birgün

12° AÇIK

YAŞAM 15.06.2021 04:00
author

G7’ye ekopolitik bakış

Kendilerini açık, demokratik ve dışa dönük toplumlar olmanın değerlerini paylaşan ülkeler olarak gören Almanya, ABD, Birleşik Krallık, Fransa, İtalya, Japonya ve Kanada olmak üzere yedi ülke ve Avrupa Birliği’nden oluşan G7’nin 2021 zirvesi geçtiğimiz günlerde gerçekleşti. Küresel zenginliğin yarısından çoğunu elinde bulunduran ülkelerin zirvesinde öne çıkan tartışma başlıklarından birini, iklim değişikliği ve biyoçeşitliliğin korunması oluşturuyordu. Bu minvalde, özellikle enerji üretim ve tüketimine yönelik yaptırımların artırılması, fosil yakıt desteklerinin sonlandırılması, yeşil politikalara verilen desteklerin artırılması gibi yalnızca sözde kalan kararların tekrarlanması öfke ile karşılandı.

***

“Yokoluş İsyanı” adlı iklim aktivisti grup, bölgede yürüyüş yaptı. Olanca güçleriyle ses çıkararak “alarm çalarak” liderlere seslerini duyurmaya çabaladılar; G7’nin iklim krizindeki payının altını çizerek yeterince vaatte bulunduğunu, artık harekete geçme vaktinin geldiğini vurguladılar. Greta Thunberg tweet atarak destek verdi. “G7 Resort”unda süren bonfile ve ıstakoz şölenleri, mangal partileri ve gökyüzünde akrobasi yapan jetleri eleştirdi, “G7 liderleri, boş iklim taahhütlerini sunarken ve yerine getirilmemiş eski sözleri tekrarlarken gerçekten iyi vakit geçiriyor gibi görünüyorlar” dedi.

***

İklim aktivistlerinin itirazları yerinde olmakla birlikte iklim krizi konusunda daha fazla konuşulması gereken anti-emperyalist tutumu hatırlatmayı da gerektiriyor. Christoph Hermann, 3 Haziran’da Socialist Project-The Bullet’ta yayınlanan Gündelik Hayat ve Kapitalizmin Ekolojik Krizi başlıklı metni, bu anlamda, G7 ile ilişkilendirilmesi gereken birçok değerli tespit ve öneriler barındırıyor. Yazı, ilk olarak 2017’de Almanca basılan Emperyal Yaşam Tarzı’nda (The Imperial Mode Of Living) Ulrich Brand’s and Markus Wissen’ın argümanlarını eleştirel olarak değerlendiriyor.

***

Hermann yazıya kitabın temel argümanını irdeleyerek başlıyor. Buna göre yazarlar, Küresel Kuzey sakinlerinin nispeten rahat bir yaşam standardına sahip olmasının, dünyanın diğer bölgelerindeki ekosistemlerin tükenmesi ve çalışma koşulları gibi bir tarihselliğe bağlıyor. Yazarlar kitapta bu değerlendirmeyi yaparken, küresel kapitalizmin eleştirisini ve ekolojik krizin nasıl çözüleceğine ilişkin önerilerini de sunuyor: Üretimi tüketimle ilişkilendiriyor; kapitalist üretim ve tüketimin ekolojik maliyetlerini vurguluyor; sorunun kaynağı olarak küresel kapitalizme işaret ediyorlar.

***

Hermann ise buradan hareketle küresel ekolojik krizin, tüketici davranışlarından ziyade, kapitalist sistemin ortadan kaldırılmasıyla çözülebileceğini ifade ediyor. Dahası, dayanışmacı bir yaşam için zenginliğin yeniden dağıtılması, toplu taşıma, toplu konut gibi kamusal mal ve hizmetlerin ekolojik iyileştirilmesini öneriyor. Bunun hem Küresel Güney'deki insanlar için hem de Küresel Kuzey'deki yoksullar için önemini vurguluyor.

***

G7 bağlamında düşünüldüğünde kitap bizlere, Küresel Kuzey'in küresel ısınmayı azaltmak ve buna uyum sağlamak için yaptığı sınırlı girişimlerin “yeşil sosyal demokrasi” veya “emperyal yaşam tarzı” gibi nitelemeleri hak ettiğini gösteriyor. Bu türden politikaların ve sözde kalan vaatlerin yetersiz olduğunu vurgulamak her zamankinden daha acil olduğunu bir kez daha görmemizi sağlıyor. Eğer iklim krizi çözülecekse, bu nihayet Küresel Güney'in, Küresel Kuzey'in ihtiyaçlarına göre düzenlenmesinin son bulmasıyla olabilecektir demeye çağırıyor. Çünkü aksi, krizin iktisadi ve toplumsal boyutlarının inkârı anlamına gelecektir.

***

Yine geçtiğimiz günlerde paylaşılan G7 Toplantısına İlişkin Ekososyalist İttifak Bildirisi (Ecosocialist Alliance Statement on G7 Meeting) bu açıdan değerli bir perspektif sağlıyor. Küresel Kuzey’in sahip olduğu zenginliğin ‘dünya nüfusunun gıda, su, sağlık, barınma ve eğitim ihtiyaçlarını karşılamaya fazlasıyla’ yettiği tespitinden hareket ediyor. Sanayi ve ulusötesi şirketlerin oligarşik mülkiyetinin, krizleri ele almak için gereken acil önlemlere engel oluşturduğunu; ve ‘neoliberal kapitalizmin sürdürülemez kaosundan adil bir ekososyalist geçiş’in kamucu, adil, onurlu çözümler gerektiğini hatırlatıyor.