birgün

28° PARÇALI BULUTLU

BİRGÜN PAZAR 31.05.2020 09:34

Geçmek zorunda olduğumuz geçittir 'Gezi'

En başta, gerçek karşıtın ne olduğunu, neye karşı çıkmamız gerektiğini öğretti bize Gezi. “Önce gaz bulutuydu sonra hayat başladı” diyordu bir başka duvar yazısında. Gezi’den önce ayırdına varılamayan, anlatması da anlaması da güç olan ne çok şeyi Gezi Komünü'nde, gündelik hayatı örerken öğrendik.

Geçmek zorunda olduğumuz geçittir 'Gezi'

Cihan Uzunçarşılı Baysal

“Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” diyordu duvar yazılarından birinde. Gezi, bir kez damgasını vurmuştu ve bu yedi yılda, sadece içinde yer alanlar, ardında duranlar için değil, karşı çıkanlar için de hiçbir şey eskisi gibi olmayacak, hep bir “Gezi’den öncesi” ve Gezi’den sonrası” olacaktı. İnşa edeceğimiz başka bir dünya, gerçekleştirmek istediğimiz ütopyalar, bizi ayakta tutan hayaller ve umutlar artık hep Gezi’ye çıkacaktı. Fırtınada yolunu kaybetmiş gemiler misali başımız sıkıştığında işte oradan “göz kırpıyor”du. Bu yüzdendi, onca baskıya, şiddete, zora rağmen geri çekilsek de toplaşıp toplaşıp geri dönmemiz; mesela, “Hayır” ların en güzelini örmemiz. Öte yandan, o 3-5 ağaç, kralı da çıplak eyleyivermiş, kentsel mekân ve gündelik yaşam üzerine kendi ideolojisini giydirmeye kalkan İslami soslu neoliberal otokrasiyi dosta düşmana görünür edivermişti. O taraftan bakınca da bundan böyle hiçbir şey eskisi gibi olmayacak, baskı ve zorbalık giderek artacak ve her krizde ya da kentkırım proje açılışında illaki bir “Geziciler” göndermesi telaffuz edilecekti. Agorafobik iktidar, sahiplendiğimiz tüm agoraları, daraltarak, askerileştirerek ya da zor kullanarak birer ikişer elimizden almaya kalkmış, 1 Mayıs’ta Taksim imkânsızlaştırılırken, Cumartesi Anneleri yıllardır mekân eyledikleri Galatasaray Lisesi önünden sürülmüş, en demokratik hakkımız basın açıklamaları ve eylemler çeşitli gerekçelerle yasaklanırken başta 8 Mart olmak üzere meydanlar kadınlara kapatılmıştı. Ama ne gam! İstiklal olmazsa işte biz de ver elini Karaköy yapar köprü boyu Eminönü’ne yürür, oradan sana selam yollardık. Her yaratıcı eylemde, her çarede, Gezi böyle yeniden ve yeniden dirilerek otokratik iktidarla köşe kapmaca oynayacak ve kâbusu olacaktı. Yedi sene işte böyle geçti. Kimine rüya, kimine kâbus!

Hiç kuşkusuz, kendi Gezi öyküsünü anlatan herkes farklı bir yerden başlar. Benim Gezi öyküm ise beklenenin aksine umutsuzluk, hayal kırıklığı, yorgunlukla, 27 Mayıs Pazartesi yapılan son Emek eylemi ile başlıyor; Beyoğlu Belediyesi önünde yapılmak istendiğinden ve belediye binası tadilatta olduğundan Tepebaşı’nda gerçekleştirilen o son eylemle. Burada bir parantez açıp, Emek mücadelesinin Gezi’ye giden yolları döşeyenlerin en önemlilerinden olduğunu belirtmeden geçmeyelim. Ama benim Gezi öykümün başlangıç noktası olan eylem önceki eylemlerin aksine hepi topu 30 kişiyle gerçekleştirilen ve polise karşı oturma eylemi sonunda lütfedilen basın açıklamasıyla biten eylemdir. Aynı akşam bir başka 30 kişinin eyleminin nelere gebe olduğunu bırakın bilmek tasavvur etmenin dahi imkânsız olduğu bir atmosferde kös kös eve dönmüştük işte! “Umutsuzluk içinde çırpınırken bile, tarih boyunca öngörülemeyen ve beklenmeyen olayların patlak verip politik güçler ve imkânlar destesini baştan sona yeniden dağıttığını aklımızda tutmalıyız… Bu bir sayı meselesi değildir. Bir gün milyonlar sokağa dökülür ve hiçbir şey değişmez ama bir diğer gün küçük bir grubun eylemi mevcut düzeni tümden yerle bir eder.” Hardt ve Negri’nin Duyuru (2012) adlı eserlerinde altını çizip sonra da unuttuğum bu satırları, 27 Mayıs 2013 Pazartesi gerçekleştirilen Emek eyleminin hemen ertesinde aklıma getirmiş olsam muhtemelen “Püf! Abartı” der geçerdim herhalde. Ve kaderin cilvesi, Gezi’ye yetişme anlarının birinde çayır çimende kitap olsun ama yolda ağırlık da yapmasın diye alelacele çantama attığım kitaptaki altı çizili satırlarla tam da Gezi’de buluşmanın ağlanası sevinci…

Sevincin ağlayışı, korkmanın cesareti, koşmanın sakinliği, tanımadıkların tanışlığı, borçsuzluğun borcu… Her gaz bulutunda karşıtlıkları yaşayıp sonra karşıtımız olarak inşa ettiklerimizle el ele buluştuk. En başta, gerçek karşıtın ne olduğunu, neye karşı çıkmamız gerektiğini öğretti bize Gezi. “Önce gaz bulutuydu sonra hayat başladı” diyordu bir başka duvar yazısında. Gezi’den önce ayırdına varılamayan, anlatması da anlaması da güç olan ne çok şeyi Gezi Komünü'nde gündelik hayatı örerken öğrendik. Dayanışmayı da yaşayarak öğrendik çünkü tutunmak zorunda olduğumuz mekanı korumak ve sürdürebilmek için dayanışma şarttı, şart olunca da tüm farklılıklar eritilmek zorundaydı. Birbirimize olan karşıtlığı, ötekileştirmeyi yok ettik; söylemden eyleme yok ettik. Birbirimize güvendik. Bir yaşam alanına, komüne dönüştürdüğümüz Gezi Parkı’nda, özel alan ile kamusalın sınırları bulanıklaşmış, müşterek alan sahiplenilirken mekân içinde deneyimlenen gündelik yaşam da müşterekleşmişti. Müşterekleşen yaşam pratikleri ile dayanışmacı pratikler, mekânın içindekileri, hepimizi yoğuruyor; mekân dönüştükçe içindeki insanı da dönüştürüp adeta hepimizi yeni baştan yaratıyordu. Ve tam 7 yıl sonradan bakınca, her yıldönümünde neden koşa koşa İstiklal’e buluşma noktamıza gittiğimi/zi yeni yeni anlıyorum. Bizi Gezi’ye sokmayacaklarını bile bile neden koşturuyorduk? Derdimiz Gezi’ye girmek, parkımıza ayak basmak, zafer sarhoşluğunu yaşamak mıydı? Yoksa, orada ördüğümüz dayanışma, birliktelik ve yan yana duruşu, birbirimize güven hissini tazeleme; her zorda sırtımızı dayayabileceğimiz birilerinin olduğunu görebilme ihtiyacı mıydı? İşte mikronun mikrosu bir şey, bir virüs, birbirimize dokunamadığımız şu günlerde, gerçeği birden bire böyle yüzümüze çarpıverdi.

Mikro bir organizmanın bizleri kentten ve kentsel yaşamdan iyice geri çekilmek zorunda bıraktığı bu tuhaf zamanlarda kentleri park, meydan, cadde, sokak doldurup kentsel kamusal alanları bizim eylediğimiz, isyanımızın sesi eylediğimiz; kentsel mekân üzerine imzamızı nakşettiğimiz Gezi günlerine bakmak nasıl bir duygudur? Korku ikliminde kendi rızalarıyla konutlarına kapanabilenlerin yanı başında korkularına rağmen çalışmak zorunda bırakılarak gözden çıkarılanların veya konuta erişimi olamayan evsizlerin, mültecilerin, sokak çocuklarının ya da dar mekanlarda toplu yaşamlara mahkûm enformel yerleşimler sakinlerinin, tutukluların, gözetim altındakilerin, kısaca, pandemiyle hayat memat meselesi haline gelen konut ve izolasyon karşısında yaşam hakkı üzerinden bu denli keskin bir ayrışmaya sürüklendiğimiz bir düzenden tüm canların ve canlıların yaşam hakkına saygılı, Gezi Komünü'ne bakmak… Her birimizin diğerinin zombisi olarak görüldüğü, gündelik yaşamın birbirimize dokunamadan akıp geçtiği günlerden, kolektivite ve dayanışma üzerinden örülmüş bir gündelik yaşam deneyiminin değerini tekrar tekrar hatırlamak…

Bugün pandeminin yüzümüze çarptığı birçok gerçekliği aslında Gezi tam yedi yıl önce göstermişti. Birikimin kentin ve kırsalın yağmalanması ve gaspı üzerinden sürdüğü bir sistemde ekonominin büyüme motoruna dönüştürülerek içeri ve dışarı doğru patlayan ve obesleşen kentlerin bizi sürüklediği sisteme isyandı Gezi. Kenti ve kentsel yaşamın her alanını metalaştırıp rant uğruna yok ederken işte o 3-5 ağaca dahi el uzatan açgözlülüğe isyandı.

Prekarya yaşamlara, güvencesizliğe, geleceksizliğe isyandı. Yabanılın yaşam alanlarına kadar girerek talan eden ve virüsü açığa çıkartıp pandemiyi dünyanın başına bela eden kapitalizmin kenti metalaştırmasına bir kısa devreydi Gezi. Kentin kullanım değerinin iade-i itibarı, kentsel mekan üzerindeki irademizin, kent hakkının tesisiydi. Bizlere başka bir dünyanın kapılarını açtı. Pandemiden bakınca zorunlu görülen başka bir sistemi ve başka bir dünyayı aslında tam 7 yıl önce Gezi Komünü'nde deneyimlediydik. Bugün tüm zorluklara rağmen karşılıklı dayanışmayı, yardımlaşmayı, karşılıklı desteği örebiliyor ve pandemi günlerinde birbirimize sahip çıkabiliyorsak yine Gezi’den öğrendiklerimizdendir.

Pandemi bizlere başka bir dünya ve sistemin aciliyetini ve önemini gösterdi. İnsan onuruna yakışan bir yaşamın, tüm canlara ve canlılara saygılı, doğayı yok etmeyen, kentin kullanım değerini değişim değerine feda etmeyen bir yaşamın elzemliğini gösterdi. Farklı bir sisteme, başka bir dünyaya doğru yol alacaksak, geçeceğimiz, geçmek ve geçerken öğrenmek zorunda olduğumuz geçittir Gezi.

Bir Çağrımız Var
Az önce okuduğunuz haber, bağımsız bir medya organı tarafından size sunuldu.
Bağımsız gazetecilik; sermayeye karşı halkı, sömürüye karşı emeği, eşitsizliğe karşı adaleti, savaşlara karşı barışı, piyasacılığa karşı temel hakları, talana karşı doğayı, erkek şiddetine karşı kadınları, istismara karşı çocukları savunmanın olmazsa olmaz koşuludur.
Siz de gerçeğin sesini yükseltmek adına sorumluluk almak istiyorsanız, sadece birkaç dakikanızı ayırarak BirGün’e abone olabilir ve ‘#BirGünBenim’ diyebilirsiniz.
Şimdiden sonsuz teşekkürler…
BirGün bizim; hepimizin.
Tıklayınız