Gölge felsefe
MURAT YAYKIN MURAT YAYKIN

“Sokrates’leri öldürmeyecek bir devlet düzeni” arayışında olan Platon, ütopyaların ilk örneği sayılan ‘Devlet’te Sokrates’i etik, adalet ve politikayla ilgili konularda sohbet ederken betimler. Sokrates felsefi eğitimin önemini ve etkisini açıklığa kavuşturmak istemektedir. Muhataplarından doğdukları andan itibaren yalnızca karşılarındaki duvarı görecek şekilde zincirlenmiş mahkûmlar olan bir mağarayı gözlerinin önüne getirmelerini ister. Arkada ışığıyla, dışardakilerin taşıdığı nesnelerin gölgelerini mağara duvarına düşüren büyük bir ateş vardır. Bu nesneler taş ve tahtadan yapılmış heykeller, insana ve diğer hayvanlara benzer formlarındadır. Mahkûmlar nesneler dışında kendi gölgelerini de görürler. Fakat aynı zamanda başka bir yere bakamadıkları için tek gerçekliğin bu karşılarında geçen imgeler olduğunu düşünürler.

Betimlemede Sokrates bu durum için yorumda bulunur; “Bu adamların gözünde gerçek, yapay nesnelerin gölgelerinden başka bir şey olamaz.”

Bu alegoriyi bugün günümüzde insanlık durumuyla karşılaştırmak zor olmasa gerek. Nesneler, bu gölge formlar dünyanın işleyişi ve kurgusallığıysa eğer, zihnen dışarı çıkamadığımız evlerimiz gibi kendimizi kapadığımız güvenli alanlarımız da mağaralarımız olsa gerek. Gerçek olarak kabul ettiğimiz, etrafımızda karşılaştığımız her şey duvardaki gölgeler gibidir.

Sokrates bir mahkûmun serbest bırakıldığını hayal eder;

“Şimdi düşün” dedim. “Bu adamların zincirlerini çözer, bilgisizliklerine son verirsen, her şeyi olduğu gibi görürlerse ne yaparlar? Mahkûmlardan birini kurtaralım; zorla ayağa kaldıralım; başını çevirelim, yürütelim onu; gözlerini ışığa kaldırsın. Bütün bu hareketler ona acı verecek. (…)”

Çünkü gerçekte olduğu gibi dürüst bir sorgulama yapmak yerine eleştiriyi susturmaya yönelik tartışmalarla daha fazla ilgileniriz. Tersi zordur, cesaret ve emek gerektirir.

Nathan Anderson, ‘Gölge Felsefe - Platon’un Mağarası ve Sinema’ adlı kitabında (Çeviri: Nalan Kurunç) bu alegoriyi insanlık durumuyla pek ilişkilendirmese de çalışmasını karanlık bir sinema salonunda geniş bir perdede izleyicilerin film seyredişiyle alakalandırıyor ve Platon’un alegorisinden yola çıkıp sanatsal üretimle bağ kurarak başka bir yolculuk yapıyor.

“Sırada bekleriz ve bilet alırız, patlamış mısır ve şeker alırız, daha sonra önümüzdeki aydınlatmalı perdede bir gözlük projesi olarak birkaç saat boyunca ele geçmiş ve büyülenen minderli koltuklara otururuz. Ya da evlerimizde büyük ekranlı televizyona mıhlanırız.”

Burada gölge alayı, mağara dışında heykelleri/kuklaları taşıyan insanlarken, günümüzde ‘Gölge’nin hareketleri, sanat eserleri, fotoğraf ve video mekanizmalarıyla zaman içinde heykeller gibi çerçevelenmiş ve sabitlenmiş insanların ve nesnelerin faaliyetlerinden yansıdığını söyler ve benzetmeci sanatı eleştirir. Bu mantıkla üretilen imgeler ve taklitler kasıtlı veya inşa edilmiştir.

“Gölgelerle temsil edilen gerçekliğin görünüşleriyle ressamlar ve şairlerin ve diğer sanatkârların yarattığı gerçeklerin taklitleri arasındaki karşılaştırmaları göz önüne aldığımızda, görünüşlerin, şeylerin bize göründüğü gibi kendilerinin de bir inşa olduğuna dikkat çeker. Etrafımızda karşılaştığımız şey, gerçekte var olan şey değil, şeyleri yorumlamamız, ayırt etme yeteneğimiz ışığında bize görünme biçimleri, ayırt etme kapasitemiz, ilgi alanlarımız ve varsayımlarımızdır.”

Karşılaştığımız hikâyeler ve çevremizdeki dünyayı betimleyen çeşitli medyalara maruz kalmamız da önemli faktörlerdir.

Nihayetinde gölgeler çevremizdedir ve mağarada yalnız değilizdir, başkalarıyla beraberizdir. Tek başımıza mağaradan çıkıp birey olarak özgürlüğümüzü kurtaramayacağımıza göre, eleştirel yeteneklerimizi geliştirip, birlikte mücadele edersek daha önce tek gerçeklik olduğunu düşündüğümüz şeyin aslında bir yansımadan ibaret olduğunun ayırdına varırız. Toplum baskı altındaysa birey kendi özel alanında kendiyle kurduğu ilişkide özgür olamaz.

Açıkçası bu dünyada birey olarak özgürlüğü kotarmak diye bir şeyden söz etmek mümkün değil.