Faşizme faşizm diyebilmek

11.09.2019 21:05 KÜLTÜR SANAT
Faşizmi anlamak ve tehlikenin boyutunu kavramak için tarihi okumak yetmez, ondan ders çıkarmak gerekir. Yaşamı sevmeyen ve hümanizme sırt çevirenlere karşı uyanık olmak gerektiğine ilişkin uyarıyla birlikte, Riemen’in satır aralarına sıkıştırdığı esas mesele de bu.

ALİ BULUNMAZ

Tarih tekerrür etmez; farklı oyuncularla ve başka zamanlarda benzer sonuçlar ortaya çıkarır. Bugün gücünü günden güne artıran popülizm, ‘alternatifsiz olduğu’ mesajını topluma zerk eden, savaşçı, ‘kahraman’, kızgın ve yalana sarılan (ya da hakikati eğip büken) aktörlerin elinde tehlikeli bir silaha dönüşüyor.


Donald Trump, Amazonları tarıma ve madenciliğe açmaya niyetlenen, kadınları ve sosyalistleri aşağılayan, polise istediği herkesi vurma emri veren Brezilya Devlet Başkanı ‘Tropik Trump’ Jair Bolsonaro, ırkçı yasa tasarılarının mimarı ‘Macar Trump’ Viktor Orbán, göçmenlere karşı insanlık dışı tutumuyla ve Mussolini hayranlığıyla bilinen İtalya Başbakan Yardımcısı ve İçişleri Bakanı ‘Napoliten Trump’ Matteo Salvini, Brexit sürecinde parlamentoyu zorunlu izne çıkaran ve bir anlamda darbe yapan İngiltere Başbakanı ‘Britanyalı Trump’ Boris Johnson ve Kuzey Kore’nin füze ve güç meraklısı lideri ‘Nükleer Trump’ Kim Jong Un popülizmin bugünkü en önemli temsilcileri ve yeni faşizm tartışmalarının özneleri.

Tabii bir de aşağıda kaynayan kazan var. Örneğin Saksonya ve Brandenburg seçimlerinde aldığı sonuçlarla ikinci parti konumuna gelen Almanya İçin Alternatif’in (AfD) ırkçılık temalı programıyla oylarını artırması, Chemnitz’de göçmen avına çıkan ve düşman listeleri hazırlayan aşırı sağcılar, İsviçre’de, Fransa’da, Avusturya ve Hollanda’da safları sıklaştıran popülist-yeni faşist hareketler…

Hollanda demişken ülkesindeki aşırı sağcıların hiddetini üzerine çeken kültür felsefecisi Rob Riemen, popülizm ve faşizm korkusunun hafife alınmaması gerektiğini düşünüyor; hıncın dozunun yükseltildiği, yabancı düşmanlığının her geçen gün dünyanın dört bir köşesine virüs gibi yayıldığı, korkudan ve nefretten türeyen şiddetin kol gezdiği zamanımızda Riemen, demagojinin dümen suyuna giden, kültürel ve ahlaki yozlaşmanın pençesine düşüp nihilizm gemisine binmek üzere olan kişilere ve yaşananlardan endişe duyan vicdanlı insanlara seslenme amacıyla kaleme almış Çağa Karşı Koymak isimli kitabı.

DAİMİ SALDIRGANLIK

“Faşist hareket, Hollanda gibi bir refah devletinde ortaya çıkabiliyorsa herhangi bir yerde dönüş yaşayabilir” diyen Riemen; akademik, entelektüel, siyasi ve toplumsal inkâra rağmen popülizm ve faşizm üzerine kalem oynatmaya devam etmiş.

Riemen, popülizmin baltaladığı demokrasinin yavaş yavaş kitle demokrasisine dönüştüğünü belirtiyor. Yakın geçmişte bir benzeri yaşanan bu durumun ardından faşizm geldiği için yazar uyarıyor: “Faşizm, en korkunç irrasyonel duygularımızın siyasi alanda yeşermesidir: Hınç, nefret, yabancı düşmanlığı, iktidar arzusu ve korku!”

Riemen’in bahsettiği bu hakikatleri inkâr etme refleksi, kitlesel cehalet ve iktidara ‘yüce bir ülke yaratma’ vaadiyle gelenlerle birleşince insan onurunun ayaklar altına alındığı ve erdemlerin içinin boşaltıldığı yolun taşları hızla döşeniyor. Dahası faşizm, üzerinde konuşulması yasaklanıp tabu haline getirilerek göz ardı edildikçe küllerinden doğuyor.

Ahlaki değerleri yozlaşan ve daha sonra ‘her şey yapılabilir’ düsturuyla tüm sınırları yıkacak güce erişen kitle toplumundan filizlenen faşizm, hakikati perdeleyip hümanizmi karalayarak Nietzsche’nin deyişiyle “Her şeyi anlamsız kılan, insanın haysiyetini akla hayale sığmayacak ölçüde yitirmesine” neden olan bir hiçlik doğurmuştu. Riemen, faşizmin ‘daimi saldırganlık’ ilkesini Nietzsche’nin fikirlerine başvurarak hatırlattıktan sonra bir başka düşünüre atıf yapıyor.

1930 ve 1940’larda, Gasset’nin ‘kitle toplumu’ dediği; düşünce yoksunluğuyla tanımlanan ve demokrasiyi düşman belleyenlerin askeri haline gelen kalabalık ise faşizmin özündeki saldırganlığı sonuna kadar yaşamış ve yaşatmıştı.

Riemen, kitle toplumunu oluşturan, şiddet diliyle yoğrulmuş ve kendisinden farklı olduğunu düşündüğü kişilerle arasına mesafe koyan, entelektüellik karşıtı, her zaman haklı olduğunu savunan ve bilgiden çok kendi kanaatlerinin üstünlüğüne inanan kitle insanını anarken bugüne göz kırpıyor.



‘BİZ DEĞİL ONLAR FAŞİST’

Kitle insanı ve kitle toplumunun, tüm eylemlerine izin verilmesi zorunluluğu olarak yorumladığı özgürlük, beraberinde demagojiden beslenen hıncı ve şiddeti getirince faşizm yapbozundaki eksik parça bulunuyor Riemen’e göre.

fasizme-fasizm-diyebilmek-623026-1.

Bugün, popülist-yeni faşist siyasetçiler, hınçlarını yönelteceği yeni günah keçileri arıyor, nefreti ve şiddeti körükleyerek entelektüel eksikliklerini, kindar sloganların ve söz oyunlarının ardında gizliyor: Kendilerine faşist diyenleri faşistlikle suçlayıp düşmanlaştırarak “Biz faşist değiliz, özgürlüklerden yanayız” yansıtmasına yöneliyor. Riemen’e göre bu, kimi entelektüellerin ve azımsanmayacak bir kitlenin desteğini alıp oylarını artıran, halktan yanaymış algısı yaratanların elinden çıkma siyasi ve kültürel bir kriz. Üstelik bu krizi yaratanlar, her şeyin ölçüsü haline gelen egoya tapanlara hitap ederek Sokrates’in yüzyıllar evvel eleştirdiği “Hazza odaklanıp en yüksek iyiyi yok saymaya” da teşne. Yani iktidara gelme ve iktidarda kalma uğruna her şeyi yapmaya eğilimli; eleştiri kabul etmeyen ve özeleştiriden bihaber, meydana getirdikleri kitsch toplumdan oy devşiren politik figürler. Kısacası ‘piyasa değerini’nin yüceltilip erdemlerin tu kaka edildiği çağımızda, bu ‘fikrin’ takipçileri tarafından muteber görülen kişiler.

Sonrası malum: “Karizmatik bir lider, kitleleri harekete geçirmek için popülizmin kullanılması, tabanı oluşturan topluluğun krizler, seçkinler veya yabancılar yüzünden ‘mağdur’ tayin edilmesi, hıncın bir ‘düşmana’ topyekûn yöneltilmesi…”

Riemen, Europa’nın ruhunun yirminci yüzyılda Avrupa’yı böyle terk ettiğini ve yirmi birinci yüzyılda, benzer eylemleri yüzünden, kültür yerine iktisadı öne çıkaran Birlik içindeki huzursuzluğun arttığını hatırlatırken Avrupa’nın felsefe ve sanat tarihine göndermeler yapıyor.

İktisatçıların başrahibe dönüştüğü, ekonomik değerlerin her şeyin önüne geçtiği, gevezeliğin ve demagojinin hakikatleri eğip büktüğü, medyatikliğin prim yaptığı hız ve teknoloji çağında, George Orwell’in ‘kitlesel bilinçsizlik’ten doğduğunu söylediği faşizmin yirmi birinci yüzyıldaki haline dair tartışmalar alevlendi. Riemen’in anlattığı hikâye; faşizm, hümanizm ve özgürlük kavramlarını yerli yerine oturturken geçmişle bugün arasında bağ kurmamızı sağlıyor.

Faşizmi anlamak ve tehlikenin boyutunu kavramak için tarihi okumak yetmez, ondan ders çıkarmak gerekir. Yaşamı sevmeyen ve hümanizme sırt çevirenlere karşı uyanık olmak gerektiğine ilişkin uyarıyla birlikte, Riemen’in kitapta satır aralarına sıkıştırdığı esas mesele bu.