Felaket dalgasında birbirimize dokunmak
Birgün Birgün Birgün Birgün
Öyle anlar vardır ki koltuğunuzu terk etmek zorunda kalırsınız, izler kitle birden yüzer kitleye dönüşür, sel olup akar. Devrim ya da karnaval anları böyle anlardır. Olayı seyredebileceğiniz bir dışarısı yoktur, herkes olaya katılır. Bugün yine böyle bir durumda bulduk kendimizi. Ama ne devrim var ne de karnaval. Görünüşe bakılırsa kısa süreli bir şey de değil […]

Öyle anlar vardır ki koltuğunuzu terk etmek zorunda kalırsınız, izler kitle birden yüzer kitleye dönüşür, sel olup akar. Devrim ya da karnaval anları böyle anlardır. Olayı seyredebileceğiniz bir dışarısı yoktur, herkes olaya katılır. Bugün yine böyle bir durumda bulduk kendimizi. Ama ne devrim var ne de karnaval. Görünüşe bakılırsa kısa süreli bir şey de değil yaşadığımız. Üstelik koltuklarımızda oturuyor, ama olup bitenleri seyredip yorumlamanın keyfine varamıyoruz ya da dehşetli bir olay karşısında kırılgan ama güvenli bir yerde olmanın duygusunu yani yüceliği bile duyumsayamıyoruz; keyifli dehşet yerini salt dehşete bırakmıştır. Dehşete düşüyoruz, çünkü felaketin içindeyiz. Felaket istisnai bir durum değil, günümüzde bir normdur. Birbirine eklenen felaketlerle serseme çevrildik ve olup bitenleri yorumlayacağımız sabit bir görüş noktamızda yok artık. Otursak da koltuklar bir fırtınada dalgalarla sürüklenen sallar gibi. Fırtınanın tam ortasındayız; William Turner’ın 19. yüzyılda bizzat deneyimleyip resmettiği “Fırtına”nın (Tate Galery). Galerinin beyaz küpünde duvara asılı fırtına, şimdi çerçevesini kırmış ve beyaz küpün steril bedenlerini de içine katmıştır. Güvendiğiniz istikrarlı yapılar çökerken tutunacak sabit bir dal arıyoruz ama her dal parçası yerinden kopmuş; birlikte anaforlara kapılıyoruz. Dışına çıkılacak zamanlar değil artık. “Zaman kıyısı olmayan bir nehirdir” (Marc Chagall).

Hep birlikte sürükleniyoruz. “Bedenlerimiz ve hayatlarımız, çarpıp içimizden geçen, çarpıp ötemize geçen medya kaynaklı tedirginliklerin adeta yankılanarak çoğaldığı kapalı bir oda gibi işlev görüyor” (Brian Massumi, Duygu Politikası, Otonom). Olaylar ekranların camını kırıp odayı dolduruyor ve bizleri yerimizden ediyor. Yorumlamak için sabit bir pozisyon almaya fırsat bulamadan bir başka olay dalgasına yakalanıyor ve durmadan savruluyoruz. Denizcilerin konumlarını saptayacağı ve bir sonraki hareketlerine yön verecekleri bir kerteriz noktasından da yoksunuz. Ne tutunacak sabit bir dal ne de kerteriz ama biz varız; herbiri farklı eylem potansiyellerine sahip akıştaki varlıklar. Durup, “ne oluyor?” demeye bile fırsat bulamadan hızla akıyoruz ve düşünümsel ya da eleştirel bir konum almak için gerekli mesafe yok artık, yan yana ve doğrudan olayların içinde. Yalnız değilsiniz; uzansak dokunabiliriz birbirimize.
Massumi’ye göre “her birimiz farklı eğilimler, alışkanlıklar ve eylem potansiyelleriyle olaya dahil oluyoruz”. Olaylar medya denilen ortamda gerçekleşiyor ve sözcüğün köklerine indiğimizde ‘mediate’, yani dolayımlama ile karşılaşacaksınız. Olup bitenlerin, gerçeğin durmadan dolayımlandığı ve kırılarak ekranlara yansıtıldığı ortam. Gerçek ile aramıza aracılar giriyor ve gerçeği çarpıtılmış olarak alımlıyoruz. Ama biz olayları bir kez daha dolayımlamaya fırsat bulamadan, Massumi’nin deyişiyle kendi eğilimlerimiz, alışkanlıklarımız ve eylem potansiyelimizle “dolaysızlık”a gömülüyoruz, dışarısı yok, olayların içindeyiz. Ne yazık ki doğal ekosistemle bağlantımız koparıldı, hepimiz medya ekosisteminde yaşıyoruz. Dolayımlanan gerçekliğin, felaketimsi gerçekliğin içinde. Ne yazık ki başka bir ekosistem de tanımıyor ve sadece bu ekosistemin içinde var olabiliyoruz. O yüzden hayatta kalmak için gerçeklikle, yeryüzüyle yeniden temas kurmamız lazım.

Dolayımlanan bir ortamda Massumi’nin deyişiyle “dolaysızlığı” yaşamak. Gerçeklikle doğrudan temas kurabilmek. Ortam gerçekliği dolayımlasa da dolayımlayıcı dalgalarla savrulan bizleriz; gerçeklikle temas kurabilmek, birbirimize doğrudan dokunabilmektir. Gerçek olan bizleriz çünkü. Geçmiş ve gelecek, bedenlerimizin kıvrımlarında saklı. “Dolaysızlık, her bireyi şahsen konumlandırmaktan ziyade, bireyleri diğerleriyle birlikte bir tür diferansiyel uyumlanmaya sıkıca bağlar”. Nedir diferansiyel uyumlanma? “Duygulanımsal bir olayın dolaysızlığında, kolektif olarak ama her durumda farklı şekilde gerçekleşen bir içeriden hazırlık.” İçerideyiz ve gelmekte olanı içeriden biçimlendirmek zorundayız. Gelecek, bedenlerin kıvrımlarını açmaktır, birbirimize dokuna dokuna özgürleşebilmek.

Yazarın Diğer Yazıları
Yorumlarınız