birgün

14° PARÇALI BULUTLU

Faşizmin panzehri sanat

Evrensel değerlere sahip çıkmak, muhalif bir konumda olmak, memleketteki kötülüklere değinmek ve değişmesi için itiraz sesini yükseltmek Erdoğan’ın kabul edemeyeceği bir şey. Çünkü “dava”da herkesin aynı olması, tek bir mevzide buluşması, aynı hedefe doğru ilerlemesi şarttı.

BİRGÜN PAZAR 30.01.2022 09:56
Faşizmin panzehri sanat
Abone Ol google-news

Sercan Meriç

Sene 2006’ydı. AKP’nin “demokrat” olduğunu, Türkiye’yi demokratikleştireceğini söyleyenler azımsanmayacak kadar çoktu. AKP’li Kars Belediyesi heykeltıraş Mehmet Aksoy’a kenti kuşbakışı gören Üçler Tepesi’ne İnsanlık Anıtı’nı yaptırmıştı. Bundan 5 yıl sonra dönemin başbakanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan Kars’a gitti. İnsanlık Anıtı için “Ucube” dedi. Bir heykele ucube denmesi AKP geleneğinde ilk örnek değildi. Dinozorlarla haşır neşir olan, Başkent’i çirkin eserlerle donatan Melih Gökçek 1994’te bunun ilk örneğini sergilemişti. Eserin sahibi yine Mehmet Aksoy’du. Aksoy’un çıplak figürlü heykelini gören Gökçek, “Ahlaksızlığın adını sanat koymuşlar, ben böyle sanatın içine tükürürüm” demiş ve bu söz siyasi tarihe geçmişti.

Esasen AKP geleneğinin sanata karşı bakış açısı, bu gelenekten “demokrasi” doğmayacağının da kanıtıydı. Görmek istemeyenler üç maymunu oynadı.

İktidar, gücünü her artırdığında ilk sanata ve sanatçılara çekti kılıcını. Kadıköy’de “Diktatör” oyununun sahnelenmemesi için polis tiyatroları kapı kapı gezdi.

Kürtçe müzikler yasaklandı, muhalif tiyatrocuların oyunlarını sergilemesi kaymakamlıklar, valilikler aracılığıyla engellendi, sanatçılara sahne verilmedi.

Genco Erkal, Metin Akpınar, Müjdat Gezen gibi el üstünde tutulması gereken bu ülkenin değerli sanatçıları, “Cumhurbaşkanı’na hakaret ettiği” iddiasıyla adliye koridorlarına sürüklendi.
Grup Yorum üyelerinin görmediği zulüm kalmadı.

Televizyon dizilerinde dahi sarf edilen bir cümle cezalandırılmak için yeterli hale geldi.

Son örnek Sezen Aksu oldu. ‘Şahane Bir Şey Yaşamak’ şarkısında ‘Selam söyleyin o cahil Havva ile Adem’e’ sözleri nedeniyle hedefe oturtuldu.
Cumhurbaşkanı bir camide yaptığı konuşmada Aksu’nun “dilini koparacaklarını” söyledi. Sonra da geri adım attı ve sözlerinin muhatabının Aksu olmadığını ifade etti.

Aslında memleketin tüm renklerine karşı topyekûn bir saldırı çok önceden başlamıştı. Terry Eagleton, faşist oluşumlar için şu ortak unsura değinir: “İdeolojik alana sağladığı son derece belirgin ‘göreceli özerklik.’

AKP rejimi de bilhassa Gezi sonrasına kadar ‘görece özerklik’ illüzyonu ile nefret ettiği özgür sanata bir nebze de olsa tahammül ettiğini göstermeye çalıştı. Gezi’de sanatçıların da büyük direnişe katılmasıyla birlikte siyasal İslamcı “davanın” tahammülü sona erdi. Makyaj döküldü. Gerçek yüz ortaya çıktı.

Sanatı “davanın” bir aracı olarak tarif eden AKP rejimi ve onun lideri, kültür alanındaki başarısızlıklarını örtmek için “karşı mahalle” olarak tarif ettikleri alana saldırılarını sıklaştırdı. Kendi davasının dışında kalan, ilerici, özgür tüm sanatçıları “sapkın, marjinal” olarak değerlendiren Erdoğan, bir konuşmasında beklediği sanatçıyı şöyle tarif ediyordu: “Beklediğimiz o sanatçı önce davasını sanatıyla ifade edecektir. Beklediğimiz o sanatçı önce vaktini ve enerjisini dünyanın iyiliği adına ürettiği eserleri ile gösterecek, dünyadaki akranlarını geride bırakacaktır. Beklediğimiz o sanatçı, marifetini sosyal medya hesabından savurduğu siyasi polemiklerle değil, kanatlanıp uçurduğu kanadıyla gösterecektir. Beklediğimiz o sanatçı ait olduğu milleti hor görüp sürekli şikâyet etmek yerine kendi sanatını üretecektir.”

Evrensel değerlere sahip çıkmak, muhalif bir konumda olmak, memleketteki kötülüklere değinmek ve değişmesi için itiraz sesini yükseltmek Erdoğan’ın kabul edemeyeceği bir şeydi. Çünkü “dava”da herkesin aynı olması, tek bir mevzide buluşması, aynı hedefe doğru ilerlemesi şarttı. Bu “tekçi” ahengi bozacak hiçbir ayrıntı kabul edilemezdi ve hemen boğulması gerekirdi.

Erdoğan, yeni yılın ilk günlerinde yine bu yönde işaret fişeğini yaktı: “Sapkınlığı, marjinalliği sanat adı altında normalleştirme gayesi taşıyan sinsi saldırıya karşı imkânlarımızı devreye almalıyız.”

O imkânları devreye almak için ilk adım da atıldı. Resmi Gazete’de henüz dumanı üstünde tüten “Basın ve Yayım Faaliyetleri ile ilgili Cumhurbaşkanlığı Genelgesi” sanata ve kültür alanına karşı baskının artacağının ilanıydı.

Erdoğan’ın imzasıyla yayımlanan genelgede, “Milli kültürü yabancılaşmaya ve yozlaşmaya karşı muhafaza etmek, geleceğin teminatı çocuk ile gençlerin, sosyal medya ortamları da dahil bazı mecralardaki tüm yazılı, sözlü ve görsel basın ile yayımların zararlı içeriklerine maruz kalmaları sonucu bedensel ve zihinsel gelişimlerinin olumsuz etkilenmesini önlemek adına gereken adımların kararlılıkla atılmasının gerekliliği” vurgulandı.

Milli kültürün tam olarak neye tekabül ettiği, hangi değerler manzumesinden oluştuğu sorusu boşlukta salınırken, faşist baskının sonuç alacağını düşünmek iktidarın en büyük yanılgısı. 20 yıllık iktidarında tek bir sanatçı bile yetiştiremeyen AKP rejiminin sanat alanında başarabildiği tek şey, artırdığı baskıyla birlikte özgürce üretmeye devam eden sanatçıların yaratıcılıklarını tetiklemesi oldu. Çünkü sansürün dilemması da böyle işliyor.

Leyla ile Mecnun dizisindeki erik sahnesini unutmak mümkün mü?

İktidar bir yandan “görece özerklik” oyununu oynamaya çalışırken sanat alanına dair baskılar her geçen gün artıyor. Bir yandan Cumhuriyet’in yetiştirdiği büyük sanatçı İdil Biret’e, “Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü” verilerek, topluma aslında laik, Cumhuriyet’in temel değerlerini savunan, aydınlanmacı sanatçılarla bir kavga olmadığı mesajı verilmeye çalışırken, diğer yandan Tarkan’a, Gülşen’e, Sezen Aksu’ya yönelik hakaret ve küfürlerin sonu gelmiyor.

Sona doğru hızla ilerleyen iktidar, “tekçi” anlayışı ile bilhassa seküler alana yönelik mütecaviz yaklaşımını sürdürecek. Ancak nasıl ki Nazım Hikmet, Sabahattin Ali, Aziz Nesin, Can Yücel gibi yaşadığı müddetçe iktidarın gadrine uğramış sanatçılar bu toplumda baş tacı edildiyse, bugün gadre uğrayan sanatçıların baskılara direnişiyle de yeni bir gelecek inşa edilecek.
O gelecekten bugünlere bakıldığında faşizmin en önemli panzehirlerinden birisinin sanat olduğu görülecek.

Neden BirGün?

Bağımsız bir gazete olarak amacımız, insanlara hakikati ulaştırarak ülkede gerçek bir demokrasi ve özgürlük ortamının yeşermesine katkı sunmak. Bu nedenle abonelikten elde ettiğimiz geliri, daha iyi bir gazeteciliği hayata geçirmek, okurlarımızın daha nitelikli ve güvenilir bir zemin üzerinden bilgiyle buluşmasını sağlamak için kullanıyoruz. Çünkü banka hesabını şişirmek zorunda olduğumuz bir patronumuz yok; iyi ki de yok.

Bundan sonra da yolumuza aynı sorumluluk bilinciyle devam edeceğiz.

Bu yolculukta bize katılmak ve bir gün habersiz kalmamak için
Bugün BirGün’e Abone Ol.

BirGün; seninle güçlü, seninle özgür!

BirGün’e Destek Ol

Video haberler için YouTube kanalımıza abone olun