Feminist direnişin eşiği: Laiklik
Laiklik meselesi yalnızca kadınların meselesi değil, kamusal alanın kimin için ve nasıl var olacağının meselesidir.

Dilara Kurtuluş - Sol Feminist Hareket Üyesi
İçinde bulunduğumuz siyasal konjonktür, feminist mücadeleyi yalnızca ataerkiye karşı değil, belirli bir siyasal-ekonomik rejim biçimine karşı da konumlandırmayı zorunlu kılıyor. 2008 krizinden bu yana neoliberal düzenin hegemonik kapasitesi zayıfladı. Refah üretmeyen, güvencesizlik yaratan, emeği değersizleştiren bir ekonomik model yaratıldı. Pek çok ülkede otoriter sağ iktidarlar bu krizi “kültürel savaşlar” üzerinden yeniden çerçeveledi. Kadın hakları, toplumsal cinsiyet eşitliği ve LGBTİ+ varoluşu, bu yeni siyasal konsolidasyonun hedef tahtasına yerleştirildi. Bu neoliberalizmin krizine verilen otoriter, muhafazakar ve cinsiyetçi bir yanıttı.
ABD’den Avrupa’ya, Latin Amerika’dan Doğu Avrupa’ya kadar farklı bağlamlarda ama benzer bir eğilim görüyoruz: “aile” kutsanıyor, toplumsal cinsiyet eşitliği “ideoloji” ilan ediliyor, LGBTİ+ hakları “sapkınlık” ya da “Batı dayatması” olarak kodlanıyor. Bu söylem yalnızca kültürel bir pozisyon değil; neoliberal dönüşümün yarattığı eşitsizlikleri görünmez kılmanın da bir aracı. Ekonomik adaletsizliği tartışmak yerine, toplumsal cinsiyet ve kimlik alanında bir düşman üretmek daha işlevsel bulunuyor. Türkiye’de ise bu eğilim, kendine özgü bir tarihsel-siyasal form içinde ortaya çıkıyor. AKP iktidarı, siyasal islamcı rejim inşasını -doğalında- bir toplumsal düzen tasarımıyla birlikte yürüttü. Bir yandan piyasacı dönüşüm, özelleştirmeler ve güvencesizlik; diğer yandan dini referanslarla şekillenen bir kamusal alan. Bu ikili yapı tesadüf değil, birbirini tamamlayan bir bütün.
Neoliberalizm, toplumsal yeniden üretim yükünü kamudan alıp aileye devreder. Siyasal İslam da bu aileyi patriyarkal bir hiyerarşi içinde tanımlar. Kadın bakım emeğinin görünmez taşıyıcısı, erkek ailenin reisi, çocuk itaatkâr bir özne olarak konumlandırılır. Bu çerçevede kadınların istihdama katılımı ve kamusal alanda varoluşu “annelik”le dengelenmesi gereken bir istisna, LGBTİ+ varoluş ise doğrudan “aileye tehdit” olarak sunulur. Dolayısıyla Türkiye’de kadınlara ve LGBTİ+’lara yönelik saldırılar yalnızca muhafazakâr bir değerler setinin sonucu değil, siyasal islamcı rejimin yapısal ihtiyacıdır. İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararı, nafaka hakkının tartışmaya açılması, kürtajın fiilen erişilemez hale getirilmesi, LGBTİ+’ların sistematik biçimde hedef gösterilmesi, eğitimin dinselleştirilmesi… Bunların her biri tekil politikalar değil, bütünlüklü bir rejim tasarımının parçalarıdır.
Ancak burada önemli bir ayrımı yapmak gerekir. Türkiye’deki siyasal form, Avrupa’daki sağ popülizmle birebir örtüşmez. Türkiye’de devlet-toplum ilişkisi, laiklik tartışmaları ve modernleşme deneyimi farklı bir tarihsel arka plana sahiptir. Bu nedenle Türkiye’de laiklik meselesi, feminist mücadele açısından özel bir önem taşır. Laiklik elbette yalnızca din ve devlet işlerinin ayrılması değil, patriyarkanın dini referanslarla meşrulaştırılmasına karşı kamusal bir eşitlik zemini anlamına gelir.
En nihayetinde bugün kadınların ve LGBTİ+’ların haklarına olan saldırılarla laikliğin aşındırılması doğrudan ilişkilidir. Çünkü dini referanslarla kurulan bir kamusal dil, kadınların bedeni ve yaşamı üzerinde sürekli bir denetim hakkı iddia eder. Bu iddia yalnızca hukuki değil; gündelik hayatın bütününde bir tahakküm biçimidir. Kamusal alan daraldıkça, nefesimiz daralır. İktidar bizi nefessiz bırakmaya çalışır. Tam da bu nedenle laiklik, feminist mücadele açısından soyut bir anayasal ilke olmanın ötesinde; kadınların ve LGBTİ+’ların bedenleri, kimlikleri ve yaşam tercihleri üzerinde kurulan dinsel meşruiyet zeminini dağıtan bir siyasal eşitlik alanıdır. Başka bir deyişle laiklik, bütün bir toplumun nefes almasıdır.
Bugün karşı karşıya olduğumuz şey tek tek hak kayıpları değil, eşitlik fikrinin kendisine yönelen sistematik gerici bir saldırıdır. Bu saldırı, dini referanslarla muhafazakâr bir hayat formunu dayatmayı, itaatkârlaştırmayı ve farklı olanı kamusal görünürlükten silmeyi hedefliyor. Dolayısıyla mesele yalnızca kadınların ya da LGBTİ+’ların meselesi değil; kamusal alanın kimin için, nasıl ve hangi özgürlük koşullarıyla var olacağı meselesidir.
8 Mart’a giderken sorulması gereken soru da buradan doğuyor: Bu otoriter sağ dalgaya karşı nasıl bir toplumsal ittifak kuracağız? Feminist hareketin yanıtı ise şu sarihlikte olmalıdır: Neoliberal sağın farklı coğrafyalarda farklı biçimler alan otoriter dalgasına karşı, Türkiye’de adı açıkça konulmuş bir rejimle karşı karşıyayız: “siyasal islamcı tek adam rejimi”. Bu rejim, toplumu inanç ve kimlik üzerinden hizaya çekmeye çalışırken, bugün ihtiyacımız olan şey kimlik tartışmaları değil; sağın halkı ve bütün bir muhalefeti bölme siyasetini aşan, siyasal islamcı tek adam rejiminin karşısında laiklik temelinde bir ortak mücadele zeminidir. 8 Mart da yaşamın bütünü de; yalnızca iktidarın saldırılarına karşı barikat kurmak değil; geleceğin siyasal ufkunu, feminist mücadeleyi toplumsal muhalefetin bütünüyle birleşik mücadele zemininde kurmaktır.
Yürüyelim.
Çünkü biz yürüdüğümüzde tarih yer değiştirir.


