Eril sinemanın cadıları
UĞUR KUTAY UĞUR KUTAY

Yggdrasill adlı hayat ağacının dibinde üç kadın oturmuş ip eğiriyor. Eğirdikleri ipler, yeryüzünde yaşayan herkesin kader ipleri aslında. Nordik mitolojide adları Urd (geçmiş), Verdandi (şimdi) ve Skuld (gelecek) olan bu kadınların üçüne birden ‘Nornlar’ deniyor.

Anaerkil toplum ve ana tanrıça kültünün mitolojik kalıntılarında rastladığımız bu bilge kadınların tek-tanrılı dinlerin egemen olduğu dünyada ‘üç cadı’ya dönüşmesi uzun sürmedi. Shakespeare’in başyapıtı Macbeth’teki kanlı kehanetin sahibi cadılar mesela… Ama bu karanlık figürler Macbeth’in felaketle sonuçlanacak kaderini sadece bilmiyor, aynı zamanda belirliyorlardı. Şeytana tapıp kimi zaman grup halinde, kimi zaman tek başına cadılıkla uğraşan -Pamuk Prenses’i öldürmeye ya da Hansel ve Gretel’i yemeye çalışan cadı gibi- kötü kadın imgesi masal ve oyunlarla sınırlı kalmadı, toplumsal cinsiyet kurumunun bugünkü ‘kadın düşmanı’ şeklini almasında da rol oynadı.

İtalyan korku sinemasının en ünlü yönetmeni Dario Argento, 1977’de yaptığı Suspiria’da ‘Nornlar’ı ve üç cadıyı temel alarak yeni bir cadı mitinin doğmasını sağladı. Buna göre, ‘üç anne’ dünyadaki tüm korku ve dehşetin kaynağıydı: Mater Tenebrarum (karanlığın annesi), Mater Lachrymarum (gözyaşlarının annesi) ve Mater Suspiriorum (iniltilerin annesi).



‘Dehşet anneleri’ serisinin ilk filmi Suspiria’da, dans eğitimi almak için ABD’den Almanya’ya gelen bir genç kızın yerleştiği yatılı dans okulunda korkunç bir cadılık kültüyle karşılaşması anlatılır. Film boyunca erkekler ya etkisiz elemandır ya da tüm kötülüğün kaynağı olan cadıların isteklerini yerine getiren basit hizmetkârlardır. Dans okulunun yöneticisi başta olmak üzere cadılar tarikatinin kadınları hem hiyerarşik yapı bakımından hem de fiziksel görünüş itibariyle Nazi faşizminin bir alegorisini oluşturur.

2018’in dünyasında Suspiria yeniden yapıldı. Bu sefer cadılık kültünün Nazi faşizmiyle ilişkisi daha açık, üstüne bir de Soğuk Savaş’ın paranoyak ortamı biniyor. Ama hikâyenin kadın düşmanlığında değişen bir şey yok. Sadece ‘kadınlık eşittir kötülük’ formülü daha net vurgulanıyor.

Bunca ilerlemeye, zihinsel evrime rağmen hâlâ böyle varoluşsal bir kadın düşmanlığıyla karşılaşmak, fallus üzerine kurulu bir uygarlıkta şaşırtıcı gelmiyor artık; erkek-egemen zihniyet mikroskoptan kameraya, buharlı lokomotiften elektrikli otomobile dek tasarım ve görselliğiyle penetratif (delici) olan her şeyi kullanarak toplumsal cinsiyet politikalarını tamamlıyor.

Kitle kültürünün en güçlü üreticisi olan sinema Sezar’ı bıçaklayan Brütüs’ten sokakta karısını bıçaklayan adama kadar tüm bu şiddetin, politik yozlaşmanın, çöküşün, Nazilerin, bürokratizmin, sıcak ve soğuk tüm savaşların ardında kadınların değil erkeklerin bulunduğu bir tarihin ürünü değilmişiz gibi davranması o kadar kötü ki, bazen kendimi ‘keşke cadılar gerçek olsaydı’ derken buluyorum; sinema en önemli, en yaşamsal konuda yalan söylüyor olmazdı böylece...