Ve AKP pirinci ayıklamak için taa Hollandalara gitti. Gitti de ne oldu? Türkiye’deki bulgurdan da oldu. Bakmayın öyle iki-üç puan kâr ettik pazarcılığına, neyi neden yaptıklarını herkes biliyor artık, yalanları ağızlarına yuva yaptı.

Ama o yalanlar da ters tepmiyor mu? Hollanda krizi boyunca sarf ettiği yalanlarıyla AKP şaşırıp doğruyu da söylemiş oldu. Faşizmin ne olduğunu, neler yapılırsa faşizm denileceğini kendi kitlesine anlatıverdi! Şerdeki hayır…

‘Hayır’ çıkarsa iç savaş çıkar tehdidinde bulunuyorlar ya, evet niyet beyan ediyorlar, hele bir ‘Evet’ çıksın asıl o zaman canınıza okuyacağız diyorlar. ‘Hayır’ çıksın diye uğraşanlar elbette bu tehdide de pabuç bırakmayacaklar. Çünkü ‘Hayır’ çalışması o tehdide karşı da bir hazırlık. Çünkü ‘Evet’ çıkarsa iç savaş çıkarmaya kalkışacaklarını artık herkes biliyor ve ona göre tedbirini alıyor(dur).

Referandum yapılabilirse eğer, belli ki kritik saatler sandıklar açılınca yaşanacak. ‘Hayır’ oyları fazlalaştıkça bütün şirretliklerini sergileyecekler. Bu yüzden sandık nöbeti kalabalık olmalı. AKP eliyle darbe ihtimaline karşı meydanlarda yüzlerce binlerce insan direniş için teyakkuz halinde tutulabilmeli.

Saldırsınlar bakalım, 16 Nisan olası darbe girişiminin de nasıl püskürtüleceğini bilerek saldırsınlar.

Çünkü o saldırıları artık her bakımdan bir sonun başlangıcı olacaktır. Cumhuriyet’i yıkmak isteyenler için de Cumhuriyet’in yıkılmasına karşı çıkanlar için de yeni bir dönemin başlangıcı…

Bütün istikbalimiz tarihin en büyük sahtekârlıklarıyla, palavralarıyla ve zulümleriyle şekillendirildi: Demokrasi nöbetiyle diktatörlük getirdiler, milli irade deyip tek iradeye bağladılar.

Demokrasi dedikleri de zaten (liberallerin verdiği akılla!) çevrenin merkeze el koymasıydı. Burada (bir vakitler Ankara’yı, yani silahlı-silahsız bürokrasiyi belirleyen) İstanbul sermayesi merkez ve Kayseri vb. sermayesi de çevre oluyordu ve bu ‘çevre’ de bize halk diye yutturuluyordu.

İşte o çevre-merkez bir fasit daireye dönüştü, bir kısırdöngü oldu, merkezinde Saray’ın olduğu kapalı (tesettürlü) bir çember. Kapatıldığımız, hapsedildiğimiz bu çemberin içindeyse sadece biat etme özgürlüğü kaldı.

Öyleyse bugün cumhuriyetçilik ve devrimcilik, çember sakallıların, badem bıyıklıların bu çemberinin dışında hayatta kalabilmektir! Çünkü ancak böylece onların kısırdöngüsü, çemberi parçalanabilir.

Faşizm ki tekelci burjuvazinin rejimidir, yeni anayasalarında ayrı kuvvetler olduğu varsayılan yasama, yürütme, yargı tekelleşiyor. Parası olanın düdüğü ‘dördüncü kuvvet’ medya, lejyoner medya daha da tekelleşiyor.

Cumhuriyet yerine, hani o bir vakitler korktuğumuz İslami esasa göre meşverete dayalı şûralar sistemi bile kurulmayacak. Meşveret sadece o üç harflinin bünyesinde yapılacak. R, T’ye soracak, E karar verecek!

Peki, Cumhuriyet yıkılmasın derken sınıf mücadelesinden vazgeçilecek mi? Elbette hayır. Asıl AKP’yle birlikte sınıf mücadelesi yıllardır yok sayılmıştı. Onlara göre sadece Kayseri’deki işadamları ile İstanbul dukaları arasında bir sınıf çatışması olabilirdi.

Oysa onların çemberinin dışında hâlâ fiili bir sınıf mücadelesi var. Asıl ezen ve ezilen sınıflar arasındaki kuvvetler ayrılığı, son çözümlemede, sistem içindeki kuvvetler birliğinden, tekleşmesinde daha fazla belirleyicidir.

Çünkü sömürülen sınıfların olduğu her yerde, sistemin çemberini kıracak bir devrim mayalanır. Ve ‘Hayır’ çalışması o süreci de mayalamaktır. Demek ki bu süreçte yer alan devrimciler, sorunların yaşandığı yerde sorunları yaşayanlarla buluştukça, ‘Hayır’ propagandasıyla kalıcı ilişkilerin kapısını açtıkça, dayanışma ruhuyla direnişin imkânlarını çoğalttıkça işte faşist fasit daire de, çember de mutlaka kırılabilecek.

Varsın bir yanda şaşkın kalabalıklar portakal bıçaklasın, yeter ki öte yanda kararlı kalabalıklar özellikle referandum akşamı sandık başlarını ve meydanları boş bırakmasın…