birgün

14° AÇIK

'Enes’in mektubu yakın zamanda ziyan olmuş kuşakların bildirisi'

Tarikat yurtlarında peş peşe gelen iki gencin ölümü ve ardından yapılan açıklamalar tartışılıyor. Psikiyatrist Cemal Dindar, “Enes’in mektubu yakın zamanda ziyan olmuş kuşakların bildirisi. Her şeyi anlatıyor” dedi.

GÜNCEL 19.01.2022 09:11
'Enes’in mektubu yakın zamanda ziyan olmuş kuşakların bildirisi'
Abone Ol google-news

Filiz GAZİ

Hem meta hem yaşam seçeneklerinin sergilendiği bir çağın içinde bağnaz fikirlerin belki de eskiye nazaran çok daha kolaylıkla kök salması, medeniyetin bir paradoksu gibi duruyor. Her ülke bunu kendi özellikleri doğrultusunda farklı tezahürlerle yaşıyor. Tarikatların eğitimde, yargıda, yani kısaca devletin olduğu her yerde olmaları ise bu ülkenin yaşadığı.

Elazığ’da 20 yaşındaki tıp fakültesi öğrencisi Enes Kara’nın intiharı sonrası, baba Mehmet Kara’nın “Zamanla yurda alışır demiştim. Ben de Risalei Nur okuyorum. Zararını görmedim” açıklaması dikkat çekmişti. Antalya’da aşçı tarafından öldürülen 18 yaşındaki üniversite öğrencisi Mehmet Sami Tuğrul’un babası Halil Tuğrul’un ise “Kendisinin kaldığı, konakladığı eller, emin ellerdi” açıklaması da aynı şekilde şaşırtmıştı.

Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nden mezun olan, bir dönem Bakırköy Akıl Hastanesinden psikiyatri uzmanlığı yapan Cemal Dindar aynı zamanda “Biat ve Öfke/Recep Tayyip Erdoğan'ın Psikobiyografisi”, “Öfke Dili/Yeni Sağ Zihniyetin Yapıtaşları” ve “Darbeci 12 Eylül'ün Ruhu” kitaplarının yazarı.

İki gencin ölümünden sonra babaların ürkütücü konuşmaları, Enes Kara’nın mektubunda anlattığı sıkışmışlık, dinselleşmenin önüne kattığı hemen her şeyi sorgulanamaz bir yere sürüklemesi… Psikiyatrist, yazar Cemal Dindar’la distopik kurgunun nerdeyse gerçek olmasını, “kapitalizmin endazesinden geçmiş köylünün” tarikatlarla neye dönüştüğünü konuştuk.

18 ve 20 yaşlarında iki genç öldü. Babalarının açıklamalarını neden “suç” olarak değerlendiremiyoruz?

Değerlendiremiyoruz çünkü öncelikle ilahiyatta, teolojide yeri var. Ayrıca tarihin çok yakın zamanlarına kadar gözde çocuk ile sürünün gözde hayvanını ilahlara kurban etmek hemen hemen aynı değerdeydi. Tek tanrılı dinlerde bunu görüyoruz. Kuran’da, İncil’de de var. İnsan için kutsal zamanın cennetten kovulduktan sonra yeryüzünde döngüsünü tamamladığı an o: Oğul kurbanı… Tevekkülün, koşulsuz boyun eğme ve teslimiyetin örnek sahnesi olarak oğul kurbanı İbrahimi imanın özü. O sahne kurulduğunda babalar oğlun başına gelenleri sorgulamaktan çok kutsal zamana dahil olmayı seçiyor. Bizim kültürümüzde bu örnek kurbanlar yaşamın içinde hemen her ailede var. Bu denli köklü, ilksel bir şeyden söz ediyoruz. Öte yandan o babaların dünyayı algılayış biçimleri, çocukları ile ilgili fikirleri kültürel olarak geldiğimiz noktanın özeti. Toplumsal olarak gerilediğimiz durakta o çocukların ölümünde hepimiz suç ortaklarıyız. Dolayısıyla bilinçsiz ortak suçları batılı anlamda bir düşünce suçu ya da benzeri bir ifadeyle yargılamak, hukuki bir sürece dönüştürmek çok mümkün değil.

Kolektif suçlar bastırılır, aşikâr hale getirilmez. Bu örnekleri, son 20 yılı, 12 Eylül’ü ve Yeşil Kuşak projeleriyle okumamız gerekiyor. Kenan Evren’in elinde Kuran-ı Kerim meydanlarda Atatürkçülük konuşmaları yaptığı günleri de hatırlamak gerekiyor. Yaklaşık 40 yıla yakın bir dönem din, resmi ideolojinin en önemli parçası haline getirildi.

ÖLÜMÜN YÜCELTİLMESİ

Sonuç, tek tek bireylerde temsilini bulan kurban kuşaklar. Yeni kuşakların bahtının kararması, birçok gencin doğduğu topraklarda değil göçte, mültecilikte baht görmesi, ölümün öldürmenin yüceltilmesi bunların içinde. Enes’in sözleri belki sadece kendi kuşağının değil yakın zamanda ziyan olmuş kuşakların bir bildirisi de… Oğullar ve kızlar dile gelse herhalde böyle bir güçlü bildiri yazarlardı. O bildiride bakın bizim geleceğimizi şu dinamikler mahvediyor, bizi yaşamdan çok ölüme şunlar yakın tutuyor derlerdi.

“Bildiri” dediniz. Videonun dolaşımda olmasını sakıncalı bulmadınız o halde…

Ben metni okudum. Videoyu izlemedim doğrusu. Metin bir intihar mektubu değildi. Daha çok hayatta kalmaya niyetli birinin mektubuydu. Zaten Enes’in bıraktığı sözle eylemi arasında bir ayı geçkin bir zaman var sanırım. İntihar deneyimlerinin böyle bir paradoksu da vardır; büyük bir yaşama arzusu da içerir. Bulamadığının yasıyla, gerçekleştiremediği hayali kapasitesinin yasıyla gider insanlar.

enes-in-mektubu-kusaklar-bildirisi-969779-1.
Psikiyatrist ve yazar Dr. Cemal Dindar


Meslektaşların ve derneklerin paylaşımlarını okudum. İntihar olayı paylaşılmayacak deniyor. Niye? Örnek yaratır, hatta bulaşır. Öyle düşünmüyorum. Bu durumlarda, ‘ilke budur’ demek yerine yeniden düşünülmeli. Hayatın getirdiği gerilimleri taşıyıp meslek deneyiminizi düşünme cesareti gösteremezseniz manastırlardaki piskoposlara dönüşürsünüz. Başta söylediğimiz regresyon hikâyesinin bir yüzü de bu. Psikiyatri, psikoloji, tıp gibi sekülerliğe daha yakın, oluşumuna katkı sunmuş alanların kolayca ‘ilke budur’ demesi de dinsellikle damgalı bir cemaat dili.

Ölen çocukların babalarının açıklamalarına dönersek bağnazlık, eşitsizliğin bir sonucu mu?

Yoksulluğu yaratan eşitsizlikçi sistemlerin ayakta kalması dogmalarla mümkün. Hayat akışkan, deyim yerindeyse derslerle dolu. Düşünen insan için hayat canlı ve zihni de canlandıran bir şey. Eşitsizlikçi sistemler, hayatın canlılığına karşı düşünme pratiğini engelleyen düşünceyi solduran dogmatik yapılara ihtiyaç duyar. Genel eğilimin düşünmekten çok dogmatik kabullerle yürümesi resmi ideolojilerin yaşama kültürü oluşturmasında mihenk taşlarından biri.

Toplumsal sistemde ne ifade ediyor tarikatlar?

Tarlasında ürününü devşiren, sınırlarını bilen ve koruyan köylü kültürüyle, folklorik yapısıyla, kendi sınırları içinde iyi ve güzeldir. Fakat kapitalizmle tanışmış, onun endazesinden geçmiş, geçerken iç dünyasında ve dışarıda sınırsızlıkları yaşamış ve hâlâ köylülükte direten kişi ise tekinsiz biridir. Tarikatlara da böyle bakıyorum. Yunus Emre, Hacı Bektaşi Veli çağının devrimcileriydi. 12- 13 yüzyılda tekkeler, derviş grupları devrimci örgütlerdi. Hatta tarikatlara fikri zemin sağlayan tasavvufun Yeni-platonculuk, İslam ve halkların kendi birikimlerinden gelen inanışları harmanlayan ve yeni bir döneme maya olan evrenselci, devrimci yanı da var. Osmanlı’da erkin merkezileşme sürecinde tüm bu dinamikler işlev gördüler.

Günümüzde ise kapitalizmin tezgahından geçmiş köylü örneği gibi, o tezgahtan geçmiş tarikatlardan söz ediyoruz ve belli ki toplumun en karanlık deneyimlerini içeriyor. Kapatılsın kapatılmasın tartışması sadece iman pratiği ile ilgili bir tartışma değil. Tarikatlar şu an toplumsal sistemde emek ve gelir bölüşümlerinin önemli ayaklarını oluşturuyor. Eşitsizliği besliyorlar. Sermayeye dahiller, bölüşümün dizaynına tabiler, siyasi erkin oluşumunda etkinler. Sanki böyle bir etkinlikleri yokmuş gibi bir yanılsamayla varlar. Kutsallıktan seslendikleri için denetlenemez haldeler. Bozucu etkiyi buradan yapıyorlar. Buna itiraz var. Bu itiraz haklı bir itiraz.

YALANCI EMZİK GÖREVİ

Son 20 yılda ne oldu peki?

Bütün dünyada neoliberalizm çözüldü. Bu çözülme döneminde toplumlar da aslında en güçlü oldukları ana geriliyor. Türklerin ve tüm Yakın Doğu’nun hikâyesinde gaza ideolojisi önemli bir dinamik. ‘İslam’ın kılıcı’ olma hikâyesinde, fetih hikayesidir bu. Mevcut iktidarla, Cumhuriyet de tam olarak oraya geriledi. Son 20 yıllık hikayemiz bu bizim. Bakın din değil, ideolojik olarak dincilikten söz ediyoruz. Din, toplumsal dokuda bizim sandığımız kadar ve siyasal İslamcıların sandığı kadar önem taşımıyor. Dinciliği konuşuyoruz, bir gerçekliği değil yanılsama alanını konuşuyoruz. İslamcılık epeydir toplum için yalancı emzik işlevi gören bir enstrüman. Erdoğan ve Davutoğlu’yla özdeşlen şey ‘Yeni Osmanlıcılık’ idi. Bu sadece İslamcı kadronun düşü falan sanılmasın. Bir kavmin tıkandığı yerde güçlü olduğu bir yere gerilemesidir söz konusu olan. Ruh sağlığında da böyledir. Birey de sıkıntıya girdiğinde, çaresizlik hissettiğinde kendi öyküsünde doyum hissettiği aşamaya geriler.

Çocuklar artık dünyaya, hayata anne babaları gibi bakmayabiliyor. Yakın gelecekte dinselleşme, iktidar için araç olamayacak gibi görünüyor. Ne dersiniz?

Bu kadar karmaşık bir toplumda buradan kurucu bir şey çıkmayacak ama yeni olanın işaretleri de o kadar belirgin değil.

Dünya salgın dönemini de düşününce, ard arda düşük yapan kederli bir anneye benziyor. Ben geleceğin sadece insanlar arası değil, insanlar ve diğer türler arasında da bu dünyayı kardeşçe yaşanılan bir yer yapma iddiasının solda olduğunu düşünenlerdenim. Salgın ile uygarlığın kurucu kurumlarının işlemezliğini gördük. Mesela uygarlığın köşe taşlarından olan okul elden gitti gibi hissediyorum. Çocuklar kreşten üniversiteye bir ekranın karşısındalar, okul diye. Öte yandan özel üniversitelerle çok üniversitemiz olmadı, üniversiteden olduk. Sırf Türkiye’de de değil, bildiğimiz en köklü kurumlar bile yeniçağın öncesindeki arketiplere dönüyor sanki.

Apokaliptik şeyleri düşünmek, distopik kurgular gerçekten daha inandırıcı ve olası hale geldi. Korkunç bir şey bu. Çevre felaketleri, kaynakların tükenmesi…

ANA BABANIN ÇARESİZLİĞİ

Son olarak… Çocukların anne babalar tarafından bir mülk olarak görülmesi nasıl engellenecek? Nasıl bir devlet anlayışı burada değişim sağlayabilir?
Çocuğu ebeveynlerden almanın mümkün olduğunu tarikatlar gösterdi. Biz de ebeveynleri zalim kişi olarak gösterip “Çocukların hayatını bunlar mahvediyor” diyemeyiz. Bu çok sağcı bir bakış ve çocukların çektiği acıyı yoksulların sırtına yıkmak olur.

Aile yapısı olarak evet geniş aile çözüldü. Ama amca çocukları, yakın akrabalar aynı şehirde on yıl yaşıyor, üç kere görüşüyorlar ya da görüşmüyorlar. Çekirdek aile de ne yapacağını bilmiyor. Deyim yerindeyse arzular şelale, ortalık meta dolu. Sınıfsal olarak anne babanın büyük bir çaresizliği var. Türkiye sadece jeolojik olarak değil toplumsal olarak da fay hatları üzerine kurulmuştur. Bu hakikati tanıyan ve taşıyan bir yönetim anlayışı değişim getirir. Fakat deprem konusundaki tutum neyse toplumsal değişim konusundaki tutum da o! Kâr hanesine yazılmayacak hiçbir şeyin sorumluluğunu almamak.

Video haberler için YouTube kanalımıza abone olun

Birgün'e Abone ol