Gorgon’un yüzüne bakmamak için
GÜRAY ÖZ GÜRAY ÖZ
20. yüzyıl başında kanlı bir savaş sona erdi; Bolşevik Devrimi’yle umutlandık, Türkiye kurtuldu. Sonrası hüsrandır. Yüzyıla damgasını vuran devrim yenildi, Türkiye zor durumda. Nazilerin, faşistlerin kopyaları yeniden ayağa kalkmak istiyorlar

İlk çeyreğinde bir büyük devrimin zaferini yaşayan 20. yüzyıl bir bütün olarak milyonlarca insanı katleden Nazi zulmünün yüzyılıydı. Nasıl bir yüzyıl olduğunu belki de ölüm kampından sağ çıkabilenlerden İtalyan yazar Primo Levi anlatabilir. Onun tarihsel bir çığlığa benzeyen sözleri şöyledir:



“Kamplarda yaşayan bizler gerçek tanıklar değiliz. (...) Bizler yani hayatta kalanlar, sadece küçük değil, aynı zamanda kural dışı bir azınlığız. Bizler, yalan, beceri ya da şans sayesinde asla dibe vurmamış olanlarız. Gorgon’un yüzünü görenler geri dönmediler ya da döndüklerinde tek bir söz söylemediler.” (Aktaran E. Hobsbawm, Kısa 20.Yüzyıl, Everest yayınları, sf.2)

Öyleyse, tarihin gerçeği buysa ve tekrar ederse tarih, yüzüne bakanın taş kesildiği ölümcül meduza Gorgon’un yüzüne bakmamayı nasıl başaracağımızı konuşmanın zamanı gelmedi mi?

Tarih tekerrür ederse, kendini yinelerse yani, komedi değil, ihtimal dehşetin tarihi olacaktır. Var mı böyle bir tehlike? Ne yazık ki var. İnsanlar geçmişten ders alabilseler, kazanımları koruyabilseler, kendilerini tekrara zorlayan reflekslerini geriletebilir, “ne yapalım, kurtlar sofrasındayız” duygusunun pekiştirdiği kurtluktan vazgeçebilir, parçalanmış bir bilinçle sahte yüceliklerin peşinde ölüme koşmazlardı. Ölüme koşmak çünkü normal insan mantığının kabul edebileceği rasyonel bir eylem değildir.

Ölmek de öldürmek de insanın özüne, birlikte yaşamanın, üretmenin böylelikle kendini gerçekleştirmenin ruhuna aykırıdır. Çatışmayı, paradoksu sona erdirebilecek olan tek güç çalışanlar, üretenler, ürettiklerine el konulanlar, ürettiklerinden uzaklaşanlar, sanki kendileri üretmemiş gibi gibi hayretler içinde ürettiklerini satın alanlardır. Savaşa sürülenler ölenler, öldürülenler de onlardır.

Yabancılaşmanın zirvesi de işte bu nedenle savaştır.

Kim çıkardı oğlum bu savaşı?
Savaşlar insan işi değildir. İnsanları kahramanlık nutuklarıyla kandırmayı bilenlerin, ölümcül silahları üretenlerin, pazarlayanların, kendi çıkarlarını ülkelerinin çıkarı diye sunanların, insanın gerçek çıkarının barış olduğunu gizleyenlerin, onların siyasi memurlarının işidir.

Savaş çıkartmak isteyenlerin ilk işi, meşruiyet meselesini çözmek, işi kitabına uydurmaktır. Nasıl uydurulacak iş kitabına? Kutsal kitapların köktenci yorumları bunun için biçilmiş kaftandır. Dinsel köktenciliğin, radikalizminin kökeninde kısas yer alır. Din yarım ağız “öldürmeyeceksin” derken, onlar ölümü emrederler. Öldüren öldürülecektir. Başkasının toprağına, mülküne, fabrikasına halk adına el konulmasını savunan, dinin hukukuna uymayan asılacaktır. İsyan eden, kilisenin kutsallığını zedelemeye kalkışan, peygamberi resmeden, dinin temellerini sarsacak icatları gün yüzüne çıkaran bin pişman edilecek, tövbeye, boyun eğmeye zorlanacak, Engizisyonun karanlık dehlizinden sessizliğe geri dönerken “ama yine de dönüyor” diye mırıldanmaktan başka çare bulamayacak, susacak ya da zindanın karanlığına gömülecektir. İlle de erkek, “Herr” olan tanrının temsilcisi Papa’nın iznini almadan Aziz ya da Azize olmaya yeltenen ya çarmıha gerilecek ya da Jeanne D’arc gibi yakılacaktır.

Hepsi de meşruiyet için, meşruiyeti korumak içindir.

Carl Schmitt de kim?
Meşruiyet konusu yalnızca hukuk alanı ile sınırlı değildir. Kültür alanında da hızla, mümkünse yaygın, yığınsal bir şekilde desteklenen meşruiyete ihtiyaç vardır, bunun için de baskının, zorun korkuttuğu dağıttığı aydınlar arasından pek de seçici olmadan yandaşlar bulmak önemlidir. Aydınlar, sanatçılar, kültür dünyasının seçkinleri arasından birileri de saflara katılırsa yemeyip yanında yatılacaktır. Kültür dünyasında bu iş kuşkusuz biraz zor olur. Çünkü bu aydın takımı inatçı olmakla meşhur olup, sözünden döndüğünde kendisine dönek denileceğini de hesaba katarak direnebildiği kadar direnir. O zaman kuşkusuz meşruiyetin öteki olanakları denenecek, icabın mucibi, mucibin mecazı, mecazın hakikati anlatılacak, olmadı esnek meşruiyet kuralları gereği, çember tamamlanacak, “sen devlete yan bakmış olabilirsin” denilecek, gereğinin icabına bakılacaktır.

İşte, tam da bu nedenle meşruiyet öncelikle hukuk alanında gereklidir. Bu alana girdiğinizde ilk aklınıza gelen şahsiyet herhalde Carl Schmitt olmalıdır.

Carl Schmitt Hitler’in baş hukukçusu idi. Meşruiyet işlerine o bakar idi. Bir benzeri bizde yoktur, olmamıştır, olmayacaktır. Onun bir benzeri geldiğinde, hizmetini “devlet de yargı da benim” diyene biat ettiğinde, varsayın ki, Gorgon’un, bu saf kötülüğün, kafasında saç yerine yılanlar oynaşan meduzanın yüzüne bakmanın zamanı gelmiştir.

Carl Schmitt, öteki hizmetkârın, bizde benzeri olmayan, olmayacak olan, Akademiyi tasfiye ya da korkutma işlerinden sorumlu feylesof Heidegger’in yüreklendirmesi ve dahi çağrısı ile Nazi partisine üye oldu. Yeteneklerini -ki Aydınlanma düşmanları onda büyük bir yetenek görmekte devam ediyorlar- Führer’e sundu, partisine, liderine ulusal ve uluslararası alanda meşruiyet sağlamayı birincil görev edindi.

Nazi imparatorluğunun yıkılmasından sonra da bunca suç ortaklığına karşın korundu kollandı; birinci dereceden sorumlu olduğu politikalar, eylemler yalnızca bir yıllık bir tutuklulukla ödenmiş sayıldı. Bir daha üniversiteye dönemedi, 1985 yılında ölene kadar evinden kasabasından çıkmadı ama “itibarına bir şey olmasın, gelecekte onun tezlerine ihtiyacımız olacak” diye düşünenler ona yeniden “itibarlı entelektüel” ünvanını vermeyi, eserlerini yaygınlaştırmayı hiç ihmal etmediler.

Şimdi yine ırkçı teorilere, politikalara kapılar açılıyor, uğursuz hukukçunun tezleri baştacı ediliyor. O tezlerin tümü de otoritenin meşruiyetini sağlama amacına yönelmiştir; iki özetle yetinelim.

“Siyasi Olanın Tanımı” kitabında der ki Schmitt, “Kendi içindeki huzuru ve bu huzurdan doğan tatmini sağlamak için devlet (...) kendi “iç̧ düşmanlarını” tanımlama hakkına da sahiptir.” Kimin düşman olduğuna karar verecek, onu tanımlayacak olan sensin. Bu birinci temel ilkedir.

Ünlü Uzun Bıçaklar Gecesinde, 30 Haziran 1934’te, iktidar ortaklığı isteyen Sturmabteilung - SA üyesi 90 militanın Hitler’in emriyle katledilmesini Schmitt “Önder Hukuku Korur” makalesinde şöyle savundu: “Önder, tehlike anında, önderliğine dayanarak, “en yüksek yargıç” olarak hukuku uygular, hukuku en vahim istismarlardan korur... Gerçek önder aynı zamanda yargıçtır.” Bu da Schmitt’in ısrarla savunduğu ikinci temel ilkedir.

Schmitt’in tezleri böyledir, vahimdir, ölmemiştir.

•••

20. yüzyıl başında kanlı bir savaş sona erdi; Bolşevik Devrimi’yle umutlandık, Türkiye kurtuldu. Sonrası hüsrandır. Yüzyıla damgasını vuran devrim yenildi, Türkiye zor durumda. Nazilerin, faşistlerin kopyaları yeniden ayağa kalkmak istiyorlar. Onları durdurmak için, dünyamızın, doğamızın, insanlığımızın kurtulması için birlikte, hep birlikte, çalışanların, isçilerin, halk sınıflarının safında ikirciklenmeden, ince eleyip sık dokumadan yürümekten başka yol yoktur.

Zaman hızlandı, elimizi çabuk tutmazsak, dönüp Gorgon’un yüzüne bakacak ve taş kesileceğiz hep birlikte...