslararası hukuku defalarca çiğneyen ABD ve İsrail gibi güçler tarafından yürütülecek olması, bu saldırıyı en baştan gayrimeşru kılmaktadır.
İran rejiminin niteliği üzerinden tereddüt yaşamak, geçmişteki hataları tekrarlamaktır. Tıpkı 2003’te Saddam rejiminin ne olduğunu bilmemize rağmen işgale karşı durduğumuz gibi, bugün de aynı siyasi duruluğu ve isabeti göstermemiz gerekir. Türkiye halkının 1 Mart’taki "dik başlı" ve gurur duyulası duruşu, bugün de bölgemize dayatılan yeni müdahale dalgalarına karşı en büyük pusulamızdır.
***
BİRLİKTE MÜCADELE ETMENİN BİR ÖRNEĞİ
Irak'ta Savaşa Hayır Koordinasyonu yürütücülerinden Tayfun Mater
1 Mart 2003'de ABD'nin Irak'a Türkiye üzerinden müdahalesinin TBMM'nde yapılan oylamayla engellenmesine giden süreç, Ekim 2002 ortalarında "Savaşa Hayır Platformu" nun kurulmasıyla başladı.
Platformda sol siyasi partiler, Disk, Kesk, TMMOB, TTB vb. kuruluşlar etkin bir şekilde yer aldılar, bazı dini kuruluş ve kişiler de destek verdiler. Örneğin Bağcılar Belediye Başkanı ile beraber afiş asma, Mazlum Der'in Savaşa Hayır mitingine katılım, benim de konuşma yaptığım Bayezid Camii çıkışında 28 Şubat günü yapılan basın açıklaması gibi...

Kasım 2002 seçimlere yapılan hazırlıklar da çakıştığı için, savaşa karşı hareket daha rahat çalışma ortamı buldu ve özellikle o dönemki partimiz ÖDP, tüm ülkede etkili bir eylem örgütledi.
İngiltere ve ABD'deki ve tüm Avrupa'daki büyük gösteriler de ülkemizi, halkımızı etkiledi ve modern tarihimizin en önemli siyasi başarılarından biri kazanıldı.
4,5 ay boyunca İstanbul merkez olmak üzere Türkiye'nin her yerinde eylem vardı. İstanbul'daki Çağlayan, Bayezid mitinglerinin yanında, her gün şehrin tüm bölgelerinde toplantılar yapıldı ve binlerce insan bu etkinliklerde yer aldı.
"Savaşa Hayır Platformu", Aralık 2002'de "Irak'ta Savaşa Hayır Koordinasyonu" adını alarak tüm ülke çapında genişledi. Koordinasyon hemen her gün toplantı yaparak, tüm katılımcılara söz hakkı tanıyarak, demokratik bir yaklaşım benimsedi ve her görüş özgürce kendini ifade edebildiği için, 1 Mart 2003'de başarıya ulaşıldı.
1 Mart günü TBMM'nde yapılan oylamada CHP grubu eksiksiz olarak karşı çıktı, ama AKP'den 93 milletvekili de tezkereye ret vererek, ülke topraklarından Irak'a ABD müdahalesini engelledi.
***
EMPERYALİZME KARŞI DURUŞUN BİR SİMGESİ
CHP Dış Politikalar Koordinatörü İlhan Uzgel
Büyük Ortadoğu Projesine karşı tarihteki en somut itirazlardan biri 1 Mart Tezkeresi ile verilmiştir. Tezkere, emperyalist bir gücün komşu bir ülkeyi işgal etmek için Türkiye’yi kullanmasına karşı duruşun simgesidir. Özellikle Cumhuriyet Halk Partisi’nin bu süreçte oynadığı rol, Irak’ın işgalini durduramasa da Türkiye’nin onurunu kurtarmıştır.
Öte yandan, AK Parti hükümetinin o dönemde iktidara geliş süreci ve ABD ile yürüttüğü pazarlıklar, hükümetin pozisyonundaki sürekliliği ortaya koymaktadır. Günümüzde de İran’a yönelik olası bir harekâta karşıymış gibi bir görüntü sergilenmekle birlikte, Türk hava sahasının veya üslerin kullanımına dair net bir "hayır" duruşunun henüz sergilenememiş olması dikkat çekicidir.

Ortadoğu, son yirmi yıldır basit bir yerel çatışmalar silsilesine değil, ABD merkezli Batı sistemine uyum sağlamayan rejimlerin sistematik olarak tasfiye edildiği devasa bir stratejik operasyona tanıklık ediyor. Bu süreci yalnızca "petrol" parantezine sıkıştırarak okumak, resmin bütününe dair ciddi bir yanılgıya yol açacaktır. Karşımızdaki tablo, neoliberalizme direnen, dolarizasyona dahil olmayan ve kamucu devletçi modelleri benimseyen yapıların oyun dışı bırakılması sürecidir.
Afganistan ve Irak ile başlayan bu dalga; Libya ve Suriye ile devam etmiş, bugün ise nihai hedef olarak İran’ın kapısına dayanmıştır. Bu ülkelerin ortak özelliği, Batı’nın siyasi, askeri ve istihbari nüfuzuna kapalı olmalarıdır. Batı kapitalizmi için birer "kara delik" olarak görülen bu rejimler, aynı zamanda Rusya ve Çin gibi küresel güçlerin bölgedeki potansiyel müttefikleri ve uzantılarıdır. Dolayısıyla bu tasfiye süreci, hem ekonomi-politik bir zorunluluk hem de küresel bir strateji hamlesidir.
İran, bu stratejik zincirin son halkası olarak görülmektedir. İran’da bir rejim değişikliği gerçekleşmeden, ABD’nin genel stratejisinin tam amacına ulaşmış sayılması mümkün değildir. İsrail’i tanımayan, Filistin direnişini destekleyen ve Batı hâkimiyetinin önünde engel teşkil eden bu yapının tasfiyesi için önce vekilleri Hamas, Hizbullah, Esad zayıflatılmış, ardından ağır ekonomik yaptırımlarla zemin hazırlanmıştır.
Gelinen noktada; İsrail’in saldırı için en uygun zamanı kolladığı, Rusya ve Çin’in ise askeri anlamda koruyucu bir irade göstermediği bir ortamda İran, stratejik olarak zayıflatılmış durumdadır. Yaşananlar, tesadüfi çatışmalar değil, 20 yıllık bir planın son aşamasıdır.
***
1 MART TEZKERESİNİN GÖLGESİNDE
• BOP çerçevesinde Afganistan’ın ardından Irak’ın hedef tahtasına konulduğu koşullarda ülkede MHP, ANAP, DSP koalisyonu büyük ekonomik krizin etkisiyle sarsılarak iktidarını kaybetti. IMF kıskacında Kemal Derviş’le izlenen yıkım politikalarının etkisinin toplumda derin bir yoksulluk olarak hissedildiği bu dönemde, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin erken seçim çağrısı, AKP iktidarının kapısını araladı.
• Tayyip Erdoğan’ın, henüz iktidara gelmeden Beyaz Saray’da ağırlandığı bu süreçte, AKP ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’ne bağlı olarak adım adım iktidara taşındı. 28 Şubat’ta siyasal İslamcılara yönelik ince müdahale ile Erbakan’ın etkisizleştirilmesine paralel olarak, Erdoğan ve Gül ikilisi etrafında oluşturulan yeni siyasal İslamcı güç merkezi de doğrudan bu projenin bir parçası olarak gerçekleştirildi.
• Türkiye’nin BOP içinde etkin bir görev üstlenebilmesi için, ABD ile uyumlu bir siyasal İslamcı güç merkezi AKP ve Cemaat ikilisi etrafında şekillendirildi. AKP’nin iktidara taşınması sonrasında başlayan dönem aynı zamanda ülkenin siyasal İslamcı bir faşizme dönüştürülmesi süreci olarak yaşandı.
• 1 Mart tezkeresi tam da bu noktada bir kırılma noktası olarak yaşandı. Erdoğan’ın henüz yasağını aşamadığı bir dönemde, gündeme gelen 1 Mart tezkeresinin reddedilmesi, ABD için bir hayal kırıklığına dönüştü. Başbakanlık koltuğunda oturan A. Gül’ün tüm çabalarına, Erdoğan’ın bütün milletvekilleri üzerinde kurduğu büyük baskıya rağmen tezkere geçmedi. Bunun ardından başlayan süreç 1 Mart’ın dersleriyle birlikte, Türkiye’nin dönüşümünün hızlanacağı bir süreç olarak yaşandı.
• Erdoğan ve Gül’ün tüm çabalarına karşın tezkerenin geçmemesi, ABD için ayrı bir değerlendirme konusu oldu. TSK’nın tezkereye ayak diremesi, sonrasında ordunun Büyük Ortadoğu Projesi’ne uyumlulaştırılmasını hedefleyecek Ergenekon operasyonlarını gündeme getirdi. Aynı dönemde siyasal İslamcı dönüşümün önünde engel olarak görülen solun etkisizleştirilmesine yönelik operasyonlar da bizatihi Amerikan planının parçası olarak gerçekleştirilmeye çalışıldı.


